Türkiye'den Macron çıkar mı?

Çarşamba, 7 Mart, 2018
Öncelikle, "başka seçenek" için başka türlü düşünmenin önünü açmak; başka türlü düşünmeye başlayanların tepkilerinin siyasileşmesini sağlamak; sonra da bunu en geniş alanda ortaklaştıracak bir yüz veya yapı bulmak/üretmek gerekiyor. Yapabilen çıkar mı? Belki...

Alınmış bir erken seçim kararı, açıklanmış bir seçim takvimi olmasa da, çok hareketli bir siyasi gündemin içinde yaşıyoruz. Partiler, liderler seviyesinde, heyetler halinde, açık, kapalı, yoğun bir görüşme trafiğinde. Son haftalarda neredeyse bütün siyasi demeçler, seçim hakkında, seçimle ilgili. Anketler şimdiden büyük ilgi görüyor; en küçük oy parçalarının bile etkisi hesaplanıyor. Daha önce Meral Akşener’in “ne yapabileceği” konusundaki merak şimdi Temel Karamollaoğlu’na dönmüş durumda. Elbette bu hareketlilikte meclise gelen “ittifak yasasının” tetikleyici bir etki yaptığına kuşku yok ama yaşananlar sadece onunla açıklanamaz.

Siyasetin zemini daraldıkça yukarıda, yüzeyde hareketlilik artıyor. Dibi dar, ağzı geniş her şeyde olduğu gibi yüzeydeki çalkalanma da biraz dökülüp saçılmalara yol açıyor. Siyasetle ilişki, siyaset yapma imkanları ve siyasetin anlamı sorunlu kalsa da, “siyaset konuşmak” (dinlemek) çok seviliyor. Tıpkı futbolda olduğu gibi “dar alanda” kısa ve çok pas, ne işe yaradığının önemi olmaksızın fazla ilgi çekiyor. Çoğu “yalan” hareketliliğin sağladığı tatmin, başta iktidar olmak üzere bütün siyasi aktörleri durumu “idare etmek” konusunda rahatlatıyor. Durumun farkında olanlarda ise, “olması gerekeni” zorlama yerine “başka çare” arama fikri yükseliyor. Fransa’daki Macron örneğinden sonra, İtalya’daki 5 Yıldız hareketinin de seçim başarısı bu eğilimi yeniden gündeme getirdi.

Mevcut partilerin söylem ve eylemlerinden farklı bir sonuç, bir değişim beklemenin gerçekçi olmadığını söylemek çok yanlış değil. Peki, bu zeminin tamamen dışına çıkarak yeni çare inşa etmeye uygun bir tablo veya eğilim var mı? Verilere bakıldığında görülen şu: Türkiye’de seçime katılım hâlâ rekor seviyede yüksek. Zaman zaman kararsızların oranı çok yükselse de, partilerin (ve cephelerin) destekçilerinin ciddi bir oranı ilk seçimde yine benzer davranacaklarını söylüyor. Oy oranlarında da trendi tamamen değiştirecek güçlü bir hareket izlenmiyor. “Tuzak” korkusu ve başka şeyi konuşturmayan “kutuplaştırma”, hareket ve görüş alanlarını daraltıyor.

Kamuoyu araştırmalarında daha derin kazıp, ayrıntılara girilince ise daha farklı bir eğilimin izlerine ulaşılabiliyor. Örneğin, mevcut partilerin ülkenin ve kendisinin ekonomik durumunu iyileştiremeyeceğine inananların hiç de az olmadığı görülüyor. Metropoll Araştırma’nın “Türkiye’nin Nabzı Şubat” raporunda, seçmenin yüzde 40’ı “yaşam standartlarının iyileştirilmesi” konusunda “mevcut partilerin” bunu sağlayamayacağı fikrinde olduğunu söylüyor. Bu oran, AKP seçmeninde bile yüzde 25 seviyesinde. Bu tablo, pozitif beklentileri olmamasına rağmen aynı partilere oy vermeye devam eden kalabalık bir seçmen grubunun varlığını gösteriyor.

Meseleye buradan bakınca, siyasetle kurulan ilişki, oy verme kararını oluşturan temel gerekçeler ve mevcut siyasi tabloyla ilgili kanaatlerin kamuoyunda çok sağlıklı süreçlerle oluşmadığı anlaşılıyor. En azından siyaset alanının/gündeminin bunu kolaylaştırmadığı ortada. Adalet, demokrasi, toplumsal barış gibi hayati sorunların gündemde üst sıralara tırmanamamasının yanı sıra, ekonomik sıkıntılar ve beklentiler de yeterince belirleyici olamıyor. Kimlik hatları şeklinde ayrılmış siyasi alan, sürekli beslenen “kutuplaştırma” ve özgür bir tartışma ortamının giderek daralması ama en önemlisi siyasi aktörlerin bu durumu kabullenmiş görünmesi tabloyu ağırlaştırıyor.

Yerleşik siyasi partilerin mevcut ve yükselmekte olan sorunlara cevap üretmekte zorlanması evrensel bir mesele. Bir süredir Avrupa’daki birçok ülkede benzer krizler ve bu tıkanmaya tepki olarak gelişen hareketler izleniyor. Yunanistan’da SYRIZA, İspanya’da Podemos, Fransa’da Macron, İtalya’da 5 Yıldız gibi tarihsel bir köke dayanmayan nevzuhur siyasi hareketlerin çıkışı: Almanya, Avusturya, Polonya, Macaristan gibi ülkelerde ırkçı partilerin yükselen, bazen de iktidar ortağı siyasi güç haline gelmesi; kökleşmiş merkez siyasi partilerin sağda da solda da hızla oy kaybetmesi çokça tartışılan sonuçlar.

Hangi tepkilerin üzerinde yükseldiği konusunda epey yazılıp çizilmiş olan bu yeni ve “bağımsız” hareketlerin beklentileri karşılayıp karşılamayacağı ile ilgili sorular ise hâlâ cevaplanmış değil. Örneğin SYRIZA ve Macron “başarı grafiği” açısından ayrışan iktidar pratikleri sergiliyor. Geçtiğimiz hafta İtalya seçiminden birinci çıkan 5 Yıldız hareketinin performansından önce ne söylediğini de netleştirmesi bekleniyor. Podemos’un bir muhalefet hareketi olmadaki etkinliğini “alternatif” yaratma konusunda tekrarlayıp tekrarlayamayacağı merak konusu. Ancak artan rahatsızlık ve karşılanmayan beklentiler, şimdilik “arayışların” çeşitlenmesini ve popülerliğini destekliyor.

Bu gelişmeler için çokça dile getirilen en tatmin edici açıklama, neoliberal ekonomi politikaları ve küreselleşmenin bir komplikasyonu olduğu yolunda. Ağır bir ideolojik – kültürel saldırı eşliğinde gelen neoliberal dalganın “getirdikleri” için politika üretemeyenler etkisizleşiyor. Farklarını anlatmakta giderek daha çok zorlanan klasik sosyal demokratlar daha erken, klasik merkez sağ partiler ise biraz daha sonra bu sonuçla yüz yüze kaldı. Kendisine uygun temsil, itiraz kanalı ve alternatif bulmakta zorlanan kesimler, giderek genişleyen bir tepki alanı yarattı. Sorunlarının gerçek kaynağı ve varılmak istenen hedef konusunda hiç de homojen olmayan bu tepki tabanı, aktör veya söylem değişikliği öneren “seçeneklere” yöneldi ya da hâlâ arıyor.

Tekrar Türkiye’ye dönersek, iyice altını kazıp bazı izler bulunsa bile, seçmende yükselen bir tepki potansiyeli olduğuna dair açık işaretler görülmüyor. Seçmen mevcut siyasi tablonun ve seçeneklerin, beklentilerine cevap vermeyeceğini düşünse bile, kendisini “temsil etmesi” açısından henüz bir sorun tarif etmiyor. Oy tercihini de, kimlik ve temsil üzerinden yapmaya devam ediyor. Böyle yapmaya devam etmesi gerektiğini söyleyen çok sayıda aktör varken, başka bir karar sürecini öneren, zorlayan, açanlarla da fazla karşılaşmıyor. Yani, mevcut siyasi tablonun üzerine çıkacak “bağımsız” bir alternatif çıkış için hazır zemin olduğu pek söylenemez.

Gelelim aktör meselesine: Avrupa’da gördüğümüz örneklerin çoğunda, belirli bir siyasi eğilimden gelmiş olsalar bile tepki alanının bütününe konuşabilen aktörlerin öne çıktığı görülüyor. Fakat, Türkiye’nin “kutuplaştırma” ve kimlik siyaseti dolayısıyla “ortak kabul alanı” çok daralmış durumda. Son olarak popüler sanatçıların bile “taraflarını” açıklamaya zorlanması (veya hevesli olması) da bunun önemli göstergelerinden. Kimlik ve siyaset hatlarının dışına, üzerine çıkabilecek yüz bulmak, bulunsa bile bloklar içindeki seçmeni buna ikna etmek hiç kolay değil. Geldikleri yeni mahallelerde popülerleşen isimlerin, dönüp eski mahallelerine konuştuklarında nasıl sonuç alacakları da belirsiz.

Sonuç olarak, mevcut siyasi tablodan, partilerden ve bu vasatın ürünü liderlerden fazla şey beklenmeyeceğini düşünenler için de kolay bir yol görünmüyor. Öncelikle, “başka seçenek” için başka türlü düşünmenin önünü açmak; başka türlü düşünmeye başlayanların tepkilerinin siyasileşmesini sağlamak; sonra da bunu en geniş alanda ortaklaştıracak bir yüz veya yapı bulmak/üretmek gerekiyor. Yapabilen çıkar mı? Belki. Ama kimlik siyasetinin baskısı ve kutuplaştırmadan çıkışın tek yolu, belirsiz bir “ortaklık” zemini ve altı çok dolu olmayan bir “benzerlik” iddiası olmamalı. Aynılığı değil çoğulculuğu, farksızlığı değil kapsayıcılığı, “tek”i değil “çok”u savunmak da bir yol olabilir. Partiler ve temsil alanlarını “ıskartaya” çıkartmak yerine zemini korumaya zorlamak, iknaya çalışmak daha kestirme bir yol olabilir.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI