Murat Sevinç
Murat Sevinç

Sadakatin olduğu yerde, merhamet işlemez!

Perşembe, 15 Mart, 2018
Orwell’ın milliyetçisi, görmek istediğini görür ve duyar. Der ki, “Bazı milliyetçilerle şizofreni arasındaki fark kısadır; fiziksel dünyayla hiçbir bağlantısı olmayan iktidar ve fetih hülyaları içinde gayet mutlu yaşarlar."

Bir akımın fanatiğinin, kolaylıkla bir diğerinin fanatiği olabilmesi çok yaygın değil mi? Dünyayı ve ülkeyi şekillendiren enerjinin kaynağı, gurur, lidere tapınma, savaş aşkı, dini inanç gibi duygular mıdır? Hitler’i Hitler yapan neydi ve eğer Hitler (Berlin’deki arızalı küçük çığırtkan!) konuşma ve eylemleriyle büyük bir hareket var edemeseydi, sanayiciler ona arka çıkar mıydı? Hangisi psikolojik açıdan daha tutarlı bir hayat görüşüdür, faşizm mi yoksa hedonist hayat anlayışı mı? Bir ortodoksiyi kabul etmek, çözüme kavuşturulmamış çelişkileri miras almak anlamına mı gelir? Peki İngilizler Gandi’yi ‘kısmen’ faydalı olduğu için mi idare ettiler? Gandi, Alman Yahudilerin topluca intiharını önerirken ne demek istiyordu?

Tahrik edici soru ve konular…

Yazının başlığı George Orwell’a ait. Milliyetçiliğe dair ‘özgün’ düşüncelerini anlatırken sarf ettiği bir ifade. Herhangi bir ‘davayı’ saplantı düzeyinde ‘savunmanın,’ mutlaklığa dair sarsılmaz bir güven ve körlük yarattığı varsayımına dayanıyor. Bilindiği gibi George Orwell yalnızca bir edebiyatçı değil. 1930’laran itibaren uzun yıllar yerel ve uluslararası güncel, edebi, siyasi ve tarihsel sorunlara dair çok yazıda yazı kaleme alan, milliyetçilik, totalitarizm ve faşizm üzerine makaleleriyle çok önemli katkı sunan biri. Tabii her ne yazıyorsa edebi bir lezzetle yazıyor Orwell. Bugün tanıtacağım eser olmasa da, Türkçe’ye de çevrilen, İspanya İç Savaşı deneyimlerini aktardığı ve İngiltere’de ilk baskısı 1938’de yayınlanan Homage to Catalonia (Katalonya’ya Selam- BGST) adlı kitabını da özellikle öneririm. Hem adı Barselona’da bir sokağa verilmiş Orwell’ı hem de İç Savaş dinamiklerini anlayabilmek için eşsiz kaynaklardan biri.

Bazı yazıları ve haliyle kitap yazılarını gereğinden fazla uzattığım konusundaki ‘eleştirileri’ göz önünde bulundurarak, hiç olmazsa bu yazıyı elimden geldiğince kısa tutmaya çalışacağım. Bugün söz etmek istediğim deneme/kitap George Orwell’ın Faşizm Kehanetleri (Prophecies of Fascism). Türkçe’ye Aylin Onacak çevirmiş ve Sel Yayıncılık’tan 2016’da çıkmış. Elimdeki 2017’de yayınlanan üçüncü baskı.

George Orwel, Faşizmin Kehanetleri, Çev: Aylin Onacak, Sel Yayıncılık, 115 syf., 2016

Kitapta, on iki deneme var. Hemen hepsi, bir kısmı doğrudan olmak üzere, ucu şu ya da bu ölçüde muhtelif ‘faşizmlere’ ve ‘milliyetçiliklere’ çıkan makaleler. Arada, İngiliz Mutfağı, Güzel Bir Fincan Çay gibi yazılar da var ki ikisi de büyük edebi lezzet sunuyor okuyucuya. İlk yazıda (yavan) İngiliz mutfağının hakkını veriyor ama ‘morali’ ihmal etmeden! Güzel bir çayın nasıl olması gerektiğine dair yazıda ise, iyi çayın niteliklerini ve demlemenin inceliklerini saydıktan sonra şu öneride bulunuyor: “…çay -eğer Rus usulü içilmiyorsa- şekersiz içilmelidir… yine de, çayın tadını şekerle bozuyorsanız kendinize nasıl gerçek bir çay sever diyebilirsiniz? Çaya karabiber ya da tuz katmak da eşit derecede makul olurdu.” Yalan mı!

Ancak yazının başlığından da anlaşılabileceği gibi, bizim konumuz böyle zevkli şeyler değil. Faşizm ve milliyetçilik. Bir istisna olarak Orwell’ın ilk denemesinden kısaca söz etmek iyi olabilir, çünkü ‘Siyaset ve edebiyat’ üzerine son derece öğretici. Oliver Swift’in Gulliver’in Gezileri klasiğini çözümlüyor. ‘Asi ve put kırıcı’ olup ‘solcu’ olmadığını düşündüğü Swift’in ve ayrıca totaliter rejimlerin bir eleştirisi sayılır. Swift’i hayli sert eleştiren Orwell, denemenin sonlarına doğru, onu neden okuduğunu anlatıyor. Eleştirinin bu kısmını özellikle sevdim, çünkü ‘her şeyi birbirine karıştırmamanın’ çarpıcı bir örneği bana kalırsa. Evet, Orwell, Swift’e siyasi ve ahlaki açılardan karşı. Buna mukabil hem yazarına hem eserine hissettiği takdiri gizleme gereği duymuyor. Kitabı defalarca okuduğunun altını çizdikten sonra, “Bir yazarın fikirleriyle uyuşmak ile eserlerinden keyif almak arasında nasıl bir ilişki var?” Burada, ‘düşünsel tarafsızlıktan’ söz ediyor. Böyle biri, taban tabana zıt olduğu bir yazarın değerini algılayabilir. Keyif almak ise başka bir şeydir. İnsanlar genellikle onları öfkelendiren ya da yaralayan kitaplardan, çok değerli olsalar da zevk almazlar. Oysa yazara göre bunun tersi de mümkün: “…kişi, keyif aldığı şeyin zararlı olduğunun açıkça farkındayken bile keyif onaylamaya baskın çıkabilir. Dünya görüşü son derece kabul edilemez olmasına rağmen çok popüler bir yazar olan Swift buna iyi bir örnektir.” Orwell, Swift’in eserinin neden çok önemli ve değerli olduğuna ilişkin tartışmayı sürdürüp şöyle bitirmiş: “Gulliver’in Gezileri’nin zamana dayanıklılığı, akıl sağlığı testini zor bela geçen bir dünya görüşünün, arkasına inancın gücünü aldıktan sonra, büyük bir sanat eseri üretmeye yeterli olduğunu gösteriyor.”

Bizi asıl ilgilendiren ise, milliyetçilik konusuna doğrudan girdiği bölüm. Orwell, bu kısımda düşüncesini, kendine özgü bir milliyetçilik tanımı üzerine kuruyor. Milliyetçiliği, ‘bilinen’ anlamında kullanmıyor. Yazının başında ifade etmeye çalıştığım gibi, milliyetçilik, doğru sözcüğü bulmakta zorlansam da, belki bir tür ‘sadakat’ ya da ‘fanatizm’ olarak adlandırılabilir ve bu, herhangi bir ‘ideoloji’ ya da ‘kişiye’ özgü olabilir. Orwell da, kendine özgü milliyetçilik ‘duygusunun’ her zaman millet ve ırkla ilgili olmadığını, örneğin bir kiliseye eklenebildiğini ve hatta, herhangi bir şeye ‘karşı’ anlamda kullanılabildiğini belirtmiş: “Milliyetçilikle, öncelikle insanların böcekler gibi sınıflandırılabileceğini ve milyonlarca, on milyonlarca insanın rahatlıkla bloklar halinde ‘iyi’ veya ‘kötü’ halinde etiketlenebileceğini varsayma alışkanlığını kastediyorum. Ama ikinci olarak… insanın kendisini tek bir ulusla veya başka bir birimle özdeşleştirerek, onu iyinin ve kötünün ötesine yerleştirip onun çıkarlarına hizmet etmekten başka görev tanımamasını kastediyorum.”

Orwell, çok önemli bir ayrımın altını çiziyor: Vatanseverlik ve milliyetçilik.

Ayrımlar arasındaki farkı bilmek, takdir edersiniz ki, her eve lazım; hele ki Türkiye’de yaşıyorsanız! Orwell’ın vatanseverlikle kastı (haklı olarak) ‘belirli bir yere ve yaşam biçimine bağlılık.’ Ancak, milliyetçilikten farklı olarak bir vatansever, beğendiği/sevdiği yaşam biçimini başkalarına dayatma arzusunda değildir. “Milliyetçilik ise iktidar arzusundan ayrı tutulamaz. Her milliyetçinin değişmez amacı, kendisine değil ama bireyselliğini içine gömmeyi seçtiği ulusa ya da herhangi bir başka birime daha fazla güç ve prestij kazandırmaktır.” Orwell, tercih ettiği milliyetçilik kavramının bu anlamda, örneğin ‘komünizmi, siyasi Katolikliği, Siyonizm’i, antisemitizmi, Troçkizm’i ve pasifizmi kavradığı ve ille de bir hükümet ya da devlete sadakat anlamına gelmediğini vurguluyor. Kendi ifadesiyle, ‘milliyetçiliği,’ daha iyisini bulamadığı için kullanmış! Saf olumsuz bir duygu, milliyetçilik ona göre. Orwell’ın milliyetçisi, her meseleye bir prestij yarışı gözüyle bakar; kendini aldatmayla karışık bir iktidar açlığıdır ve dürüstlükten açık bir biçimde sapmaya eğilimlidir. Bu davranış şeklinin İngiliz entelijansiyası arasında yaygın olduğu kanısında Orwell.

Ardından verdiği örneklerle, zihinsel ‘iltihaplanmanın’ akılcı yaklaşımların önüne nasıl geçtiğini sergilemeye çalışır. Hoş sorular yöneltiyor. Örneğin, neden 1939 Alman-SSCB Paktı gibi muhtemel bir olayı öngörebilen bir kişi çıkmamıştı? Çünkü ihtimaller üzerinde akılcı hesaplamalar değil, her seferinde SSCB’yi iyi ya da kötü, güçlü ya da zayıf gösterme arzusu rol oynuyordu değerlendirmelerde. Önemli olan gerçeğin ne olduğu değil, milliyetçi sadakatlerin uyarılmasıydı! Sonrasında Orwell, kendi tanımladığı türde bir milliyetçiliğin temel niteliklerini belirleme işine girişiyor. Saplantı, istikrarsızlık, gerçekliğe kayıtsızlık… Tabii milliyetçilik kavramının geçtiği her yerde, bunun Orwell’ın milliyetçilik tanımı olduğu hatırlanmalı. Saplantı: Bir milliyetçi, kendi iktidar biriminin üstünlüğü dışında hiçbir konuda konuşmaz, yazmaz, düşünmez. İstikrarsızlık: Milliyetçi sadakat her an başka yerlere aktarılabilir; örneğin geri kafalı bir komünist birkaç hafta içinde eşit derecede geri kafalı bir Troçkiste dönüşebilir! Duygularının nesnesi değişebilir, değişmeyen şey, ruhsal durumudur! Burada hepimize çok ‘tanıdık’ gelecek bir tanım yapıyor yazar: “Aktarılan milliyetçilik, tıpkı günah keçisi kullanmak gibi, davranışlarını değiştirmeden kurtuluşa ulaşma yöntemidir!” Gerçekliğe kayıtsızlık: Milliyetçiler, örneğin taraftarlarının neden olduğu bir vahşeti rahatlıkla görmeyebilirler! Neyi kınayıp kınamayacakları, siyasi tercihe göre belirlenir. Örneğin; “Hitler’in İngiliz hayranları Dachau ve Buchenwald toplama kamplarının varlığını altı yıl boyunca öğrenmemeyi becerdi: Almanya toplama kamplarını en yüksek sesle ve şiddetle eleştirenler ise Rusya’da da toplama kampları olduğunu genellikle ya hiç bilmiyor ya da hayal meyal farkında!” Gördüğünüz üzere, Orwell’ın saptamaları, pek çok açıdan fazlasıyla tanıdık!

Milliyetçi geçmişin değiştirilebileceğine inanır; propaganda eserlerinin çoğu düzmecedir. Orwell’ın milliyetçisi, görmek istediğini görür ve duyar. Der ki, “Bazı milliyetçilerle şizofreni arasındaki fark kısadır; fiziksel dünyayla hiçbir bağlantısı olmayan iktidar ve fetih hülyaları içinde gayet mutlu yaşarlar.” İşte bir çok tanıdık durum daha! Orwell daha sonra milliyetçiliği üç temel kategori altında inceler ve doğrusu bu incelemede de hemen hiçbir ideolojiye lafını sakınmadan, milliyetçi sadakatin ve nefretin, bazı apaçık gerçeklerin dahi kabul edilemez oluverdiğine örnekler verir. Örneğin hiçbir milliyetçi komüniste, ‘Amerika ve Britanya’nın yardımı olmasaydı Rusya’nın Almanya’ya yenilebileceğini’ kabul ettirmenin mümkün olmaması gibi!

Hiç kimseyi, eleştirilerinden bağışık tutmuyor Orwell. Okumuş kesime de hayli kızgın. Halkın duyarlılığına daha güvenir gibi. Şu ‘manidar’ saptamasıyla bitsin yazı:

“On korkunç yıl boyunca Hitler’in komik operadan fırlamış, ciddiye alınmayacak bir figürden başka bir şey olmadığına inanan entelektüellerdense, Deccal ya da aksine Kutsal Ruh olduğunu söyleyen insanlar, gerçeği anlamaya daha yakındır.”

Ne doğru bir tespit değil mi…

Kitabı okumanızı öneririm.


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI