Kadınların resmî özür ve tazminat beklentisi bâki

Çarşamba, 28 Şubat, 2018
Eşi başörtülü olduğu için kamudan ihraç edilen erkeklere tek bir kanun maddesiyle tüm haklarını iade ederek tazminatlarını ödeyen iktidarınız, kendisi başörtülü olduğu için kamudan ihraç edilen kadınlara, bin naz niyazla çok sayıda düzenleme sonrasında görevlerine iade şansı sundu. Ancak mağduriyetlerinin tazmini hiç aklının köşesinden geçmedi.

Eski mazlumların kolayca zalimleşebildiği, ceberut devlet aklını dönüştürmek iddiasıyla iktidara gelenlerin, o aklın şaşmaz uygulayıcısına ve yılmaz savunucusuna dönüştüğü ilginç zamanlar yaşıyoruz.

Mazlumun zalimleşmesi çekilir şey değilmiş, yaşayarak öğrendik. Bin yıl sürecek denilen 28 Şubat’ın mağdurları şimdi bitimsiz OHAL icat etmiş haldeler. KHK’larla sorgusuz sualsiz ihraçları, FETÖ kisvesi altında tüm muhalif görüşlerin biçildiği süreci yaşarken, 28 Şubat darbesinde kendi yaşadığımız hak ihlallerini gündeme getirmek inanın çok zor. Zor ama gerekli de.

Hakların ve hak ihlallerinin hiyerarşisi olmadığından, önem sıralamasına sokulamayacağı ayan olduğundan gerekli… Aynı zamanda döngüyü kırmak için de. O, yarı buçuk bulup beğenmediğimiz, daha iyisini isterken kaybetmekte olduğumuz demokrasiyi yeniden kazanmanın, ulaşabilirsek tek yolu, darbelerden kesinkes ikrah etmekten geçiyor.

Devlet-toplum-birey ilişkisinin düzenlenmesine dair çalışmalarda genellikle vatandaşın, devlet algısı üzerinde durulur. Oysa asıl mesele devletin bireye, vatandaşına, insana bakış açısını yeniden düzenlemeye dair. Darbecilerin ve mağdurların kimliğinden hatta darbe için icat edilen görünür/zahiri sebebin neyliğinden bağımsız değerlendirebildiğimizde görüyoruz: Bugünkü OHAL süreci gibi, 15 Temmuz FETÖ kalkışması gibi, toplumu ve bireyi devlet aklıyla biçimlendirme çabası olan 28 Şubat, 12 Eylül, 12 Mart ve 27 mayıs da.

Toplumdan, siyasi aktörlerden, bireyden önce hukuk darp edilir her seferinde. İlkin hukuk darp edilerek hukuksuzluğu, başka bir deyişle kendi hukukunu yaratır her darbe. Evet bugünkü OHAL düzeni de bütün diğer darbelerin çeşitli görünür gerekçeler icat etmesi gibi kendi darbesine FETÖ kalkışmasını gerekçe kılmış halde. Zahiri sebep 15 Temmuz olsa da gidişat, muradın, tüm muhalif sesleri kısarak yapılan anayasa değişiklik paketinin getirdiği cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle tek adam iktidarının ömrünü uzatmak olduğunu gösteriyor.

 

Derununda ise ceberut devlet aklının kayıtsız şartsız egemenliği gizli. Eğer 15 Temmuz başarıya ulaşmış olsaydı kanaatimce bugün yaşanan haksızlıkları çok daha kötücül biçimiyle yine yaşıyor olacaktık. Payımıza düşen darp edilmek olduğundan, halkın şu ya da bu kesimi illa ki devletin sillesini yemek zorunda kalıyor, ceberut devlet aklı hüküm-ferme oldukça. Yakın tarihimizde, zaman zaman eser miktar hissettiğimiz ve her bir darbeyle tekrar kaybettiğimiz demokratik hukuk düzeni, bu defa da OHAL darbesiyle yok edilirken “oh ne âlâ Fethullah Gülen’in yapamadığını AK Parti başardı” diyecek halimiz yok. Çünkü biz halkız, her daim darp edileniz.

Ve iktidarın niyeti gerçekten “cemaatin” çetesiyle mücadele olsaydı, hiç değilse şu an 28 Şubat ve önceki darbelerin Gülen cemaatinin hizmet hareketine ve oradan FETÖ’ye evrilmesine verdiği katkıları konuşuyor olurdu. Hiç değilse 28 Şubat darbe davasına hak ettiği ilgiyi gösterirdi. Oysa bu dava öksüz, bu dava yetim…

Darbeciler için savcı 60 yıla varan müebbetler istediği ve savunmalar tamamlandığı halde karar duruşması beklentisiyle gidilen son iki duruşmada da karar açıklanmadı. Darbecilerin, pişkince “biz o zaman FETÖ ile mücadele ediyorduk, şimdi de FETÖ kumpasıyla yargılanıyoruz” şeklindeki savunmaları, iktidarın yargısını berbat bir karara götürebilir korkarım.

Bir açıdan bakıldığında masonik örgütlenme biçimini andıran, bir diğer yönden bakınca mafyatik çeteleşmelere benzeyen bir yapıyla karış karşıyayız. İttihat Terakki’den beri pek çok defa denenmiş olan, 1870’lerin İtalya’sındaki Karbonari (Carbonnari) örgütünün oldukça başarılı ve özgün kopyası denebilir, Gülen cemaati için; -şimdi cemaat isimlendirmesini kullanmak, pek çok başka cemaati rahatsız edecek.

Ancak sırf başarısız kopya ve iktidar yandaşı görüntüsünde oldukları için onları aklamaya da hiç niyetim yok. Ülkemizde, dini yapılanmaların hepsi, İtalyan Çarbonari örgütünün din karşıtı ve mafyatik ilişkilerle güçlenen masonik teşkilatlanmasını modellemeye hevesli. Kendilerine İslamın dışında bir ruhban misyonu biçtikleri malum ama bu başka yazıların konusu olmalı.

Darbeciler ve darbeler her seferinde bu gizli yapılanmayı deşifre edemeden onlarla kol kola bu ülkenin dindarları üzerinden silindir gibi geçti. Ve bugün dönüp onlarla el ele biçtiği insanların yüzüne bakarak alay eder gibi FETÖ’yü temizlemek istediklerini söylüyorlar. Yalan. Sadece kendi çevremden, kendi üniversitemden, benimle birlikte atılanlardan bildiğim bile bu savunmayı yalanlamaya yeter. Çünkü o süreçte cemaatin mensubu olduğunu net olarak bildiğim kişiler arasından çok azı uzaklaştırıldı üniversiten.

Ve bizlerin, hiçbirimizin davaları kazanamadığımız o süreçte, sadece cemaat mensubu olanlar davaları kazanarak döndü görevine. Tabii bu kişisel yaşanmışlıkları anlatmaya, ispata dahi gerek olmaksızın sadece gazete manşetlerini hatırlamak bile yeter, Gülen-28 Şubat ortaklığını anlamak için. “Hayırlı olsun”dan “başörtüsü füruattır”a varan demeçleri hep manşetlerdeydi.

Darbeyle en katı biçimde tekrar uygulanmaya başlanan başörtüsü yasaklarından da en çok cemaat dershaneleri ve okulları yararlandı. Devlet okullarından ve cemaat dışı dershanelerden Gülen grubuna ait okul ve dershanelere rant aktarma aracına dönüştü, başörtüsü yasakları. Tuhaf bir şekilde başörtüsü yasaklarını ilk uygulayan kurumlar olmasına rağmen garip “dindaşlık” algısıyla, gerek kadın öğretmenler gerekse öğrenciler, Gülen cemaatinin kurumlarına akın ederek daha da zenginleştirdiler.

Tarihi süreci sondan başa takip ederek, sonuçtan sebebe yöneldiğimizde bu darbeden en kârlı çıkan kurumların cemaat grubu olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla zaten bildiğimiz ortaklığa dair hiçbir şüphemiz kalmıyor. Bütün dindarlar ihraç edilirken kadrolarını koruyan Gülen bağlıları, AK Parti iktidara geldiğinde zaten “devlet benim” cüretine ulaşmıştı. Nitekim “ne istediler de vermedim?” itirafı, devleti yönetirken onların talepleri dışına çıkılamadığnın da ispatı gibi, siyasi acziyetin ispatı olduğu kadar.

Gel gör ki AK Parti, milli görüş çizgisiyle de kan uyuşmazlığına sahip cemaatin baskısından ve siyasi acziyetten kurtulmanın yolunu, bürokrasi içindeki diğer vesayetçi çetelerle uzlaşmakta bulunca, darbeler döngüsü başa sardı. Otoriter, baskıcı, zorba devlet aklı yine ve bu defa da son darbenin mağduru olarak iktidara yürüyüşü geniş kesimlerce desteklenmiş AK Parti eliyle aklanmış olur, darbe davası bu korkutucu seyriyle sonuçlandığı takdirde.

Ancak yine de bu rezil filmi bir yerinden kesmek hâlâ mümkün. Tabanın baskısıyla kurulan TBMM alt komisyonu, Kars Milletvekili Aydın Ünal’ın ilgili yazısında belirttiği gibi tüm mağduriyetleri sonlandırmakta gerçekten kararlıysa, hâlâ döngüyü kırmak şansı karşımıza çıkabilir:

 

“28 Şubat’ın yol açtığı mağduriyetler AK Parti Hükümetleri dönemlerinde önemli ölçüde giderildi. Bugün hâlâ devam eden mağduriyetlerin giderilmesi için de samimi bir çalışma yürütülüyor. Bu vesileyle tekrar duyuralım: 28 Şubat’ın devam eden hak ihlalleri ve mağduriyetlerini tespit etmek, çözüm önerileri üretmek üzere TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu bünyesinde bir alt komisyon kuruldu. Başkanlığına seçildiğim bu alt komisyon, mağduriyetleri devam eden kesimleri dinleyecek, hak ihlallerini tespit edecek ve mevcut sorunlara da en kısa sürede çözüm bulunmasının takipçisi olacak.”

Komisyona duyurmuş olalım; eşi başörtülü olduğu için kamudan ihraç edilen erkeklere tek bir kanun maddesiyle tüm haklarını iade ederek tazminatlarını ödeyen iktidarınız, kendisi başörtülü olduğu için kamudan ihraç edilen kadınlara, bin naz niyazla çok sayıda düzenleme sonrasında görevlerine iade şansı sundu. Ancak mağduriyetlerinin tazmini hiç aklının köşesinden geçmedi. Kadınlar şimdi kendilerinden resmi olarak devlet adına özür dilenmesini ve kendilerine devletin tazminat ödemesini bekliyor.

Hem bu sayede belki dilenecek resmi özür, yargının aklını başına getirir ve hiç değilse bir darbe davası hak ettiği şekilde uygulanarak ağır cezalarla sonuçlanır. Kenan Evren hakkında verilen kararın “temyizde onaylanmadığı” gibi hukuk tanımazlığa; İlker Başbuğ hakkında olduğu gibi, mahkeme gerekçeli kararı yazmadığı için temyiz hakkının ihlali gerekçesiyle tahliyeye yol açıp topluma, onlar masummuş gibi sunulmayacak şekilde hukuka uygun süreçlerle cezalandırılsınlar.

Hiç değilse bir kerecik bir darbeyle yargı önünde gerçekten hesaplaşmış olalım. Çokları, bu tür sorunlarda toplumsal yüzleşmelerin daha önemli ve gerekli olduğunu söyler. Daha önemli olduğu doğrudur. Ancak darbe karşıtı toplumsal tavırda ortaklaştıktan sonra gelebilir böylesi yüzleşmeler. Her seferinde birilerinin farklı darbelerin yanında yer alması sonucu yaşanan toplumsal kamplaşmanın ötesine geçmenin yolu yargı kararlarından geçer.

Geçmişte yapılabilse bu yargı kararlarıyla darbe karşıtı ortak tavır geliştirme ve yüzleşmelerle bireysel acıların hafifletilmesi eylemleri, muhtemelen ne 15 Temmuz olurdu, ne de OHAL. Korkarım bugün bile yapamaz ve 28 Şubat davasını, darbe karşıtlığında ortaklaşmanın vesilesi kılamazsak, yarın ceberut devletin bir başka yüzüyle tekrar tanışabiliriz.

Devir değiştikçe değişime ayak uyduran devlet aklı, her seferinde toplumsal kesimlerden birini diğerine kırdırmanın farklı yollarını buluyor. Klasik olanından post modernine, kalkışmasından OHAL’ine, binbir çeşit icat ediyor. “Bir daha asla” demek için ilkin bizler asla hiçbir darbenin yanında olmayacağımız konusunda ortak tavır alabilsek keşke.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI