Hukuk toplum için mi tek adam için mi?

Salı, 6 Mart, 2018
Tutuklama denilen mekanizma, insan öldürmek ve çocuk istismarının önüne geçmek için kullanıldığında mı daha işlevsel yoksa Erdoğan’a hakaret eden biri için kullanıldığında mı? Diyelim ki, Erdoğan’a hakaretin çok hayati bir öneme haiz olduğunu, insan hayatına kast ve istismar kadar önemli olduğunu düşünüyorsun; bu durum, insan öldürme ve istismardan tutuklanmamayı mı gerektirir? Yani, en azından bu iki suçu aynı kefeye koymak bile mi caiz değil?

Geçtiğimiz hafta Gülay Mübarek adlı kadın arkadaşımızın yaşadıklarına ilişkin bir kısım haberler okuduk. Haber şöyle; Erdoğan Küpeli isimli şahıs, hiçbir şekilde yüz yüze tanışmadıkları bir kadını Gülay Mübarek’i, kendisiyle birlikte olmadığı için ölümle tehdit etmeye başlıyor. Mübarek, bir süre bu sorunla baş etmeye çalışıyor fakat adam son raddede onu, dört yaşındaki yeğenine gözünün önünde tecavüzle tehdit etmeye başlayınca, bardak taşıyor ve savcılığa başvuruyor.

Savcılık yaklaşık iki yıl boyunca hiçbir girişimde bulunmuyor. Hatta dosyaya sunulan delillerin çok fazla olduğu ve işin içinden çıkamadıkları gerekçesiyle, soruşturma işlemlerini sürekli erteliyorlar. Bu esnada Gülay Mübarek bir gün dahi rahat bir uyku uyumuyor, her daim baskı ve tehdit altında hissediyor, her an tedirgin…

Neticede, çareyi hukukun dışındaki yöntemlerle sesini duyurmakta buluyor ve Melis Alphan’a ulaşıyor. İnsanların tepkisi üzerine yakalanarak gözaltına alınan Küpeli adli kontrol şartıyla serbest bırakılıyor; fakat hemen akabinde Erdoğan’a hakaret suçundan tutuklanıyor!

Burada iki skandal var:

1- Bir kadını ölümle ve küçük yeğenine tecavüzle uzunca bir süre tehdit eden potansiyel bir katil ve istismarcının serbest bırakılması,
2- Bu derece ağır suçları işleme ihtimali oldukça yüksek bu kişinin, ‘cumhurbaşkanına hakaret’ten tutuklanması.

Binlerce kişinin cumhurbaşkanına hakaret suçundan yargılandığı bu istibdat döneminde, öyle şeyler gördük ki, artık hukukun ibresinin tamamen saptığı apaçık ortada. Bu aralar sadece şunu düşünmeye başladım; hukuk kişileri ve muktedirler, tüm hukuk kurallarını kaldırıp atsalar ve yalnızca vicdanlarının sesini dinleseler, adalet daha çok yerine gelirdi bu ülkede.

Bizim amacımız ne? Daha az suç işlenmesi ve suçluların cezasını çekmesi mi, yoksa birtakım hukuki işlemler yapmış olmak mı?

Hukuk kurallarının, toplum düzenini sağlamak için olduğunu daha kaç kez ve nasıl anlatabiliriz ki?

Tutuklama denilen mekanizma, insan öldürmek ve çocuk istismarının önüne geçmek için kullanıldığında mı daha işlevsel yoksa Erdoğan’a hakaret eden (hatta hakaret edip etmediği dahi belli olmayan) bir kişi için kullanıldığında mı?

Diyelim ki, Erdoğan’a hakaretin çok hayati bir öneme haiz olduğunu, insan hayatına kast ve istismar kadar önemli olduğunu düşünüyorsun; bu durum, insan öldürme ve istismardan tutuklanmamayı mı gerektirir? Yani, en azından bu iki suçu aynı kefeye koymak bile mi caiz değil?

Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun Tutuklama başlıklı 100’üncü maddesinin çeşitli bentleri insan hayatına kast ve istismar için uygulanamazken, Erdoğan’a hakaret için daha mı uygulanabilir?

HUKUK TOPLUM İÇİN Mİ, YOKSA ERDOĞAN İÇİN Mİ?

Ben Erdoğan olsam ve şu olayı bilsem gözüme uyku girmezdi mesela. Utancımdan ölürdüm. “Yahu” derdim; “Bir kadın, benim vatandaşım, iki sene boyunca uyumamış, ölümle tehdit edilmiş, yeğeninin istismar edileceği korkusunu yaşamış, ülkemdeki hukuk mekanizması çalışmamış, saçma sapan gerekçelerle kadını başından savmış durmuş, kadın çaresizlikten sosyal medyaya başvurmuş, gazetecilerle iletişime geçmiş, sadece bunun bile onca ağır yükünü taşımak zorunda kalmış, adam artık bir zahmet yakalanmış ve oracıkta serbest bırakılıvermiş, hemen ardından BANA hakaretten tutuklanmış. Yuh ya!” derdim, “Bak anlatması bile o kadar cümle tutan davranışlardan adam serbest kalıyor ama BANA hakaret gibi bir şeyden tutuklanıyor, olacak iş değil!” derdim. “Bana karşı işlenen bir hakaret suçu, bir kadının hayatından ve küçük bir çocuğun istismarından bu kadar mı değerli yani?” diye düşünürdüm. Küçülürdüm, küçülürdüm, yerin dibine girerdim. Ben Erdoğan olsam o kadından da çocuktan da binlerce kez özür dilerdim.

Vicdan böyle bir şeydir çünkü.

Ve emin olun; vicdanın adaletle çokça ilgisi vardır.

Bu anlattığımız olay var ya; adaletsizlikten öte artık vicdansızlıktır.

Koskoca bir ülkeyi, hukukun uygulanmasını talep etmekten bıktırıp vicdan dilenmeye mahkum etmek, esasında koskoca bir insanlık suçudur.

Bakın, çeşitli paçavraların her gün “yuva yıkan yasa” diye saldırdığı 6284 Sayılı Kanun, İstanbul Sözleşmesi örnek alınarak hazırlanmış bir kanun. İstanbul Sözleşmesi’nin en belirgin özelliği de “önleyici tedbirler”e yoğunlaşması. Yani sözleşme şunu anlatmaya çalışır; sen suç teşkil eden fiili cezalandır; fakat asıl olarak suçu önlemeye yoğunlaş. Doğru olan da budur zaten. “Ceza” mekanizması, suçu işleyen kişi aynı suçu bir daha işlemesin, ıslah olsun ve suç başkaları tarafından işlenmesin diye var olan bir mekanizmadır. Tüm ceza hukukunu bu şekilde el almak ve kuralları bu amaçla yorumlamak, hukukun varlık sebebiyle ilişkilidir. Böyle zamanlarda minnet borcu hissettiğim atalarımızın dahiyane tabiriyle; amacımız bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olmalıdır. Aksi halde, cezalar sırf hobi olsun diye uygulanan şeyler olmaktan öteye gitmez.

Somut durum da, önleyici tedbirlerin uygulanması gereken bariz bir durum. Ortada potansiyel bir suçlu ve işleneceği ileri sürülen ağır suçlar var. Önleyici tedbirleri burada uygulamayacaksın da nerede uygulayacaksın? “Tutuklama” burada gerekli değil de nerede gerekli?

Olaya göre Erdoğan’a hakarette gerekli. Hatta artık sadece onunla ilgili olan şeylerde gerekli. Fiil suç teşkil etmese bile…

Türkiye’de hukukun bağımsız olmadığını ispatlayın deseler, size direkt olarak bu olayı örnek verin, derdim. O kadar açık ve net bir şekilde gözler önüne seriyor ki manzarayı… Bu örnek üzerinden gidecek olursak, “ülkenin varlığının ‘tek bir adamın’ varlığına armağan” edildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bize hep soruyorlar ya hani “Kadın cinayetleri, çocuk istismarı niçin bu kadar arttı?” diye; bendeniz kısaca “hukuki ve siyasi yanlışlıklar” diye ikiye ayırırım. Bu örnek ikisini de bir araya getiren son derece çarpıcı, açık, net bir örnek. Söz konusu olayda; caydırıcılık var mı? Hayır. Hukuk uygulanmış mı? Hayır. Kadın ve çocuk hak ihlallerinde ülkenin içinde bulunduğu vaziyet sebebiyle özel ve pozitif bir muameleye gidilmiş mi? Hayır. Cezasızlık var mı? Evet. Cezasızlığa sebep olan şey ile siyasilerin tutumunun ilgisi var mı? Evet. Konu toplum vicdanını yaralıyor mu? Evet. Yarın öbür gün, Gülay’a ve yeğenine bir şey olsa devlet suçlu konuma düşer mi? Evet.

Çocuk ve kadın hak ihlallerinde idam ya da hadım istemek yerine, hukuku doğru uygulansa ve muktedirler kendilerini toplumdan üstün tutmasa, başkaca bir şeye gerek kalmazdı zaten. Onca zamandır anlatmaya çalıştığımız şey özetle bu. Şimdi tekrar soralım, siz de bir düşünün:

Hukuk toplum için mi, yoksa “tek adam” için mi?


Tuba Torun kimdir?

Tuba Torun, 1987 doğumludur. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı, Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi-Çocuk Hakları Koordinatörü, Kadın Meclisleri ve Kadın Adayları Destekleme Derneği üyesidir. Ayrıca aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI