Varsın yine biz ‘ideolojik’ bakalım!

Cuma, 16 Mart, 2018
Şeytanın en büyük numarası, insanları var olmadığına inandırmasıdır, derler. Dunkirk’ten bir ‘kahramanlık destanı’, Churcill’den ‘demokrasi havarisi’ çıkaran İngiliz sineması Stalingrad zaferini bu filmin karakterleri üzerinden bir eğlence malzemesine dönüştürerek o “kadar da ciddiye alınacak bir durum yok” demeye getiriyor.

Hegemonya bellekleri biçimlendirmede, düşünceleri yönlendirmede ve tarih yazmada büyük bir silah. ‘Soğuk Savaş’ boyunca başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalizmle ya da ‘halk cumhuriyeti’ olarak yönetilen ülkelere karşı yürütülen yoğun kampanyanın ciddi bir tarih yazımı icat ettiğini söylemek gerek. Soğuk Savaş’ın ardından bazı söylemlerin gerçeği yansıtmadığı, kimi durumların gerçekte olanın kat kat abartılmasıyla kamuoyuna sunulduğu ortaya çıktı ama toplumlardaki ‘sosyalizm’ korkusunu baki kılmak için argümanların düzenli olarak devreye sokulması geleneği devam ediyor. Sovyetler Birliği’nin çökmesinin üzerinden 30 yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen başta Stalin olmak üzere ‘rejimin günahları’ her fırsatta bir kez daha dile getiriliyor, sosyalizm fikrinin bir kez daha toplumlar için umut haline gelmemesi için bulunan her fırsat kullanılıyor.

Yaratıcılarının niyetinden ve iradesinden bağımsız olarak söylemek gerekir ki bu hafta sinemalarımızda gösterilmeye başlanan “Stalin’in Ölümü” filmi de bu mekanizmanın bir parçası haline geliyor ister istemez. Politik komedileriyle meşhur Britanyalı yönetmen Armando Iannucci imzalı film ister istemez kendi çeperini aşan, kendisinden daha büyük bir tartışmanın merkezine oturtulmadan değerlendirilemez hale geliyor.

SOĞUK SAVAŞ YENİDEN Mİ?

Misal İngiliz sinemacılar günahları açısından Stalin’den hiç de aşağı kalır yanı olmayan Churchill’in (Merak edenler The Washington Post’ta çıkan Shashi Tharoor imzalı şu yazıya bakabilir) nasıl da bir halk kahramanı, demokrasi aşığı olduğunu tekrar tekrar anlatırken; Nolan, İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler’e karşı alınan en utanç verici mağlubiyeti ‘büyük zafer’ olarak seyirciye yutturmaya çalışırken, ana akım sinema “Kızıl Serçe” gibi filmlerle bir kez daha Soğuk Savaş silahlarını dehlizlerinden çıkarmaya başlarken “Stalin’in Ölümü”nü bunlardan bağımsız düşünmek ve yazmak zor.

Nihayetinde hem tarihi bir karakter olarak Stalin, hem de onun ölümü sonrası Komünist Parti yönetiminin (dolayısıyla ülke yönetiminin) kimlerin eline geçeceğine dair yürütülen mücadele neresinden bakarsanız bakın bir filmin konusu olmayı hak ediyor. Hele de filmin odaklandığı dönem, yani Stalin’in ölümünün hemen ardından Beria ve Kruşçev arasındaki iktidar mücadelesinin anlatılması ve ille de bir yöntem olarak seçilecekse hicvedilmesi için malzeme bol. Bu malzemenin politik hiciv ustası bir yönetmen için cazip gelmesi de anlaşılabilir. Anlaşılmaz olan Armando Iannucci’nin kolaycılığı, ezberciliği ve en önemlisi filmde birer figürana dönüşen Sovyet halkına karşı saygısızlığı.

Film Stalin’in son günüyle başlıyor. Devletin ileri gelenlerinin toplandığı bir akşam yemeğinde türlü türlü şakalar, komiklikler izliyoruz. Bu sahnenin finaline doğru paralel kurguyla Stalin ve Beria’nın tutuklanacaklar listesinde yer alan isimlerin evlerinden toplanışına, cezaevine konulmasına ya da öldürülmesine tanıklık ediyoruz. O gecenin sabahında Stalin ölünce, başta Kruşçev ve Beria olmak üzere, Malenkov, Molotov ve ülke liderliğinin ileri gelenleri iktidar için birbiriyle kapışmaya başlıyor. Ne ki, Armando Iannucci aradan geçen bunca zamana rağmen Soğuk Savaş ezberlerini, kara propaganda malzemelerini kullanarak ve ucuz beden komedileri üzerine inşa ediyor filmin bütün yapısını. Hal böyle olunca, yalnızca durumun komedisini yapmak gibi bir sonuç çıkmıyor ortaya, nihayetinde bir ulus için önemli tarihi figürleri aşağılamaya kadar varıyor iş.

ACILARIN KOMEDİYLE TAHVİLİ

Öte yandan film, hem Stalin ve Beria ikilisine atfedilen ‘terör listesi’ mağdurlarının hem de Stalin’in ölümü sonrası yas tutan Sovyet halkının yaslarına da saygı duymuyor, acılarını araçsallaştırıyor ve ucuz söyleminin bir parçası haline getiriyor. Bir insanın gece vakti evden alınıp öldürülme sahnesi ile Kruşçev ve Beria’nın komik yarışı yan yana geliyor. Milyonlarca Sovyet insanının Stalin’in ölümü sonrası tuttuğu yas, cenazenin başında nöbet tutan devlet heyetinin “Papazları kim çağırdı” muhabbetine malzeme yapılıyor. Ve en nihayetinde film, “Asıl amaç Stalin üzerinden sosyalizm fikrine saldırmak” diyen Ortodoks Marksistleri haklı çıkarır biçimde bir sosyalizm karşıtlığına dönüşüyor.

“Şeytanın en büyük numarası, insanları var olmadığına inandırmasıdır” derler. Dunkirk’ten bir ‘kahramanlık destanı’, Churcill’den ‘demokrasi havarisi’ çıkaran İngiliz sineması Stalingrad zaferini bu filmin karakterleri üzerinden bir eğlence malzemesine dönüştürerek o “kadar da ciddiye alınacak bir durum yok” demeye getiriyor.

Hegemonya böyle bir şeydir. Bu filmlerin ardı ardına sıralanması, Oscar alması, BAFTA ile taltif edilmesi; ele aldığı olay ve kişileri tarihi gerçeklerin dışında bir kimlikle yeniden inşa etmesi ‘ideolojik’ olmuyor. Ama “olayların tarihi akışına sadık kalıp, meseleyi komedi ile anlatan”, bildik ezberleri tekrardan ibaret “Stalin’in Ölümü”nü eleştirdiğimizde “ideolojik” bakan yine biz olacağız hiç kuşku yok ki!

ORİJİNAL ADI: The Death of Stalin
YÖNETMEN: Armando Iannucci
OYUNCULAR: Steve Buscemi, Simon Russell Beale, Jeffrey Tambor, Paddy Considine, Rupert Friend, Jason Isaacs, Olga Kurylenko, Michael Palin
YAPIM: 2017 Fransa, İtalya, ABD, Brezilya
SÜRE: 131 dk.

YAZARIN DİĞER YAZILARI