'Hemşerim, memleket nere?'

Cuma, 2 Mart, 2018
Hemşehricilik, memleketçilik bizim kültürümüzde kayırmacı ilişkiler ağının örülmesinde her zaman belirleyici olmuştu. İşe girerken, evlenirken, alışveriş yaparken, komşuluk, arkadaşlık ilişkisi geliştirirken de kayda değer bir ağırlığı vardı. Çocukluğumda taşra irisi bir şehir olan Ankara'da, ahbaplık ettiğimiz, alışveriş yaptığımız ve torpil vs. gerektiğinde kapısını aşındırdığımız insanlar hep hemşehrilerimiz olurdu.

Ev eksenli yaşayan birçok kadın gibi annem de “dışarıdaki” işlerini halletmek için çıktığında, tekne kazıntısı olan beni, herhalde kendini güvende hissetmek için, hep yanında götürürdü. Çocuk veya ergen yaşlarıma denk gelen bu zorunlu çıkışlarda, gittiğimiz yerlerde, misal hastanelerde, vergi dairelerinde, o dönemlerde çok yaygın olan margarin ve et kuyruklarında çok ama çok sıkılırdım. O zaman malum, cep telefonu, tablet şu bu da yok. Çocukken yanımda götürdüğüm bebekle oynar, ergenken biteviye salladığım ayaklarımı seyrederdim. Ama anneme iyi gelirdi bu çıkışlar. Sosyalleşirdi, kendi tabiriyle “dünyayı görürdü”.

Özellikle hastane kuyruklarında saatlerce beklendiğinden, bir yandan sırasını kaybetmemek için etrafı alıcı kuş gibi gözlerken bir yandan da örgü ören teyzeler veya duvar dibine çekingence ve umarsızca çökmüş taşralı amcalar türlü sohbet konuları açarlardı. Sohbet konularının başında doktora “gösterilecek” hastalıklar gelirdi gelmesine ama sohbete girizgah niteliğinde bir soruyla başlanmalıydı. Bu da şaşmaz bir biçimde, “Memleket nere?” olurdu. Muhatabının nereli olduğunu sormak yakınlık kurmak ve maalesef bazen de mesafe koymak için en kestirme ve en risksiz yol gibi görünürdü. Daha mahrem sorular, zaman geçtikçe hemcinsler arasında kulaklara fısıldanırdı ama memleketçilik etrafında örülen bir sohbetin tadına doyamazdı bekleşen kalabalık. Eğer hemşehri çıkılmış ise ortak tanışlar, çocukluğun bağ-bahçeleri, eşraftan namlı kişilerin kuşaktan kuşağa aktarılan hikayeleri akmak bilmeyen zamanı tüketiverirdi.

Ankara, mücavir alandan göç alan bir nüfustan müteşekkil olduğundan genelde herkes birbirinin “toprağı” olurdu. Zaten soru da yanıtın yaratacağı yakınlığın beklentisiyle sorulurdu. Bunun istisnası her zamanki gibi o yıllarda da, Doğu ve Güneydoğu coğrafyasından geldiğini söylemeye cesaret eden birilerinin çıkmasıydı. Bu “birileri”, eğer şüpheli nazarlara rağmen “buralıyım” diyerek geçiştirmiyorlarsa, kimi zaman mahcubiyetle, kimi zaman tedirginlikle telaffuz ederlerdi memleketlerinin adını. Meydan okuyucu bir tavra o yıllarda hiç rastlamadım. Muhataplarının Doğulu, Güneydoğulu olduğunu duyunca “Şarklıymış” derlerdi etraftakiler de birbirlerinin kulaklarına eğilerek. Bir an gergin bir sessizlik olur, bakışlar Şarklı vatandaşa dönerdi. Şarklılık, o zaman için de kimliğin mahfuz bir parçasıydı. Tıpkı bir kadın için dul, çocuksuz; bir erkek için işsiz olmak gibi. Mecbur kalmadıkça uluorta dillendirilmezdi. Çocukluğunda ailesiyle Diyarbakır’a yaptığı seyahatten yüzünde bir Şark çıbanıyla dönen anneme “memleket nere?” diye gözlerinin içi parlayarak soranların bir kısmı da o coğrafyanın insanlarıydı. Telaşla beyan ettiği Niğdeliliği onu çoğunlukta olmanın konforuna yerleştirerek rahatlatır; soruyu soranda ise Şark çıbanının yarattığı beklentiyi ve dayanışma arzusunu berhava ederdi.

Hemşehricilik, memleketçilik bizim kültürümüzde kayırmacı ilişkiler ağının örülmesinde her zaman belirleyici olmuştu. İşe girerken, evlenirken, alışveriş yaparken, komşuluk, arkadaşlık ilişkisi geliştirirken de kayda değer bir ağırlığı vardı. Çocukluğumda taşra irisi bir şehir olan Ankara’da, ahbaplık ettiğimiz, alışveriş yaptığımız ve torpil vs. gerektiğinde kapısını aşındırdığımız insanlar hep hemşehrilerimiz olurdu. Devlet dairelerinde işleri çabuklaştırır, malın iyisini tezgah altından uzatır, fazladan indirim yaparlardı. Karşılığını da beklerlerdi. Belli ki, yaşamının kısa bir dönemi orada geçmiş bile olsa, hatta ailesi oralı olmasın rağmen kendisi adım atmamış bile olsa herkesin yaşadığı yere benzediğine inanılıyordu. Kökler oradaydı. Çocuklar o kültüre göre yetiştirilmişti. Politik tavrın bile ortaklaşması beklenirdi. Etnik kimliğin gücüne inanılırdı. Tam da bu sebeple, Şarklı olana önyargıyla yaklaşılırdı. Devlet dersinde anlatılan hikayelerle biçimlenmiş, resmi ideolojinin imbiğinden geçmiş Şarklı imgesi, farklı olanla karşılaşmanın travmaya dönüşmesine sebep olurdu. Buna Alevi kimliğini de ekleyelim. “Memleket nere?” sorusunun meramı biraz da bu mezhepsel farklılığı keşfetmekti. Alevi mahallelerinin, köy ve kasabalarının bulunduğu bir şehirdenseniz, soruya geldiğiniz şehrin adını söyleyerek cevap vermeniz yeterli bulunmazdı. “Neresinden?” sorusuna da tatmin edici, iç ferahlatan bir cevap vermeniz beklenirdi.

Yaşadığım çağda şovenizmin, öz/has Türklük iddiasının kimlikler siyasetinin yükselişiyle sarsıldığını görmek nasip oldu bana. Evet, seviniyorum buna. Osmanlı’dan arta kalmış bir coğrafyada ırksal, dinsel homojenlik ne ölçüde mümkün olabilirdi ki? Neredeyse ari ırka mensup olduğunu, atalarının Orta Asya’ya yerleşen ilk bin atlıdan biri olduğunu iddia eden, ülkenin altın anahtarını cebinde taşıyan milliyetçi-şoven kesimin öfkesini, tedirginliğini görmek bile önemliydi. 80’lerde birçok kişi Kürt, Çerkes, Laz, Ermeni, Rum, Yahudi atalarının peşine düşmüştü. Aile büyükleri sorularla bunaltılıyor, soyağaçları araştırılıyor, yazılı belgelerden göç haritaları takip ediliyordu. Soy kütüğünde tulum çıkarmak adeta bir hezimet haline geliyor, sandığın içinde dedesinin kalpağını bulmuş, ninesinin Hemşinli Ermenilerden olduğunu keşfetmiş insanların bulunduğu sosyal ortamlarda silik bir figüre dönüştürüyordu insanı. Etnik çeşitlilik arayışının modaya dönüşmesi tehlikesi bir yana, ırksal homojenitenin koca bir yalan olduğunu gösteren, resmi tarih anlatısına alternatif çarpıcı, aydınlatıcı çalışmalar da bu dönemin eseriydi. İlk ağızda aklıma Fethiye Çetin’in ön ayak olduğu, katliamdan kurtulmuş Ermeni büyükannelerin anlatıldığı kitaplar geliyor. Geçmişle hesaplaşma çabası da yine kimlikler siyasetinin araladığı kapıdan sızarak mümkün olmuştu ve büyük patırtı koparsa da, geçmiş travmalarla yüzleşmenin sağaltıcı olabileceğini göstermişti.

e-devletten soy kütüğünü görüntüleme çılgınlığı – ki ben de baktım – düşündürdü bana bunları. Yakın çevremde birçok arkadaşım, akrabam, hayal kırıklığıyla ayrıldılar bilgisayar ekranının başından. Geçmişlerini katmanlandıracak, kimliklerini çeşitlendirecek etnik, dini, mezhepsel, kültürel çeşitliliklere rastlayamadıklarından… Zamanında gizli tutulan, dışlanmaya, hatta şiddete uğramaya sebep olabilecek etnik aidiyetlerin birer aksesuar olarak kıymeti çok fazla. Ama bu barışçıl ve çok renkli manzaraya yakından bakınca, etnik çatışmaların, mezhep kavgalarının yeniden alevlendiği günümüzde, bu kimlikleri gerçekten sahiplenerek veya onları sırtlamak zorunda kalarak yaşamak o kadar da kolay değil. Şehirli gençlerin yakalarına iliştirdikleri o rozetler etnik, mezhepsel homojenliğin dayatıldığı toprakları birer korku coğrafyasına dönüştürüyor hâlâ.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI