Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

OHAL'de, Bardergi'de iki tek atar, aydınlanırız

Pazar, 18 Mart, 2018
Akademisyen ve sanatçı Burak Delier, işten çıkarılmış gazeteci ve KHK'lı akademisyen üç yoldaşıyla, 'Bar' ve 'Dergi' kültürünü fikir ve tartışma üretimi adına melez ve kamusal bir varoluş alanına dönüştürdü. İlk sayısını 'OHAL' başlığı ile sunan, dert ortaklığıyla basılan ve yayılan Beyoğlu'ndaki 'Bardergi'nin metinleri, hayatın kızıl 'neon' menüsüne dahil.

Her daim bir ‘fetih’ odağı ve kamusal alan olarak Türkiye’nin nabzını şekillendirmiş İstanbul Taksim’in (İroni: Paylaşım/bölüşüm) vahşi kapitalizmin de etkisiyle yaşadığı kültürel, ekonomik ve sosyolojik dönüşüm, çoğu yazı ve habere konu olurken, bu ‘gidişat’tan kaygı duyanlar da ağırlıkta.

Mekânların ve buradaki eğlence yerleri ile içeriklerinin gittikçe ‘popüler’leşmesi, salt eğlenceyi hedeflemeyen, toplumu zenginleştirici içerik üretici kültür – sanata daha az yer verilir olması ve ülkelerinde artan baskı ve zulmün de etkisiyle, bölgede sayıları giderek artan yabancı misafirler ile, emlak mafyası ile yerel yönetimin ‘hizmet rantı’ndan kaynaklanan haksız dönüştürme dalgasının canlı ve ‘tarihi doku’ya verdiği zarar, kulaktan kulağa fısıldanıyor. Vaktiyle, eski fotoğraflarından da anımsayacağımız gibi, tabelalarında en az üç dilin okunabildiği tarihi bölgede bugün, ağırlıklı olarak adeta Arap baharı esiyor.

Yine de, ilginç, umut verici uygulamalar da bu karamsar manzaradaki yerlerini almıyor değil. Pek çok yeni sanat mekânı, kitabevi art arda açılıyor, SALT ve Ada gibi, vaktiyle kapanmış eski kurumlar ziyaretçileriyle tekrar buluşmanın heyecanı için, gün sayıyor. Yakında yeniden izleyicisiyle bu bölgede buluşacak olan sanatçı Selda Asal imzalı Apartman Projesi gibi, ‘Kendini Bar Zanneden Dergi’ de, bu kurumsal çabalar arasında, ‘biricik’liğiyle öne çıkıyor.

Proje aslında hem dergi, hem bar hayatı yaşayan, melez bir üretim ve söylem alanı olarak, aşırı özelleştirilmiş ve kendi özgürlüğüne bile yabancılaştırılmış mekânları geri dönüştürme çabasının, gözüpek bir örneği. Arkasına çağdaş sanatın yaratıcı ve eleştirel tavrını da alan Bardergi’nin işlerini Taylan Kesanbilici, Emre Tansu Keten, Eylem Akçay ve Burak Delier yürütüyor.

Kesanbilici, işinden olan kıdemli bir gazeteci. Keten ise, Barış için akademisyenler listesinde bulunarak imza verdiği için, KHK ile işinden olmuş. Burak Delier ise, halen Sakarya Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan, çağdaş sanat dünyasının yakından tanıdığı, metinleri ve yapıtlarıyla, aktivist ve çalışkan bir figür.

Mekânın açılışını 16 Mart akşamı sanatçı Volkan Aslan’ın DJ’liği eşliğinde yapan dörtlü, ilk sayısı ‘OHAL’ temasıyla basılan ve altı ayrı metin refakatinde ‘yaşanan’, haftanın her günü 17.00 – 02.00 arası açık ve menüsüyle sırf mideleri değil, akılları da doyuran Bardergi’nin doğum hikâyesini bizimle paylaştı.

.

 Böyle bir projeye niçin ihtiyaç duyuldu, Türkiye’de bara mı gidilmiyor, yoksa dergi mi okunmuyor ?

Burak Delier:Aslında böyle bir şeyden çıkmadı bu proje ama gerçek şu ki bara gelinmiyor. Olan dergilerden de memnun değiliz. Ben Taylan’ın Deutsche Welle’deki  röportajını okudum.  Ve orada, gazetecilik ve dergicilik yapmak istediği halde şu andaki kurumlarda bunu yapamayacağı bilgisi mevcuttu. Bizim dergide de bu konu ile ilgili ‘Emek, Meslek, Kimlik’ üzerine Yıldırım Şentürk, Eylem, ben ve Aslı Odman ile yaptığımız bir yuvarlak masa toplantısı var. Bu konuda birkaç başlık var; ilki Türkiye’de çalışırken ölenler, inşaat işçilerinden Soma’ya kadar; iki, mesleğinden ihraç edilenler… Bunlar, barış akademisyenlerinden gazetecilere, medyadaki habercilere uzanıyor. Bir de, işini yapma koşulları ortadan kalktığı için bunu yapmaktan vazgeçenler var…Küstürülenler, ders vermek istemeyen, az ders veren hocalar… Gazetecilik yapacağıma bar açacağım diyenler…

Taylan’ın DW söyleşisinden sonra hepimizin böyle bir cenderenin içinde olduğumuzu gördüm ve o zaman, şu iki şeyi beraber yapalım dedim… Hatta bu konunun aynısı kültür sanat kurumlarında da yaşanıyor bugün. Gazetede kültür ve sanatla ilgili yazı çıkaramıyorsun, sanat kurumlarındaki sansür ve oto sansürü aştığın zaman birşey yapabilirsin, fakat sanat kurumları olan durumdan korktukları için, ‘tehlikeli’ işlere sanatçı ve küratörü de davet etmeyebiliyor. Örneğin bir kurumda ‘tartışma’ etkinliği var, ama etkinlikte tartışmanın kendisi yok…

Bu anlamda geri çekilmek yerine, ticarî olarak yapmak istediğin şeyle hayatta kalmak için yaptığın şeyi nasıl birleştirirsin sorusu üzerinden Taylan ve Eylem’e ulaştım. Taylan benim facebook fotoğrafımı görünce beni hiç ciddiye almamış hatta! Çünkü benim oradaki fotoğrafım Dolandırıcı Eyüplü Halit’in fotoğrafı ve bunu görünce ‘Kim bu adam?’ bile demiş… Daha sonra oturup konuştuk. Elimizde bu ışık – yazılar fikri ve dergi de henüz yoktu. Bu konuyu geçen Eylül Ekim aylarında konuştuk. Ve bu duruma kadar geldi. Bu projeye katkısı olan çok arkadaşımız var aslında. Örneğin sanatçı Ali Miharbi, bu dergi/mekândaki ışıklı yazıları yaptı. Bunların patenti bile alınabilir.

.

Medyadaki ‘altyazı haberciliği’ gibi bir havası var bunun, değil mi? Hatta, küçük yazılar birer sütun, köşedekiler zaten malûm, köşe yazısı!

Burak Delier:  Evet hakikaten böyle bir havası da var, dahası bu proje her türlü modifikasyona da açık zaten. Çağrımızı da yaptık. Esnek ve süreçle gelişecek bir proje bu. Ama metinler esnek; köşe yazısı yapsaydık, 90 derecelik açıyla yerleştirirdik!  (Gülüşmeler..)

Eylem Akçay: Sözün alanı daraldı, memlekette böyle bir gidişat var. Sözle birlikte toplumda işe ayrılan alan da daraldı. Meslek dediğimizde onun toplumsal işlevini de düşünürüz. Onu güzellediğimiz bir yer vardır ve bir işe yaradığını düşünürüz. Bu işlev sözle de benzeşiyor. Örneğin akademisyen Onur Hamzaoğlu, bebek kakalarında görülen ağır metalleri araştırıyor ve Dilovası civarındaki kirliliğin insan sağlığına verdiği zararı ortaya koyuyor. Ama bu çalışmayı yayımlaması yasaklanıyor. Bunu yayımlayamaması demek bu bölgedeki tüm çalışmaların, mesleklerin, örneğin doktorluğun ve fabrika işçiliğinin toplumla ilişkisinin kopması demek bana kalırsa. Bu alanların daralması, bazı şeylerin söylenememesiyle sınırlı kalmıyor. Sözün akacağı mecralar da daralıyor. Bir yandan sözün iletilmesinin teknik imkânları artıyor, diğer yandan daralan içerik biçimi de belirliyor. Medya kendini, işleyişini ve sunumunu yeni ve boşaltılmış içeriğe uygun olarak şekillendiriyor. TV kanalları şekil değiştiriyor. Basılı dergi ve gazeteler de öyle.

Otosansürün ağırlığı altında giderek dil de soyutlaşıyor. Her şey Brecht’yen bir durum yaşatıyor. Herkes neden bahsettiğini biliyor olsa da bunu birbirine telaffuz edemiyor. Gayet Sovyetik, totaliter bir hava aynı zamanda bu.

E.Akçay: Evet. Aynen. Söylenememesi, söylenmediği anlamına da gelmiyor ve bir şekilde gene söyleniyor. ‘Burada kırmızı kalem yok,’ hikâyesi yaşanıyor. Hikâye şöyle: Avrupalı iki idealist yoldaştan biri Sovyetler’e davet ediliyor. Kalan yoldaş, Sovyetler’de hayatın nasıl olduğunu, iyi mi kötü mü olduğunu mektupla anlatmasını istiyor. Ancak yanlış ellere geçmesinden korkarak kötü şeyleri de tam tersiymiş gibi yazması, ama onları kırmızı kalemle yazması konusunda anlaşıyorlar. Geziye giden yoldaş, ‘Burada her şey çok iyi, çok güzel ama tek bir şeyin kıtlığı var, burada hiç kırmızı kalem yok,’ diye bir mektup gönderiyor! Tam öyle bir noktadayız. Bir şeyler zorunlu olarak söylense de, doğru şekilde söylenemiyor. Bu proje belki de bir şeylerin nasıl söylendiğini tartışmaya, veya doğru şekilde söylenebilirliğine ilişkin olabilir. Bir şey daha var: Burası para kazanması gereken bir iş yeri ve aynı zamanda bir dergi. Bu ikisi şimdiye kadar ayrıydı: Bir bardan para kazanabilir ve memlekette ne yazık ki ‘para etmeyen bir iş’ olan dergi çıkarmaya yönelebilirsiniz. Reklâm filan almıyorsan dergiden para kazanman çok zor. Derginin içeriği resimsiz, siyah-beyaz ve metinlerden ibaret. Dergi içeriği bar ve bir barda genelde yapılan şeylerle alâkalı değil. Yani, dergi bara davet etme işlevi taşımıyor ve bar da zaten dergi okunacak bir yer değil. Ama bu ikisinin, özellikle Taylan ve Emre için aynı anda var olması zorunlu. Ve çok zor. Bu zorluk ve zorunluluk, Bardergi’nin nasıl olması gerekiyorsa, nasıl olabiliyorsa o şekilde olmasına sebep oluyor. Tüm bunların zorlamasını da yansıtıyor buradaki iş.

B.Delier: Bu gerçekten koşulların getirdiği bir şey oldu. Buraya girdiğimizde ne yaparsak yapalım, burası bir bar ve hazırlanan yazıları okumak için de ille de ışık gerekecekti. Işık koyduğun andan itibaren ise o bir sergiye dönüyordu. Karanlık ortam için okunabilecek bir şey olarak bu kayan ışıklı yazılar meselesini düşündük. Daha sonra parlak olan ışıkların üzerine film çektik…

Sokağa çıktığımızda şirketlerin, bar ve kafelerin çok dilli sloganlarından, köprü ve tarihi yapı aydınlatmalarına, oradan camilerin ‘akaryazı’ mahyaları ve girişlerindeki ‘naklen’ dini metinlere kadar, epey neon bir demokrasi içinde yaşadığımız alenen görülebiliyor. Dışarı çıktığımızda bu algıdan yorulacak haldeyiz.

Taylan Kesanbilici: Ben normalde gazeteciyim. Emre benim çok eski okul arkadaşım ve aynı zamanda KHK ile ihraç edilmiş bir akademisyen. Yine bizim beraberce dergi yapma adına ‘Spot’ isimli bir proje birlikteliğimiz ve alışkanlığımız vardı. Velhasıl, ben gazetecilik yaptığım dönemde, ücret problemi, çalışma koşulları içindeki mobbing, sizin hissettiğiniz oto sansür ve sansür meselesi ile uğraştım ve en çok da sendikalı bir gazeteci olduğum için işten atıldım. Ardından da, hiç tahmin etmezken kendimi meyhane işletir halde buldum ve sonrasında da, baktım ki Emre ile bir kader ortaklığı var ve biz, bar işletmeye karar verdik.

Burada kendini tamamlayan bir durum var. Bu derginin hazırlığı sırasında ben Mukavemet dergisinin yazı işleriyle ilgileniyordum ve tamamen o dergiye emek verenlerin cebinden çıkarttığı, hatta zaman zaman tek bir arkadaşın cebinden çıkarttığı, hatta kimi zaman hayatımızı başka işlerden, diyelim avukatlıktan, barmenlikten vb. kazanırken, bir yayın çıkarmaya çalışıyorduk. İyi de yaptığımızı düşündüğümüz bu işten hayatımızı idame ettiriyor olmamız gerekirken, biz hayatımızı başka bir alandan idame ettirip, hem okulunu okuduğumuz, hem kafa yorduğumuz işi yapar hale geldik.

Burak bu projeyi yaparken, aslında bundan çok farklı bir durumda değil. Yaptığı işin ta kendisi sanat olmasına ve bu bir sanat projesi olmasına rağmen, Burak bunu akademiden kazandığı parayla finanse etmeye ve sanki kendisi bu koşullar altında değilmiş gibi bir de bizim hikâyemizi anlatmaya çalışıyor. Demek ki, bu topraklarda herkesin yaşadığı koşullar benzer. Tabii, burada uzmanlaşmak meselesini de dergi içinde tartışmak isterdik. Böyle bir çarpışma hali, zaten tartışılması gereken bir mesele imiş ki, bizi yan yana getirdi. Ortaya böyle bir iş çıktı. Hatta bu kırmızı neonlar da biraz ‘Red Night’ havası kattı.

.

Aslında egemenden yana, resmî söyleme yatkın ‘iliştirilmiş gazetecilik’ alışkanlığını tersine çevirme hali de var burada. Kendi kendinizi buraya, bambaşka saiklerle ‘iliştirmişe’ benziyorsunuz…

Emre Tansu Keten: Aslında sosyal medyadaki alternatif basın veya konvansiyonel basınla çok ilgili bir tarafı yok bunun. Bu bir sanat işi. Ve zaten varlığıyla bir mesaj veriyor; elbette içeriğiyle de veriyor. İliştirilmiş derken evet, hepimiz bir yere iliştirildik. Ben akademiden, Taylan işten atıldıysa, Burak ve Eylem bu işe giriyorsa, aslında bir yere ilişmişizdir. Aslında hayatta bir iddiamız da olmuş. Bu, 2015’te yaşananlara tepki göstermek de olabilir.İş cinayetlerinin, Soma işçilerinin de yanında olmak da olabilir. Ben, hayatım boyunca zaten olumlu anlamda iliştirildim zaten. Akademide de iliştirilmiştik. Kamu çıkarlarına, İnsan Hakları’na iliştirilmiştik. Cizre’de bodrumda birileri katledilmesin diye, savaş karşıtı bir yerlere iliştirilmiştik zaten. O iliştirilmişliğimiz, burada da devam ediyor tabii ki…

Burak Delier: Benim kafamda, iliştirilmekten ziyade, bu meseleyi görünür kılmak vardı. Örneğin bunları ayırdığımız zaman, yani bir yerden para kazanıp, o parayla da asıl yapmak istediğimizi yaptığımız zaman, aslında bir ‘uzlaşı noktası’ buluyoruz. Farklı alanlardan gelen insanların ortak bir sorunla bir araya gelmesi, çok da kafamda olan bir şey değildi. Tabii keşke herkes böyle bir şey yapabilse, o ayrı. Bu konuyu Taylan anlatınca, bu meseledeki ortak yerimizin çok değerli olduğunun ayırdına vardım. Bu politik olarak ve söz söyleme açısından değerli.

Bardergi için medya ile olan fark ise şu. Biz bunu yaptığımızda, sizin Gazete Duvar da yaptığınız gibi yayılmıyor. Siz en fazla insana bilgiyi yaymak için uğraşıyorsunuz. Ama burada bizim derdimiz, finanse etmek için yapılan iş ile, asıl işin ayrılmasına karşı çıkmak. Bunu beraber yapacağız, ayırmayacağız diye bir atılım var. Kaldı ki bunun örnekleri de var; Koda, Hayat Bilgisi’ne döndü, Mersin de Kültürhane var; onlar kendi bireysel kütüphanelerini kafeleştirdiler. Bu tür melez kurumsallaşmalara ihtiyaç var ve Türkiye’nin yakın geleceğinde bu tür melez kurumsallaşmaların çıkacağını düşünüyorum. Çünkü artık üniversite bir yere kadar işleyebiliyor. Bunun absürdlüğü, olabilirliği, olamazlığını görünür kılmak ve koşulları delmeye çalışmak var burada.

Örneğin medyada ‘herşey yolunda’ imiş gibi gazete, yayın çıkarılıyor. Okunuyormuş gibi yapılıyor. Hürriyet ve benzeri çılgınca basılan yayınlardaki gibi, senin hakkın olan sermaye sana geliyormuş gibi yapılıyor. Oraya resmen ve gayrıresmi olarak bir çok reklâm gelirken, buraya gelmiyor. Tüm alternatif haber mecraları küçük bir pastayı yiyor. Biz bu uzlaşı yerine, çakıştırmayı kovalıyoruz dedik ve yola çıktık.

Normalde önüne konulan yazılı ürün sorunsuz bir şekilde çıkıyormuş gibi görünür; oysa buradaki yazıların akış şekline de baktığın gibi, hakikat parçalardan oluşuyor ve kesik kesik. Biz bu zor, eğreti durumda bir şeyler yapmaya çalışıyor ve bunu görünür kılıyoruz Bardergi ile. Okuyucu da bu zor durumla karşılaştığında alacağı deneyim, bizimkine daha yakın olacak diye düşünüyoruz.

E.T.Keten: Bu işin alternatifi zaten böyle oluyordu. Biz barda oturup makale yazıyorduk. Bira verirken, Taylan düzeltme yapıyordu. Bunun görünür haline geldiği bir proje oldu bu.

E.Akçay: Bir sonraki Bardergi konumuz, ‘Alternatif Ekonomiler’ olacak. Buradaki alternatif ekonomiyi, biz ‘zararsız ekonomi’ olarak almak istemiyoruz. Alternatif ekonomiden, çevreye zarar verip sömürmeyen ekonomi vb. anlaşılır ya, böyle değil, ekonominin hayattan ayrılmadığı bir şey bu. Bırakın mesleğimizi yapmayı, biz zaten hayatımızı finanse ediyoruz ve hayatımız ile, hayatımızın finansmanını bir birinden ayırmış durumdayız. Dolayısıyla işler bayağı karışıyor: Para kazanmak için günümüzün yüzde 80’ini harcıyoruz; kalan yüzde 20’yi gerçekten yaşıyor gibi yapıyoruz. Böyle bir yanılgı içindeyiz. Bizim vurgulamak istediğimiz, hayatın bir ekonomisinin olduğu ya da ekonominin, hayata dair bir şey olduğu. Hani hep para kirlidir ekonomi kirlidir ama sanat bundan ayrıdır ya, bunun gibi Oysa sanatın veya günlük hayatımızın parayla veya çalışmak gibi ekonomik faaliyetlerimizle kirlenmemesinin imkânı yok. Bunları ayırmaya gayret etmektense, bir arada olduklarını görmek ve göstermek gerekiyor. Kaldı ki bir sayımızda da beyaz yakalıları, güvencesizliği tartışacağız. İş evin, ev işin içine giriyor. Benlik işin içine, iş de benliğin içine giriyor. Durum ise, biz de hakkımız olanı istiyoruz: Bizim hayatımız ekonomi veya ekonomimiz hayat. Kirli emeğimizle temiz emeğimiz birbirinden ayrı yerlerde tutulamaz ve bunu konuşmak istiyoruz.

B.Delier: Bardan para kazanıyoruz ve , o temiz emeği de o parayı kazandığımız yerden başka bir yerde değil de, yine burada göstereceğiz.

Sattığınız içecek – yiyeceklerin firmaları gelip derginin içeriğini görse, ve ‘kardeşim bu içerik benim marka kimliğime ters’ veya ‘kardeşim, bu yaptığınız benim kurum kimliğimle örtüşüyor…. Ne yapacaksınız, bu işin ucu ev yapımı içki mi ?

E.Akçay: O firmaların gelmelerine gerek yok, zaten biz gerçek hayatta böyle yaşıyoruz. Bu firmalar hep burada. Karanlık tarafın, aydınlık tarafa üstün olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Ama tersi de mümkün, bunu yapabileceğiz. Biz barda otururken bu muhabbetleri yapmak istiyoruz, yapacağız ve o firmalara, ‘sen buna uyum sağla’ diyeceğiz. Zaten, burada bir dengemiz var. Sadece bugün biraz örgütsüz ve bazı açılardan daraltılmışız. Neticede hayatla ekonomiyi her zaman birleştirme gücü yine bizde. Yine hatırlarsanız, geçen 8 Mart kadınlar gününde bir boya markasının feminist tarihe yaslanan reklâmına bakın. Bu karşılıklı bir etkileşim. Bir mücadele. Benim de bunu belirleme hakkım var. Ben ekonomimi oraya taşıyorsam, o da buna uyum sağlamak durumunda.

B. Delier: Bu ‘benim biramı içerken, burada OHAL vb., konuşamazsın durumuna da gider ve bu gerçekten de güzel bir çatışma, karşılaşma olur.

T.Kesanbilici: Evrim’in farazi sorusu beraberinde girift bir durumu getiriyor tabii. Bira firması tutup da elbette kalkıp ‘Bu benim politikama uyum sağlamıyor,’ demeyecektir. Biz orada zaten, tam tersine, ürettiğimiz fikrin şöyle bir karşılığını görüyoruz: Anında o bize uyum sağlamaya çalışıyor. Tam da sonrasında vardığımız nokta gibi. Seni gelip de, kendisiyle bütünleştirebilecek, kendi ürün dağıtımını güçlendirebilecek bir yerden tutmaya çalışıyor. Fikri üreten sen olduğun için, senin ne kadar dirayetli durduğun da bu noktada ayrıca önemli hale geliyor. Sen burada neyi anlatmak istiyorsun, neyin arkasında duruyorsun, bu konudaki ısrarın nedir gibi sorular gündeme geliyor. Zaten bu mekânda bunun tersine düşen, alışkın olduğumuz bir sürü ilişki biçimi var. İki atılmış insanın bir biçimde ortak bir ekonomi kurmaya çalışması, mekânda fikrî olarak bir çok şeyin yansıtılmaya çalışılması, söz gelimi cinsiyetsiz tuvalet hizmeti gibi vb. Dolayısıyla bu kısmında da inisiyatif Burak’ta. Belki mekâna bir sponsor almak isteyebilir ?

B.Delier: Sponsor, bar zaten. Mekân barın. Orada da öyle bir şey var. Bu karma bir kaynak. Benim akademiden gelen kaynağım, burada barın ürettiği ekonominin kaynağı… Dolaylı dayanışmacı bir şey aslında. Önemli olan bunların devam etmesi. Biz sadece bir tohum ektik ve belki de başkaları bundan ilham alarak başka şeylerle devam edecek. Böyle atılım ve denemeler olmadan da Türkiye’de içinde bulunduğumuz durumdan çıkmamız da zor. Evet, herkes kendi işini yapsın, dergiler çıksın vb. ama, denemeci ortamlar aramak ve kurmak zorundayız diye hissediyorum.

E.T.Keten: Burak’ın tam da yapmak istediği, bir tartışma yaratmak. Bir şeye madem ki itirazın var, söyleyecek sözün var… Bunu sokakta veya başka bir mecrada söyleyemiyor musun? Tamam. Mekân bizim. O zaman burada anlatıyoruz. Dükkân bizim. Biz anlatıyoruz. Belki de bu bir çekim alanı yaratabilir. Bunu bile radikalleştirirler diye endişelenmiyor değilim ama, hayatta kalıp, sözünü söyleyerek direnmenin hücreleri bunlar.

Tekrara düşme pahasına söylersek, kültür sanat kurumlarının da günümüzde ‘boş zaman faaliyeti / eğlence’den yana risksiz içerik üretimiyle ilgili eleştirel bir durumu ısrarla gündeme taşıyor gibisiniz.

B.Delier: Gezi’den sonra sanatçıların daha angaje işler üreteceğine dair kimi sözler sarfetmiştim. Dönüp baktığımda yanıldığımı görüyorum. Herşey negatif değil, fakat kariyerizm, iş kalitesi, iyi sergi yapmak vb., üzerinden giden bir durum var ve bu herşeyi çok bulandırıyor. Ben, bir galeriye, sanat kurumuna gittiğimde veya bir sergi gördüğümde, kendimi çok yabancılaşmış hissediyorum. Gerçekten, benim meselelerimle yaşadığım deneyimle ilişkilenmeyen şeyler görüyorum.

Tabii böyle olmak zorunda değil, elbette estetik olarak güzel işler de görmek istiyorum. Ama Türkiye’nin şu durumunda bunun bir geriye gidiş gösterdiğini düşünüyorum. Sansür, oto-sansür etkisinde olan bir şey bu. Bir yanıyla da, Dünyada da bu çok değişti. Bu neo-liberal dünyada çok büyük prodüksiyonlar, Hollywood misalî yıldızlarıyla, sanat ortamı bizim elimizden çıkmış gibi geliyor. Artık orada yapabileceğimiz şeyler çok zor, kısıtlı gibi geliyor bana. AVM’ye gelir gibi bir sanat galerisine gelen bir izleyici ile ilişki kurmak çok zor.

Bilgi: kendinibarzannedendergi.org

YAZARIN DİĞER YAZILARI