Abdurrahman Aydın
Abdurrahman Aydın

Savaşın ideolojik işlevi: Savaş ve Savaşçı

Perşembe, 8 Mart, 2018
Junger ve arkadaşları, savaş alanında, askerler tarafından yaşanan deneyimlerin –söz gelimi, üşüdükleri zamanlarda birbirlerini ısıtabilmek üzere tensel temasların kurulmasına neden olacak kadar yakın ilişkilenmelerin– modernlikle birlikte ortaya çıkmış olan yabancılaşmanın aşılması açısından temel bir imkân sağladığı konusunda hemfikirdiler.

Birinci Dünya Savaşı’ndaki anılarını kaleme aldığı Çelik Fırtınası (1920) adlı kitapla tanınan, Almanya’nın ‘devrimci muhafazakârlarının’ en ünlülerinden biri olan Ernst Junger, 1920’li yılların sonlarında kendisiyle birlikte sekiz yazarın yazılarından oluşan derleme bir kitap çıkarmıştı: Savaş ve Savaşçı. Bu kitap Birinci Dünya Savaşı’nı ve 1930’lardaki genel ideolojik ortam içinde savaşçı kişiliğin durumunu ele alıp inceliyordu. Tek cümleyle özetlenecek olursa, bu çalışma, savaş deneyiminin Alman faşist ideolojisi tarafından bir mite dönüştürülüşü sürecinin halkalarından biriydi: Savaştaki maddi yenilginin tinsel bir zafere dönüştürülmesi.

Bu, hem Birinci Dünya Savaşı’nı hem de arkaik savaşçılık biçimlerini ve bunların ethosunu –bunların hepsini birbirlerinin içinde eriterek– yeniden canlandırmaya yönelik bir girişimdir. Ansgar Hillach’ın ironik ifadesiyle “Uğradığı yenilgiden güç almasını bilen, boyun eğmez bir milliyetçiliğin bir örneğidir” bu. Walter Benjamin, Junger’in editörlüğünde çıkan bu derleme kitap dolayısıyla kaleme aldığı “Alman Faşizminin Kuramları” başlıklı makalesinde, bu durumu, Alman İdealizminin heroik öğelerinin teknoloji tarafından yeniden canlandırılmaya çalışılması olarak yorumlamaktadır. Fırat Mollaer’in kullandığı bir kavramla bir tür ‘tekno-muhafazakârlık’…

Walter Benjamin, Çev. Ünsal Oskay, Derin Yayınları 234 syf, 2007

Junger ve arkadaşları, savaş alanında, askerler tarafından yaşanan deneyimlerin –söz gelimi, üşüdükleri zamanlarda birbirlerini ısıtabilmek üzere tensel temasların kurulmasına neden olacak kadar yakın ilişkilenmelerin– modernlikle birlikte ortaya çıkmış olan yabancılaşmanın aşılması açısından temel bir imkân sağladığı konusunda hemfikirdiler. Savaşın, yaşamın yitik dolayımsızlığının yeniden edinilmesi olarak yaşanması, üretime fazla önem ve ağırlık vermenin tehlikeye düşürmüş olduğu bir dengeyi, topluluk ilişkilerinin içsel dengesini yeniden olası kılan bir ritüel olarak beliriyordu. Yani bu yazarlar, gerçekte, kendi kendisiyle tam uyumlu bir topluluk serabına kapılmış durumdaydılar. Heorik ruhun ve arkaik Cermenik halk ruhunun geri çağrılması ve bunların yeniden retrospektif bir biçimde Birinci Dünya Savaşı’yla bitiştirilmesi ve böylelikle bu üçünün bir bireşiminin yeniden canlandırılması, Savaş ve Savaşçı’nın yazarlarına yabancılaşmayı alt etmeye dönük bir imkan olarak görünmüş olsa gerek. Bu yazarların gelecekle ilgili beklentileri ise o zamana kadar bir araya getirilememiş nasyonalist güçlerin, savaş durumunun yenilenmesi ile bir araya getirilmesini öngören heorik misyona indirgenmiş bulunuyordu.

Uzak geçmişin ileriye alınmasıyla oluşturulan tarihin meydana getirdiği bir perspektifle yakın geçmişi yeniden inşa etmek ve yeniden inşa edilmiş yakın geçmişle birlikte bugünü inşa etmek… Bu tarih görüşünde elbette gelecek algısı da bulanıktır; çünkü tarih, temelde, Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmiş olmanın ve bu kaybedişin yarattığı travmanın aradığı ve arattığı onarımın aracı haline getirilir ve travma süreklileşir. Walter Benjamin, bu süreklileştirmenin ve bunun yarattığı bulanıklığın ürettiği nihilizmin, kaybedişi kabullenememekten geçtiği ve savaşı mistisize etme sonucunu doğurduğu görüşündedir. Böylelikle Freud’un arkaikliğe, ilkelliğe bir geri dönüş durumu olarak tarif ettiği kıvrılma hareketi –başka bir bağlamda ve başka bir biçimde– tarihle girilen ilişki içerisinde de saptanabilir hale gelmektedir. Ernst Junger ile arkadaşlarının durumunda, bu kıvrılma, kendisini her ne kadar bir onarım arzusuyla ortaya koysa da, travmanın süreklileştirilmesi olarak belirmektedir. Bir melankoliye karşı geliştirilmiş bir nihilizm söz konusudur. Hillach şöyle tarif ediyor bunu: “Bu geriye yönelikliğin nihilizmi … mekanikleşme karşısında yeni bir ideolojik yorumlama olanağının açık bir biçimde yitirilmesinden ve bunun, yeni bir yaratı olan daha soyut bir heroik tavır ile onarılmak istenmesinden ileri gelmektedir.”

Bu türde bir kıvrılmanın tarihle girilen ilişkideki sorunlu durumunu, Benjamin, entelektüel jurnalcilik dolayısıyla ortaya çıkan bir durum olarak konumlandırmaktadır. Benjamin, Savaş ve Savaşçı’nın yazarlarını, gazeteciliğe özgü bir tutum olan yaşanan günün o anki görünümünden yola çıkma denilebilecek bir tür acelecilikle eleştirir. “Bu nedenle, geçmişin anlamını kavrayamadıkları için, yaşadıkları günün kendisini de anlayamamaktadırlar.” Yenilgiyi isterik bir yüceltimle ikame etmeye dönük çabaları dolayısıyla “hâlâ bir hayalet gibi savaşı yaşıyor ve yaşatıyor bu kişiler. Ortada gerçekten bir düşman bile kalmamışken hâlâ savaşı bir kült olarak yüceltiyorlar.”

İlginç olan nihilizmin neredeyse daima bir tür biyolojik dirimselcilik ideolojisi ile iç içe olmasıdır. Hayatın kendisinin kutsallaştırılmasının sonuçlarından biridir nihilizm. Elbette Alman muhafazakârları üzerindeki Nietzsche etkisinin de payı var bu ikili mekanizma üzerinde. Çünkü kaybedilmiş bir dolayımsızlığa yönelik nostaljik bir arzu olarak belirir dirimselcilik. En önemli temsilcilerinden biri Ernst Junger, Carl Schmitt, Oswald Spengler vs. ile birlikte, Weimar Cumhuriyeti’nin çözülüşü sırasında, bu cumhuriyete karşı oldukça yıkıcı bir konumda bulunmuş olan ve Almanya’nın muhafazakâr devrimcileri olarak adlandırılan entelektüel grubunun içinde yer alan Ludwig Klages’tir. Biyoloji temelli bir metafizik geliştirmiş, akılcılık karşıtı bir yazardır Klages ve 1920’lerin sonunda yayınlanan çalışmasının adı Ruhun Düşmanı Olarak Akıl’dır. Bu çalışmasıyla da ‘dirimselci ruhu’ bir akıl karşıtlığı bağlamına yerleştirerek kurar.

Dolaysız dirime, bilinçle ya da akılla dolayımlanmamış olan bir bilgiye ve bir hayata erişmek arzusudur bu ve bu doğrultuda Klages, bütün ifade edici hareketlerin eskiden amaçlı olan eylemlerin ilkel kalıntıları olduğunu söyleyen Darwinci dışavurum teorisini reddeder. Darwin’in, doğanın mekanizmini rasyonalize etme ısrarına karşıdır o. Ona göre ifade edici jestlerin kökleri, bu jestlerin ortaya çıktığı organizmanın öznelliğinde bulunmaktadır. Güdüler, yalnızca benzer türler söz konusu olduğundan birbirlerine benzerler ve bireyselleşme süreci yalnızca yargı gücüyle iradenin gelişmesiyle tamamlanır. İrade duygulanımlarda köklenmiş değildir; çünkü iradenin görevi, duyuşsal yaşamı bağlamak ya da baskılamaktır. İrade gücü nitel değildir; itici güçle ilgili niceliksel durum oluşturur. Yaşamdan, yaşamı bir amaca yöneltmek üzere yararlanır ve iradi hareketin düzeni, ifade edici hareketin düzeninden tamamen farklıdır. İfade edici davranışın, kendisinden başka amacı yoktur. İtilim hareketi, kendi amaçlarını kendi çevreninden türetir ve iradi harekete gelince, amacın bilinçli istenişi iradi harekete özseldir. Kişilik, bir dinamik ilişkiler topluluğundan oluştuğu için, her hareket, özsel doğası içerisinde kişiliği açığa vurur. Bir bireyin karakteri her eylemde bir kez daha açığa çıkar. İradi hareket, isteyen bir kişinin kişiliğini açığa vurur; dirimsellikte köklenmez, çünkü bilinçli zihinde köklenen nedensel bağlantı noktasına zincirlenmiştir. Kendi başına irade dışavurumcu değildir; burada önemli olan hareketin bireysel rotasıdır. Bir bireyin bütün dışavurumcu hareketlerinde bir karakter birliği her zaman hazırdır. Bir kişinin bütün hareketleri, o bireye özgü olan hareket tipini içinde barındıracaktır. Faşist özneye biyolojik-metafizik bir temeldir bu. Dirimselci, iradeci bir öznedir bu. Eylemi, iradi olarak belirlenmiş bir ereğe yönelme yoluyla gerçekleşmektedir. Eylemdeki erek, her zaman belirli bir duruma, örneğe ya da nesneye uygulanabilmektedir. Klages tam bu noktada, eylem olmayıp da onun yerini alan jestleri tanımlamak üzere ‘eylem metaforu’ kavramını geliştirir. Eylem metaforu, bir genel karakteristiğe, örneğin muhalefet yapmaya, karşıt olmaya yönelmekle yetinebilmekte; bu ise bir yaşam deneyimi ya da izlenim olarak elde edilebilmektedir.

Savaşın kendisini de bu temelde ontolojikleştiren Savaş ve Savaşçı başlıklı derlemeye yönelik eleştirisini, tam da metafizik temellerinden, yani dirimselci dünya görüşlerine itiraz ederek geliştirir Benjamin. “Eylem metaforu” kavramını bizzat mucidine de yönelterek, kendi eleştirisini bir ideoloji eleştirisine dönüştürür. Bir eylem metaforu olarak dışavurumcu hareket, gerçeklik ile kurulan duygusal-sembolik bir ilişkiyi betimlemektedir. Dekadansa bir çözüm arayışı olarak beliren dirimselci düşünce, tam da bu noktada kendi üzerine katlanmakta ve bu duygusal-sembolik ilişki, siyaset alanına aktarıldığında, bu aktarımı gerçekleştiren öznelerin gerçekliği kaybetmesine neden olmaktadır. En nihayetinde bu yazarlar ile hayatın kaynağı olarak gördükleri savaş arasında ciddi bir mesafe söz konusudur. Klages’e yönelik temel eleştiriyi ise Benjamin’den hareketle Hillach yapmaktadır: “Klages’in zayıf yanı, hegemonyayı ve yabancılaşmayı yalnızca artan millileştirme ve düzenleyici iktidar yönündeki alegorik gelişmenin sonucu saymasından ve bunların yanı sıra ortaya çıkan geriye-yönsemeli eğilimle, gene bu alegorik gelişmenin neden olabileceği asılsız mitosu anlayamamış oluşundan ileri geliyordu.”

Türkiye sağı Junger, Schmitt, Klages gibi derinlikli entelektüeller yetiştirememiştir elbette. Yine de temel mekanizmalar bakımından nasıl da benzer bir süreçten geçiyoruz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI