Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Kozmos emeğinin ziynet eşyaları

Pazar, 11 Mart, 2018
Osman Dinç'in, emeği ve yalnızlığı, kozmik enginlikle sarmaş dolaş kıldığı son heykelleri, 28 Mart'a dek Pi Artworks Karaköy'de. Bitimsiz bir düzende yalnızlık ve emeği cisimleştirdiği yapıtları üzerine söyleştiğimiz Dinç, "Eserde etkileşimin, zihinsel olmasından yanayım. Bu, işe kutsal bir boyut getiriyor ve izleyiciyi onun hakkında düşünmeye zorluyor" diyor.

Çağdaş sanatçı Osman Dinç’in ‘Balmumu Arıların Alın Teridir’ dediği son dönem yapıtları, 28 Mart’a değin, İstanbul Tophane/Karaköy mevkiindeki Pi Artworks’te izlenmeyi sürdürüyor. Yağmurlu bir havada ziyaret ettiğim ve sanatçıyla sohbetimize vesile olan sergi, Dinç’in galerinin terasında damla damla sabırla biriken farklı işleriyle de perçinleniyor.

Hoş bir tesadüf olsa gerek, Dinç’in mikro ve makro kozmosa nezaketle beden verdiği eserlerine ev sahipliği yapan galerinin adı da, akla doğal olarak ‘Pi’ sayısını getiriyor; ki, Dinç’in geometrik/astronomik çimdiklemelerle yüklü işlerine de, Pi/çember veya küresel/döngüsel varlık veya zekâ sistemleri de, olanca kibarlığıyla hükmediyor.

Elektronik bir evren olarak da tecrübe edebileceğimiz dinamik bir yapı olarak İnternet üzerinde rastladığımız bir kaynak (matematiksel.org) bize, Pi sayısının tarifini şöyle yapıyor:

“…Pi, sonlu ile sonsuz arasındaki sınırı belirleyerek, kavrama yeteneğimizin sınırlarını öğretir bize belki de. Pi’yi en çok çember oranlarından tanısak da, matematiğin ve diğer bilim dallarının her alanında karşımıza gizemli bir biçimde çıkar. Eğer, bu diziyi daha iyi anlayabilirsek, basamakları arasında bir kalıp bulabilirsek, ya da birbiri ile ilgisi yokmuş gibi gözüken pek çok denklemde neden açıklayabilirsek, matematiği ve evrenin fiziğini daha temelden kavrayabiliriz belki de…”

.

Bu arada yine ilgili internet sayfasına minnetle, bir hatırlatma daha yapalım: Bu yazının yazıldığı haftaya da denk gelen ‘Pi’ günü, dünyada, ünlü matematik sabiti pi sayısı anısına özel kabul edilmiş ve her yıl 14 Mart’ta kutlanıyor. Pi gününün 14 Mart’ta kutlanmasının sebebi ise, Amerikan tarih formatında bu günün 3/14 olarak geçmesi (Mart 14) ve bu tarihin pi sayısının en yaygın kullanımını anımsatması…

Osman Dinç’in işlerine bu ‘sabit’, olasılık bonkörü dinamik üzerinden bakacak olursak, sanatçı çelik, alüminyum, taş ve daha birçok malzemeyi kullandığı çalışmalarında bir yönüyle felsefi/astrofiziksel ziynet eşyaları tasarlıyor da diyebiliyoruz. Günümüz hızlı, obur, unutkan dünyasında, eserlerinde giderek ‘mucit’ ve ‘oyuncakçı’ bir masum mertebeye erişen bir sanatçı, Osman Dinç. Uzakdoğu vakurluğunun da içine sindiği söylenebilecek yalınlıktaki çalışmalarında bu defa, emeği yüceltiyor ve doğanın kendi kendisini emek üzerinden nasıl biçimlendirdiğini, ‘balmumu’ refakatinde tartışmaya açıyor.

Hemen her sergisinde olduğu gibi, yapıtların ‘durduk yerde’ ürettiği biçimsel diziler, insanlık tarihindeki bitimsiz soru işaretleri ve ironiyle demlenmiş kavramsal ilişkiler, hareket ve gözlemle beslenen aktif iletişim olasılıkları, hep, Dinç’in yapıtlarının ‘gen’ ve ‘etik’ buluşmasına önayak oluyor. Serginin demli basın metninden de öğrendiğimiz gibi, “Sergide, farklı materyallerden oluşan fakat birbiri ile iletişimde olan çok sayıda heykel yer alıyor. Sergiye ismini veren 100 adet alüminyum dökümle yapılan ve içleri balmumu ile dolu çanaklardan oluşan enstalasyon güçlü bir kurgusal anlatımla izleyici ile buluşuyor. Çelikten kayıklar ve içine su hapsedilmiş çelik küreden oluşan düzenlemeler ve su saati gibi, doğanın kaynaklarının referans alındığı heykeller, fikirlere dönüşüyor. Kullanılan malzemelerin diliyle desteklenen düşünceler, dünyanın işleyiş biçimini anlatan hikâyenin temelini oluşturuyor. Günlük objelerin ortak belleğimizdeki ağırlığıyla seyirciyi uyanışa davet ediyor.”

1948 Bozkurt, Denizli doğumlu Osman Dinç’in yapıtları arasında, neden bilmiyorum; beni hep ‘kara delik’/’gözler’ diyebileceğim cam işleri çekiyor. Sanatçının bu eserleri, ürettikleri çekim gücü ve inatla bana günümüzde kara deliklerin uzay zaman bütünlüğüne yönelik uslanmaz tavırlarını da anımsatıyor. Söz gelimi, yakınlarda yayımlanan yeni bir bilimsel araştırma  kara deliklerin ‘geçmiş’i hiç de ‘kâle’ almadığı yönünde ilginç bir önermeyi beraberinde getiriyor ki, bence bunu gerek zen, gerekse tasavvuf gibi nice öğretiye yansıttığımızda, nice kavramsal ‘ispat’a çarpmamız, ‘gören gözler’ aşkına işten bile değil.

Sergide ayrıca, birey/konum/mevcudiyet ve sorumluluk duygusunun ‘kulağını çeker’ işler de kendini epeyce belli ediyor. Yakın zaman önce CerModern’de, 2014’te büyük bir sergi hazırlayan, kariyerinde eserlerini Galeri Nev ve Galeri Siyah Beyaz gibi kurumlarda da izleme fırsatı bulduğumuz UNESCO/Yılın Heykeltıraşı ödüllü sanatçının eserleri, bugün, pek çok ulusal ve uluslararası müzenin de ‘demirbaşı’.

Hal böyle iken, yaklaşık 16 yıldır tanıştığımız sanatçı ile eserleri vesilesiyle uzun bir süre sonra tekrar konuşmak, gerçeğe de, gerçek dışı diye yaftaladığımız öteki, olası diğer gerçeklik biçimlerine de, iyi geliyor.

.

Bu serginizdeki işlerinizi gördüğümüzde, bireyin yalnızlık ve aidiyet meselesine bir kere daha şahit olduğumuz anlaşılıyor. İşlerinizin tekilliği ve yansıttığı çoğulluk içindeki duruşundan biraz da siz bahsedebilir misiniz ?

Yalnızlıktan bahsetmek istersek, önce şunu bilmemiz gerekir ki, sanat eseri, yalnızlığın ürünüdür. Ve yalnızlık, aynı zamanda genel olarak, hem 20’nci yüzyılın/21’inci yüzyılın hastalığı diyebiliriz; ama aynı zamanda büyük bir lükstür. Çünkü Türkiye’de öyle bir toplumda yaşıyoruz ki, yalnız olmak zor. Mahalle baskısı var deriz, toplum baskısı var deriz… Bu açıdan bakınca sanat eserinin, hele de oto-sansürü bir tarafa bırakırsanız, özgürlüğün en rahat yöntemi olduğu da düşünülebilir.

Eserlerin artık giderek daha çok yalınlaşması, deneyler ve zamanın bir sonucu. Sanat eserinin gücü, ‘eliminasyon’, ayıklamadan ve ertelemeden geçer. Bugünün işini ertesi güne bırakmak, bir yönüyle aynı işi tekrar düşünmek de demek ve bu beni, belli yalınlıklara götürüyor. Tabii, bir de yalnızlıktan bahsediyoruz; buna kozmik açıdan bakarsak çok önemli: Dünya diye, yüzde 40’ı demir, yüzde 60’ı taş bir gök cismi var. Bu taş evrende yalnız mı? Aslında öyle bir çağ yaşıyoruz ki, eskiden dünyayı evrenin merkezinde sanıyorken, sonra, güneşin etrafında gezegenler olduğunu keşfettik ve evren büyüdükçe, bizler kendimizi daha yalnız hissetmeye başladık.

Tabii, serginin adı, burada önemli benim için: “Balmumu arının alın teri”; ben burada size emekten bahsetmek istiyorum. Arı, kendini tüketerek balını yapar, peteğini yapar. İnsanoğlu da, kendini tüketerek evini, yurdunu yapar. Ve bu ticarî ekonominin teoloji haline geldiği bir dönemde tekrar emekten bahsetmek gerekir ve bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Sergideki diğer işler ise, kozmik içerikli ve sizin de gördüğünüz gibi, eklektik bir duruşu var. Aynı anda çok farklı konulara değinmesinin sebebi ise zaten yaşamın böyle oluşu. Çok farklı konular, yaşamlar bir arada oluyor. Aynı kadınlar, adamlar, sokaklarda, ayrı düşünceler ve sokaklarda yürüyorlar şu anda… Hayatın bu parçalarını bir biçimde göstermeye çalışıyorum aslında.

Yine, kara delikler örneğin. Kara delik kozmik bir olaydır. İçine ışık girer ve bir türlü, çıkmaz oradan… Işık o kadar ağırdır ki, yıldızlara düşer, geri gelmez. Bunun gibi, ben göz ile kara delik arasında büyük bir benzerlik görürüm. Göze gelen bir ışık, hiç bir zaman çıkmaz oradan, başka şeyler oluşur; tavır ve düşüncelere dönüşür. Kara deliğe giren ışıklarla ilgili olarak, Stephen Hawking ‘buharlaşır ve evreni oluşturur,’ derken, bazıları da diyor ki, solucan deliğinden, başka bir evrene gider… Aslında bunlar bizlerin yarına dair sordukları en önemli sorular… Peki niye? Çünkü insanoğlu artık kabına sığmaz oldu. (İtalyan kavramsal sanatçı) Mario Merz’in dediği gibi, “Biz yarının yörükleriyiz.” Hawking de aynını söylüyor. İnsanoğlunun, birkaç bin yıl sonra, evreni işgal edeceğini iletiyor… Bu beni aynı zamanda çok tedirgin de eden bir şey. Tıpkı, evinden çıkmaya korkan bir çocuk gibi. Ama yarın, buna mecbur kalacaklar, bizden sonra gelenler. İşte benim buradaki işlerim, bu türlü durumların biçim almış halleri de diyebilirim.

Peki, çeşitli ideolojiler veya inanç biçimlerinin, eserlerinize belli bir katkısı ya da sizden onları uzaklaştıran bir yönü oluyor mu ?

Şimdi, ideolojiler, dinler ve düşünce yapıları dediğimiz zaman, ben sanatın kutsal bir boyutu olduğunu her zaman kabul etmişimdir. Sanat, çeşitli farklı dinlerin de kullandığı bir araç olmuştur. Bunun yanında, ben evreni insanoğlunun yarattığını düşünürüm: İnsanoğlu önce ‘magic’/sihirli, sonra yerleşik bir duruma geçince ‘mythic’/efsanevî bir evren yaratmış ve ardından Galileo, Einstein gibilerle birlikte ‘Cosmic’ bir evren yaratmıştır. Şu anda bile, yüz binlerce km. hızla evren boşluğunda seyretmekteyiz, değil mi? Bir de denir ki, insanoğlu, ‘prematüre’ doğduğu için ev yapmış ve dinlerin karmaşası ve metaforik anlatımı içinde bu üç evreni de o eve sokmaya çalışmıştır.

.

Yapıtlarınız üzerinden sanatta ölümlülük ve ölümsüzlük derdine bakışınız nedir ?

Geride enformasyon bırakmak. Aslında, doğar, büyür ve ölürsün ama bir şey ölümsüzdür: Ölümsüz olan, enformasyondur. Hidrojen atomunu düşünün… Bir elektronu vardır ve bir taneye daha ihtiyaç duyar. Bunu da bir yerden edinir, doyurur. Karbon ile birleşir yaşam oluşur; oksijenle birleşir, su olur. Su olduğu anda, sıfır derecede kar tanesi olarak düştüğü zaman, milyarlarca, birbirine benzemez kar tanesi olarak iner. Karbon ile birleştiği zaman, elektron alışverişinde yaşam başlar. Bizler, karbon ve hidrojenden oluşmuşuz esas olarak.

Fransa’da bir sanat eleştirmeni, benim eserlerim için ‘testamental’/miras maksatlı ifadesini kullanmıştı. Gerçekten de ben, işlerimin en sağlam biçimiyle geleceğe kalabilmesi için çalışmalar yapıyorum. Ama şunu da biliyorum ki, Marcel Duchamp’ın da dediği gibi, “Sanat eseri, bakışlar altında eskir.” Bugün bu işlerim beğenilir, yarın beğenilmeyebilir… Buradaki işler tamamen bir sanatçı tavrı içerir. Bakılmaya, başkalarınca sahiplenildiği zaman ise kültüre dönüşerek, başka bir şey olur. Bunu, zaman gösterir. Yalnız burada süreklilik veren, enformasyondur. Tıpkı hidrojenin 15 milyar yıldır ne yaptığını bildiği gibi.

Eserlerinizin ölçeklerine baktığımızda, devasa anıtlar için de birer önerme/model olduğu düşünülebilir mi? Size imkân tanınsa işleri büyütmek ister misiniz ?

Tabii, benim işler zaten öyle oluyor. Küçücük bir çeşme işim vardı; 4-5 yıldır atölyenin bir kenarında dururdu. Fransız devleti, otoyola bir yağmur çeşmesi yapmamı istedi. Bu ısmarlanınca imkânlarla hemen büyüyüverdi. İşin boyutları çok göreceli bir konu. Örneğin bu sergideki kayığın sekiz metreliğini bir yere teklif etmiştim; şartlar oluşmadı. Paris banliyösünde yarışma kazanıp, bir şehir havuzu da yapmıştım. Dolayısıyla heykel, zaten mevcut koşullar altında mekânı irdeler. Bu mekânın boyutları, işin boyutlarını belirler. Zaman, mekân onun boyutlarını belirler. Bu sergideki işler de, görülmemiş olmakla beraber, bu mekânın koşullarına göre seçilmiştir. Söz gelimi Ankara’da da öyle işlerim var ki, üç tanesini getirip buraya koysanız, etrafını ancak dolaşırdınız. Bu bir gerçek mekânı sorgulama meselesi. (…) Ben eserde etkileşimin, zihinsel olmasından yanayım. Bu, işe kutsal bir boyut getiriyor ve izleyiciyi onun hakkında düşünmeye zorluyor.

Eserlerinizdeki Uzakdoğu kültür ve sanatı hissi üzerine yorumunuz nedir ?

Ben Doğuluyum. Anadolu, Küçük Asya. Ve de Anadolu’nun kelime anlamı; ‘Güneşin doğduğu ülke’dir. Bundan güzel bir ülke olamaz. Bir zamanlar ben Türkiye’de sergi yaparken, “Avrupa’dan üçüncü derecede kopya” biçiminde eleştiri görüyordum. Daha sonra aynı işleri Avrupa’da yaptığımda ise, “Dışarıdan yeni bir nefes geliyor,” demişlerdi. Aslında benim işlerin böyle ‘çarpık’ bir tarafı var, ne diyeyim, kökler burada ama, meyveler oraya düşüyor artık…

Bilgi: osmandinc.net /piartworks.com

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI