Ümit Kıvanç
Ümit Kıvanç

Sıvasız evler, bayraklar

Cumartesi, 3 Mart, 2018
Suriye’nin bir kısmını “fethetme” fikri, anlayabildiğim kadarıyla, akıl kârı ölçülerle ele alınıp ötesi berisi tartışılabilir bir fikir olmaktan çıkmış, giderek tutku haline geliyor. Son derece tehlikeli bir oyun, kalkışılan. Bu kanlı yola niçin girildi? Niçin bu yolda yürünüyor? Muktedirlerin o sıvasız evlerdeki insanlara çok borcu var da, en azından bu hayatî soruya cevap vermeleri gerekmiyor mu?

Yoksa sıvasız evleri dolaşıp şehit olacak delikanlı mı seçiyorlar? Yoksul çocukları. Bu defa ateş düşen hanelerden biri sıvasız apartman. Özellikle Karadeniz’de çok görülen cinsten. Dikerler apartmanı dört kat, beş kat; sıvasızdır. Her an her şeyi sökülüp, tuğlaları toplanıp oradan kaldırılacak, başka yere götürülecek gibidir. Fakat ikinci katta soldaki daireyle, dördüncü katta sağdaki dairede, meselâ, PVC doğramalı pencerelerin ardına kar beyazı tül perdeler çekilmiştir. Korkuluğuna gelişigüzel spatula hamleleriyle saçılmış, üstü düzlenmemiş sıvanın şekilsiz minik heykelcikler yarattığı balkonda, ufak kızın pantolonu, oğlanın kukuletalı ucuz montu, rüzgârda bu heykelciklerden ufak parçalar koparır. Rüzgâr, yağmuru karı boş dairelerin yıllardır PVC doğrama bekleyen pencere boşluklarından içeri savurur. Kimbilir ne zaman bir ucuz halının ısıtacağı müstakbel oturma odası zeminlerindeki ufak göletler anca havalar ısındığında ortadan kalkar. O beş katlı apartmana bakınca, şehrin büyüyüp yuttuğu eski varoşta, belediye otobüsünün üç hamlede dönebildiği keskin virajda, kaldırım hizasının yarım kat altındaki dökük boyalı, madenî bahçe kapısı ve ancak en üst kısmından yolun görülebildiği pencereleriyle, bütün otomobillere ancak aşağıdan bakabilen minicik ev canlanır zihninizde. Bunca senede, uyduruk sıvasının üzerine bir-iki kat boya atılabilmiştir. Yine de sıvasız gözükür. Sıvasız evler korunmasız gözükür. Askerdeyken savaşa sürülen ve hayatını kaybeden gençler bu apartmanlardan ve bu evlerden çıkıyor; bu yüzden birini görünce öbürünü hatırlarsınız.

Memleketimizde ana muhalefet adını taşıyan partinin lideri, sıvalı sıvasız her yere bayrak asmayı öneriyor, şehit haberleri karşısında. Devleti temelinden kavramak veya devletin temelini kavramak, böyle bir şey. Kavramak hem tutmak sarılmak, kimselere bırakmamak, demek hem de idrak etmek. İdrak edilemeyen, yalnız, ölerek ve öldürerek hep daha da kötü bir hayata sürükleneceğimiz.

 

Kimseyi bu yoldan döndürmek mümkün görünmüyor. Bu ülkenin aslında vatandaşlarına iyi hayat yaşatmak ve üreteceği zenginliği çevresine de yaymak bakımından çok büyük potansiyele sahip olduğunu, komplekslerini aşabilmesi halinde bu toplumun, evet, hâlâ ve her şeye rağmen büyük çeşitlilik, zenginlik potansiyeli barındırdığını, üstelik, eğer bölgesel etkinlik isteniyorsa, bunun yolunun da ölme-öldürme yolu olmadığını, ister hayır ve selamet diyelim, ister esenlik, bunların yolu gibi tam tersi yönde uzandığını anlatmak mümkün görünmüyor.

Suriye’nin bir kısmını “fethetme” fikri, anlayabildiğim kadarıyla, akıl kârı ölçülerle ele alınıp ötesi berisi tartışılabilir bir fikir olmaktan çıkmış, giderek tutku haline geliyor. Son derece tehlikeli bir oyun, kalkışılan.

Bakın, son bir hafta içerisinde, henüz 85, 86 gibi plaka numarası münasip görülmeyen İdlib’te neler oldu:

CİHATÇILAR SAVAŞINDA ‘VEKİL’ KUVVET

Türkiye’nin, başına kimin geçeceğini dahi belirleyebilecek ölçüde yakın ilişki içeresinde bulunduğu Ahrar el-Şam örgütüyle, Suriye savaşının başından beri gayet şaibeli politikalar izleyen -meselâ şimdiki düşmanı HTŞ koalisyonu kurulurken orada yer almış olan- Nureddin Zengi Hareketi birleştiklerini açıkladılar. Böylece epey güçlü bir yeni örgüt koalisyonu ortaya çıktı: Suriye Kurtuluş Cephesi (SKC). Bu siyasî manevranın ardında herkes Ankara’yı aradı.

SKC’nin oluşturulmasındaki esas maksat, El-Kaide uzantısıyken başka örgütleri etrafına toplaya toplaya önce Şam’ın Fethi Cephesi, sonra Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) haline gelen örgütle baş edilebilmesiydi. Çünkü HTŞ, gerçi İdlib’e girip çatışmasızlık gözlem noktaları kurması için Ankara ile işbirliği yapmıştı ve şimdilik TSK ile çatışmayacak gibi gözüküyordu, ancak böyle bir çatışmanın er ya da geç kaçınılmaz hale gelebileceğini herkes biliyordu. Ayrıca, Ahrar ve Zengi, sınır kapısı gibi gelir getiren bir noktayı ve İdlib şehrini, bu vilayetteki ve Batı Halep’teki birtakım yerleşim merkezlerini HTŞ’nin eline bırakmış olmaktan muzdaripler, bölgedeki etkinliği ele geçirmek istiyorlar. HTŞ bir süre önce, kendi çatısı altına girmeyen bütün öbür İslâmcı ve cihatçı örgütlerle savaşmış, Kuzey Hama ve Batı Halep’in bir kısmıyla İdlib vilayetinden meydana gelen cihatçı bölgesinde kesin etkinlik sağlamıştı. Üstelik yerel yönetimlere de ağırlığını koymuştu.

Ahrar+Zengi koalisyonu (SKC), kurulduğunu ilan eder etmez taarruza geçti ve HTŞ’yi birçok yerden çekilmek zorunda bıraktı. Yani ilk anda hadise böyle göründü. Ancak iki gün geçtikten sonra anlaşıldı ki, HTŞ kendi açısından gayet mâkûl bir taktik gütmekte: Türkiye sınırı tarafını, sınır kapısını ve Batı Halep-Güney İdlib bağlantı hattını tutuyor, İdlib şehrine SKC kuvvetlerinin ulaşmasını önleyecek mevzileri sağlama alıyor, ortadaki birtakım yerleri ise bırakıyor, kuvvet tasarrufu yapıyor. Kaldı ki, İdlib’in önemli şehirlerinden Maaret el-Numan gibi birtakım yerlerde HTŞ’nin halk desteği yok, aksine, rejime karşı tavrı kesin olan ahalinin bir kısmı, aynı şekilde, HTŞ’ye de karşı. HTŞ bu problemli yerlerle şimdilik uğraşmamayı tercih ediyor.

 

Yani askerî bakımdan Ahrar+Zengi ile rahatça baş edebilen, çoğu zaman da onlara üstün gelen, El-Kaide bağlantısı “resmen” sürmese bile gönülden süren, İdlib’i bırakmaya hiç niyeti olmadığı gibi, binlerce savaşçısıyla, gidecek yeri de olmayan, çünkü Suriye ordusu ve Rusya’nın ilk fırsatta kendisini topyekûn ortadan kaldıracağını bilen, savaşta pişmiş bir radikal cihatçı örgüt, Türkiye’nin “vekil kuvvet”leri ile savaşıyor. Bu “vekil”lerin güvenilmezliği bir yana, savaşın alanı, TSK’nın altı gözlem noktası kurduğu, daha da kuracağı, buralarda asker bulundurduğu, daha da bulunduracağı bir bölge. HTŞ’nin şu anda Türk askerlerine yönelik herhangi bir eylem yapmayışı, daha güçlü düşmanla karşı karşıya gelmemek için. Çaresi kalmazsa gerilla savaşına geçecek -ki El-Kaide merkezi mütemadiyen bunu öneriyor- ve muhtemelen büyük kayıplar verecek. Buna karşılık, burada evlat acısıyla kavrulan sıvasız evlerin sayısı da hızla artacak. Birkaç yıldır, her türden bombalı araç ve intihar saldırılarında uzmanlaşmış, burada iç propaganda ve manipülasyon aracı haline getirilen “şahadet”in çekim gücüne kapılmışlık bakımından bir düzenli ordudan fersah fersah ileride, HTŞ’nin savaşçıları.

Bu kanlı yola niçin girildi? Niçin bu yolda yürünüyor?

Muktedirlerin o sıvasız evlerdeki insanlara çok borcu var da, en azından bu hayatî soruya cevap vermeleri gerekmiyor mu? Maksat “fetih” mi? Böyleyse niye? Nedir bunun dayanağı? Meşruiyeti nerededir? “Biz, biz olduğumuz için herkese her istediğimizi yapmaya hakkımız var!” Bu mu diyebildikleri tek şey?

İktidar, “çocuklarımız şehit olacak, ne şahane!” diyor, çocukların az büyümüş hali şehit oluyor. Sıvasız evlerin temelleri çatırdıyor. Muhalefet “evlere bayrak asalım” diyor. Devletin temeli sağlamlaşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI