Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Hasköy'den evrene Kara Kum geçidi

Perşembe, 15 Mart, 2018
Çağdaş sanatçı Nil Yalter'in son beş yıla uzanan yeni yapıtları, birbirlerini tamamlayan evrensel ve yerel bir bakış açısı ile Galerist'teki 'Karakum' sergisinde izlenmeye başladı. Yalter, küratör Melis Tezkan ile hazırladığı sergisinde İstanbul Hasköy'deki kalıp atölyeleri ve bölgenin sokaklarından uzay ve karanlık maddenin sınırsızlığına açılan bir geçit inşa ediyor

Dünya ve Türkiye çağdaş sanat belleğine imzasını bırakan sanatçı Nil Yalter’in yeni çalışmaları, İstanbul Tepebaşı’ndaki Galerist’te, 21 Nisan’a dek izlenmeye başladı. 1938 Kahire doğumlu çağdaş sanatçı, yaşamı ve üretimine halen Paris’te devam ediyor.

Melis Tezkan’ın küratörlüğündeki ‘Kara Kum’ sergisi, temelini, Almanya (Museum Ludwig, Mart 2019) ve Fransa’da da büyük sergiler açmaya hazırlanan Yalter’in ziyaret ettiği, İstanbul Hasköy’deki eski bir kalıp atölyesinde, kumun yakılınca aldığı siyah maddeden alırken, bu temanın da etkisi ile, sergide sanatçının daha önce görülmemiş dokuz yapıtına yer veriliyor.

Bu yönüyle genç küratör Tezkan ve Yalter, fiziksel ve duyusal manâda her ne kadar karanlık gibi gelse de, kadınsı bir inatla, koşullar ne kadar karanlık gibi görünürse görünsün, evrensel bir aydınlanma ve farkındalık hissi üreten bu ‘koyu kavramsal’ sergiyi deneyimleyecek izleyicileri, bir ‘önsöz’ ve ‘sonsöz’ün refakat ettiği, kendine has bir anlatı içinde buyur ediyor.

Tekrara düşme pahasına, video yerleştirme, baskı, resim gibi çok biçimli bir karaktere sahip ve Yalter’e atfedilebilecek ‘Gesamkunstwerk’ / ‘Topyekûn sanat yapıtı’ kimliğinde denebilecek ‘Kara Kum’ sergisi, ses, kum saatleri ve kumaş baskının içinde barındığı bir ‘Prolog’la başlıyor. Tekrarlanmış yerel imajlara yönelik müdahalelerin, içi ‘ayıklanmış’ kum saatlerine mahpus 15 zaman dilimiyle buluştuğu bu bölümde Yalter, kendi sesiyle üç ayrı dilde kimi kavramları da yankılıyor. ‘Son’, ‘Geçmiş’, ‘Hız’, ‘Şimdiki Zaman’, ‘Sonsuzluk’, ‘Boyut’, ‘Gelecek’ ve ‘Karanlık Madde’ gibi bu kavramlar, Türkçe, İngilizce ve Fransızca işitilerek, izleyici bir biçimde, serginin tenine doğru emilmiş oluyor.

Bunu izleyen bölümdeki ‘Ateş Duvarı’ ise, bir nevî görsel ‘tencere’ misali, bizleri işittiğimiz bu kavramlara doğru ‘pişirirken’, bu uslanmaz dağınıklıktaki özgür görselliğin albeni ve ısısı, kendini de mekân ve zamana iyice ispatlıyor.

İlerleyen bölümde, oluşum ve üretimin ayinsi, büyüleyici ruhunu estetize etme çabasını sürdüren sanatçı Yalter, temeli beş yıl öncesine uzanan sergisindeki’Devingen Kitleler’ isimli duvar yapıtında, Hasköy’deki kalıp atölyesinden aldığı ilham ve neon malzemenin refakatiyle, ‘Dinamik Kitleler / Ritm ve Geometri’ mefhumuna dikkatimizi çekiyor. Serginin bu parçasının gönderme / anmada bulunduğu önemli bir imza da, modern sanatın öncülerinden, ressam Piet Mondrian.

Bunun karşısındaki, simetrik, ürkütücü bir albeni taşıyan ‘İsimsiz’ düzenleme ise, temelini yine sanatçının bölgede edindiği sosyal doku gözlemine, türlü detay ve imgelere yaslıyor. Evrenin iflah olmaz yabanilikteki tehlikeli cazibesini, adeta bir tür farkındalık çiçeğine dönüştüren, manyetik bir düzenleme bu. Dişil, tekinsiz, kendini olanca soyutluktan şimdinin fiziğine boşaltan bir evren – beden.

Serginin ısısını katlayan diğer odada ise ‘Kara Kum’un neredeyse rahmine, özüne varılıyor. Bu bölümün en büyük etki kaynağını, hiç kuşku yok ki sergiye adını veren yerleştirme yayıyor. Burada, kimyasal bir ‘portre’ ile bizi baş başa bırakıyor Yalter. Bu portrenin ısısı da, odadaki bir diğer ‘dijital heykel’ denebilecek ‘Güneş Enerjisi’ ve ‘Cehennem Kapısı’ ile ‘Evrenin Kara Deliği’ ile katlanıyor.

Sergisi için – vaktiyle bambaşka bir yaklaşımla sanatçılar Michael Morris ve Hüseyin Bahri Alptekin’in de üzerine yapıt ortaya koydukları / 1995- Kara-Kum – Karakum Çölü’nün ortasındaki alevli ‘Cehennem Kapısı’ kraterinden esinlenen ve ‘karanlık’ ve ‘kapalılık’ imgeleri üzerine bir araştırma ve gözlem sahası ortaya koyan Nil Yalter, bir kozmik delik / mağara gibi kurgulanan bu dört boyutlu tecrübenin finalinde ise, bizi ‘Hasköy’ü kendi bakış ve yorumu ile kayıt altına aldığı uzun soluklu bir video ile uğurluyor. Beraberinde Ayşe Bozkurt ve Umur matbaası imzalı, sınırlı sayıda özel bir sergi kitabını da getiren etkinlik üzerine kaleme aldığı yazısında, sanatçının yapıtlarındaki ‘çiçek dürbünü’ efektine dikkat çeken genç ve başarılı küratör Tezkan, şuna işaret ediyor:

“…Kara Kum sergisinde yer alan, sonsuzluk ve hiçlik hislerinin iç içe girdiği ‘Evren’in Kara Deliği’ tuvallerine karşı, ‘Ateş Duvarı’, ‘Kara Kum’, ‘Devingen Kitleler’ eserlerinde ve ‘Epilog’ rolündeki ‘Hasköy’ videosunda, farklı üretim ritüelleri karanlıkta yitip gitmekle mücadele yöntemi olarak karşımıza çıkıyorlar. Ateş ve kara kumu kullanarak çalışan metal ustalarının hareket koreografilerinin, güneşin nükleer reaksiyonundan pek bir farkı yok. Üretim bazen daracık imalathanelerde, bazen sonsuz uzay boşluğunda, bazen bir sanatçının atölyesinde, bazen bir makinanın yuvarlak çarklarında döngüsel ritüellerle devam ediyor ve karanlık zamanlarda bize üretmeyi sürdürmekten başka bir şey kalmıyor…”

Altı yıl önce Rotterdam’daki Bojimans Van Beuningen müzesinde açılmış İstanbul Modern çıkışlı sergi sırasında, ‘ataerkil’ sanat tarihinin imzalarıyla dolu kara tişörtünde, ‘Monet’ imzasının tam üstüne kendi imzasını kondurup objektifime kahkahayla poz veren Nil Yalter, ‘Kara Kum’ vesilesiyle yaptığımız görüşmede, bizimle şu fikirleri paylaşıyor:

Nil Hanım, serginiz adına dile getirebileceğimiz en önemli şey, belki de manâ ve madde arasındaki ilişkiye dönük, yeni İstanbul keşfiniz. Bu süreç kişisel sanat tarihinizle nerede kesişti ?

.

Uzun senelerden beri yeni iş yapmıyorum. Şu ara herkes çok merak ediyor. Herkes eski işlerimin değerini anladı ve hep onlarla uğraşıyorum. Resmen, o işlerin sekreterliğini yapıyorum neredeyse! Yeni iş yapmaya karar verdim ve dedim ki, aynı yoldan giderek orada yaşayanlar, çalışanlar ve yok olmak üzerine bir sergi olsun… Ama, bu serginin büyük olmasına niyetlenince, orada filmler vb. çekmeye başlayınca, o ustaların çalıştığı küçücük yerlerde, o ateşleri görünce, mahallenin ve kapalı kadınlarının ‘nano-kapalılık’tan, ‘evren’e gidebilme durumu söz konusu oldu. Çünkü adam atölyede sahiden, beyaz kumu kara kum haline getiriyor gibiydi. O Kara Kum denilen kraterin bulunduğu kent…İşte, oradan evrenin kara deliği, derken bunun içine girdikçe… Zaten biliyorsunuz, şimdilerde ikinci bir evren daha keşfedildi ve de, eskiden gezegenler arasında boşluk olduğu iddia edilirdi. Oysa şimdi matematikçiler, ‘kara madde’ denilen bir şey keşfettiler. Yani boşluk yok artık… Fizikçiler, iki yıl içinde bu kara maddenin ne olduğunu anlayacaklar. Tabii tüm bunlar beni oraya götürdü… Burada, yok olmak üzere olan bir semtte, içinde insanın çalışamayacağı koşullarda, büyük bir azim ve inançla çalışanlar gördüm. Tıpkı Kara Kum’daki ‘Cehennem Kapısı’ gibiydi.

Tabii bu arada Mondrian’ın kimi metinlerini kullandım. Orada küçük makine parçaları yapılıyordu. Buradan, evrenle bir ilişki… Belki diyeceksiniz, bu ölüme doğru bir gidiş.. Onu, kendimi rahatlatmak için mi… Bilemeyeceğim. Elbette bu arada, bilim üzerine kimi kitaplar da okumaya başladım. Özellikle ‘vulgarisation’ (ileri seviyede konuların halkın anlayacağı biçimde dile getirilmesi) üzerine kitaplardı. 1956’da bana Joel’in verdiği bir kitapta, atom ve güneşin enerji denklemini gördüm. Sergideki videoda da olduğu gibi görüyorsunuz. Bunu neondan yapmak ve kumun içinde sergilemek istedim. Basitleştirdim neon kısmını, ancak bu bilimsellikten yola çıkmıştı.

Bu denklemin kavramsal bir sıcaklık verdiği sergideki resminizde ayrıca kara deliklere de selam veriyorsunuz… Yine, serginin finalindeki işinize hem bir belgesel, hem de video yapıt olarak bakmak gerekiyor… Serginin şamanik bir havası var, değil mi!

Evet. ‘Evrenin Kara Deliği’, kara delik.. ya da kara çarşaf. (Gülüyor.) Video üzerinde de birkaç yıl çalıştım. Tabii, serginin böyle ritüel bir havası da var. Benim için bilimde ritüel çok önemli. Her ne kadar bilim adamı değilsem de, anlamıyorsam da, bence fizikçiler, matematikçiler, bilim kavramı içinde ritüel, çok ilginç bir iş yapmaktalar. İkisinin yan yana gitmesi bence çok ilginç bir şey…

Ama bilimin de doğrudan kendi içinde ‘din’ muamelesi görmesinden yana değilsiniz…

Katiyen. Hiç bir şekilde. Tam tersine! Uzay, bu kadar araştırmaların gerçekleşmesi, bilim… Tüm bunların kapalılığından kurtulmak… Hikâye o. Tabii bunun için neredeyse bir müze sergisi diyen bile oldu. Bu galeri, tüm çalışma ekibi ve küratör Melis fevkalade çalıştılar. Burada büyük bir prodüksiyon yapıldı. Ne iyi ki böyle galeriler var Türkiye’de.

Bu sergiyle ilgili en büyük yanılgı, karamsar bir manzara ürettiği olurdu sanırım… Halbuki, evrensel bir derinlik taşıyor, değil mi ?

Tamamen. Hiçbir şekilde karamsar değil. Hatta çarşaflı kadınlar bile karamsar değil.

.

Serginin ‘Prolog’ / ‘Giriş’ veya ‘Önsöz’ kısmındaki kara kum saatlerine, sesiniz ve kelimeler refakat etmiş.

Evet, ben oradakine Non-Performans diyorum.Bunu kendim yapacakken böylesine karar verdik.Buradaki kelimeleride biraz çalışmak lâzım. Sıralarını biraz karıştırarak sunduk. Daha çok kendi konuşmama, kulağıma uygun bir biçimde sunduk.

Astrofiziğin estetik bir yüzü var ise, sizce sanat tarihinde buna en yakın geçtiği periyod hangisi olurdu ? Modern sanat ? Ya da daha özele indirgersek, Dada ? Ne derdiniz ?

Yani, Dada Modernite içine giriyor ama, örneğin Leonardo da Vinci de de var astro-fizik. Rönesans da geliyor aklıma. Onu bir köşeye koyamayız değil mi ? Sergideki ateş duvarına baktığımızda aklıma GeromeBosch da geliyor, Rönesans da öyle. Yani, sanatsal açıdan baktığımızda uzay ile Dünyadaki bütün devreleri ayırmamız, imkânsız.

O zaman sanat tarihine dair tüm yayınları imha etmemiz, Dadacı bir bakışla doğru olurdu diyebilir miyiz ?
(Gülüyor.) Çok Dadacı bir durum olurdu, evet!

Sergi, bir şeyi bilmek ve bilmemek arasındaki nazik dengeyi de gözetiyor denebilir mi ?

Evet, ama tabii ben bir şeyi biliyorum da diyemiyorum; bu tabii, bir sanatçının yorumu yani. Katiyetle hiç bir iddiam yok. Ama, Hasköy’e gittiğimde dökülen bir kapıyı ittiğimde, küçücük bir yerde, ustaların, Osmanlı çeşmelerinin pirinç musluklarını yaptıklarını gördüm. O kapıyı niye ittim, kimbilir! Böyle tesadüfler oldu. İlk başta video ve fotoğraflarla uğraştım ve ondan sonra, diğer işler geldi. Elbette son dört senede başka projeler de yaptım ama işlerin hepimizi memnun edecek hale gelmesi bu kadar zaman aldı. Hatta önce sergiyi karanlık yerlerde ‘in situ’ / mekâna özgü şekilde açıp açamayacağımızı da düşündük ama sonra dedik ki, bu işin kendisi zaten karanlık, yeraltı mekânları da aramayalım. Dolayısıyla, ben gelip gezdim, sonra, Melis de küratörlüğü kabul edince, çok ciddi, mekâna göre bir çalışma yaptık.

Bilgi: galerist.com.tr / nilyalter.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI