Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Avesta'nın ışığına sığınan gölgeler

Pazar, 25 Şubat, 2018
Ressam Mahmut Celayir, eserleriyle İstanbul C.A.M. Gallery'de. Sanatçı, Zerdüşt inancına merkez teşkil eden kutsal metin Avesta'dan hareket ederek, ışığın kazanacağının altını çiziyor. Yaşadığımız zaman dilimini anlamak için belli, çok üzücü bir süreçten geçtiğimizi aktaran Celayir, bunun zorluğunu ise gizlemiyor.

İstanbul Beyoğlu Çukurcuma Caddesi’nde yer alan C.A.M. Gallery, 3 Mart’a değin Kürt çağdaş sanatçı Mahmut Celayir’in ‘Hesareg’ isimli kişisel resim sergisine kapısını açmayı sürdürüyor. Sergi, ismini Bingöl’deki 1700 rakımlı Kur dağlık alanına bakan aynı adlı boz coğrafyada bulunan mitik bir yükseltiden edinirken, büyük ebatlı resimleriyle Celayir, gerek kültürel kökeni, gerekse yüzünü döndüğü çağdaş Batı tuvaliyle, etkileşimli estetik tavrına sâdık çizgisini bu sergisinde de iyice kalınlaştırıyor.

Celayir, ‘bugün doğa resminin nereye gittiği’ sorusu peşinden koştuğu yapıtlarının, geldiği yerin yükü, hafızası üzerinden de bakıldığında, göçler, sürgünler ve Ermeni meselesi de işin içine girdiğinde, kendisi için hep bir sorgulama alanına dönüştüğünü gizlemiyor.

‘Yıpranıp, hırpalananın tasviri’ üzerine odaklanan ressam Celayir, yapıtlarının enerjisini hayat ve gündemin öfkesinden edinirken, yarı soyut – dışavurumcu çalışmalarında günlük gazete haberlerinin dikenli görünümlerine, Güneydoğu coğrafyasının dikenli kostümü de refakat ediyor. Galerideki buluşmamızda, Şeyh Said isyanının büyükanne çıkışlı anlatılarıyla büyüdüğünü ve bundan hayli etkilendiğini belirten

Mahmut Celayir, İran mitolojisi ve köklerini taşıdığı ilgili coğrafyanın bugünkü durumunun kendisi ve yapıtları için tayin edici olduğunu da vurguluyor.

Bir Gezginin Öğleden Sonrası

Mahmut Celayir’in ‘Ware’, ‘Bölge II’, ‘Bir Gezginin Öğleden Sonrası’ ve ‘Aramei Mağarası’ gibi resimlerinde, aydınlık da, karanlık da kendi varlık ve ifade hakkını koruyor. Bu tespitimizi olumlayan ressam, resmin gücünün tam da buradan geldiğini anlatarak, şöyle konuşuyor:

“Bazen bir ‘tuş’ fazla oldu mu, resmin ‘balans’ının olmadığını görebiliyorsun. Resmin içindeki siyah ve beyaz dokular, hep ayrı unsurlar ama, yaptığım işler genellikle siyah ve beyazın dengesine bağlı oluyor ve resme de, genellikle hep siyahla başlıyorum. Sonra beyazlar, ardından her ikisi birden yapıta giriyor… En sonunda kendine bir yol buluyor, işte tamam diyorsun ve o dengeyi bulmak gerçekten bazen çok zaman alıyor… Süreç, resmi ortaya getiriyor. Bu, meditatif bir tavır da. Gökyüzü ve toprak arasındaki ritmin akışı, bu duyguyu getiriyor. Örneğin, sergideki bir eseri altı haftada tamamlamıştım…”

Yapıtlarına dahil olan gazete kesiklerinin, çalışma biçiminde sıkıştığı durumlarda ‘nefes açıcı’ etkisini de söyleşimizde kaydeden Mahmut Celayir, Modern Türkiye resminin gelenekle girdiği hesaplaşmaya dönük bireysel kaygıları kendisine danıştığımızda ise, Batı sanat tarihi referansıyla şöyle ‘dertleşiyor’ bizimle:

” Türkiye demesek bile, Amerikan dışavurumcularından daha çok etkilendiğimi söylemeliyim. Benim resmimde bir alan duygusu, aidiyet talebi var. Örneğin Pollock’u daha sonradan keşfettim. Yine, özellikle Anselm Kiefer’in doğaya bakış şekli, mitlerle sorgulaması, beni çok etkiledi. Almanya yıllarımın da bunda etkisi oldu elbette. Ben bu dokuyu yerel malzememle oluşturdum ancak sonradan keşfettiğim bu akrabalıklar da oldukça hoşuma gitti. O zaman, doğru yolda olduğuma daha fazla inandım.”

Ressam Celayir, resmine karakter katan ‘plastik hırçınlığın’ ise eserlerine ne menem bir verimlilik sunduğundan, şöyle bahsediyor:

“Mümkün olduğunca dengeli bir şekilde yansıtıyorum bunu. Hırçınlığı seviyorum; bu bence daha samimi bir ses. İç sesi son zamanlarda daha fazla yansıtmaya özen gösterdim. Ama resmin biçimi, rengi, ritmi, dokusu hep öncelikli oldu. Tabii, soyut resmin müzikle de akrabalığını oldukça yakın buluyorum. Amerikan minimalist müzik insanlarını çok dinliyorum örneğin. Kuzey müziği, Arvo Part veya John Adams gibi sanatçıların müziklerindeki yinelemeler resmin de ritmini gerçekten etkiliyor. Bunda kozmik bir duygu yapısı da mevcut. Müzikle benim ilişkim, diğer sanatlara kıyasla daha fazla…”

Sergideki “Bölge II” isimli çalışmasında yüksek bir enerjiyi dışavuran Mahmut Celayir ile, bu devasa yapıtına odaklanıyoruz. Eserin manyetik etkisi olduğunu olumlayan Celayir, resmindeki kaos halinin aynı zamanda hem bir bitkisel yoğunluk, hem bir kent, hem kozmik bir görüntü duygusu yansıtabilecek durumda olduğundan söz ediyor ve ekliyor:

“Herkeste bir hareket duygusu yaratsın, enerji versin istedim bu eserin; buradaki çokseslilik de benim için çok önemli. Bereket duygusu, hayat duygusu olan bir çalışma bu. Her şeye rağmen, gökyüzü ve toprak arasındaki ilişki var burada. Zaten resmin ismini de “Bölge” olarak tarifliyorum. Hani öyle bahsedilir ya… Almanca ‘zone’ denilir, aslında çok bilinmeyen, soyut, sembolik, militer bir alan bile olabilir bu; o yüzden bu tür isimleri kullanıyorum ve kesinlikle politik bir gönderme de var diyebilirim.”

Bölge II

Celayir, yine kendisinden nesil olarak daha yeni, diğer Kürt çağdaş sanatçılara bakışını ise, şöyle dillendiriyor buluşmamızda:

“En iyi bildiğim malzeme bu, resim. Ama kendimi o arkadaşlardan da ayrı görmüyorum. Benim de kendime dair bir sanat anlayışım var elbette ve kendimi bunun değerleri, edebi içinde kalarak yapmaya çalışıyorum. Çünkü yazık ki bugün bunu hakkıyla, iyi yapmayan isimler de var ve bu duyguyu zedeleyebiliyorlar da. Yani eğer bir duyguyu temsil durumun varsa, o duyguyu en iyi şekilde temsil yolu ile bunu yapman lâzım. Eh, soyutlama da buna gayet imkân veren bir alan. Günü görmek, zamanın ruhunu yakalamak, çok önemli.”

Günümüz siyasal ve coğrafi koşullarında sanatçı olarak umutlu olduğunu vurgulayan ressam, Zerdüşt inancına merkez teşkil eden kutsal metin Avesta’dan hareket ederek, ışığın kazanacağının altını çiziyor. Yaşadığımız zaman dilimini anlamak için belli, çok üzücü bir süreçten geçtiğimizi aktaran Celayir, bunun zorluğunu ise gizlemiyor.

Ressam, imkân bulması halinde kamusal alanlara sanatını taşımaktan mutluluk da duyacağını tekrarlıyor. Kariyerinin ilk yıllarında Orhan Taylan ve Nevhiz gibi isimlerle dev boyutlu eserler üzerinde çalıştıklarını, Devlet Tiyatroları adına kulis resimlerini AKM’nin en üst katında ürettiklerini aktaran Celayir, Akademi çevresinde vaktiyle görülen Görsel Sanatçılar Derneği misali örgütlenme bilincinin, günümüzde yitirildiğine dikkat çekiyor. “Bugün maalesef dayanışma ve demokrasi anlamında o noktada değiliz, o ideolojik birlikteliğin de bugün anlamı kalmadı ama bireysel bağlamda dostluklar tüm samimiliği ve gücüyle devam ediyor,” diyen sanatçı Celayir, günümüz sanat okullarının ise dünyaya bakıştan uzak, çağdaş ruhu yakalayamayan, özgürlükten yoksun bir halde olduğunu aktarıyor. Yaşanan beyin göçünün de sıkıntılı olduğunu belirten ressam, giderek çoraklaştığımız uyarısında bulunarak, kendisinin bile zaman zaman bunu düşündüğünü itiraf ediyor ama, kendisini buraya bağlayan asıl unsurun, ışığı olduğunu açıklıyor.

Mardin, Çanakkale, Sinop ve İstanbul çıkışlı bienallerin Türkiye sanatına yaptığı katkıyı kabul etmekle birlikte, bu etkinliklerde resme yönelik desteğin ise az olduğunu öne sürüyor, sanatçı Mahmut Celayir. Her disiplinden iyi, doğru işlerin olduğu bu etkinlikler arasında örneğin, Mardin Bienali’ne hiç davet almadığını, bunun olması halinde ise gerçekten sevineceğini dillendiriyor, gözündeki ışıkla. Sanatçı, küratörü nasıl tarif edeceğini sorduğumuzda ise şunu aktarıyor bize:

“Küratörü bir nevî toplayıcı olarak tarif etmemiz lâzım değil mi? Oysa bizde dost – ahbap ilişkisinden bir türlü kurtulamıyoruz sanıyorum. Herkesin bir çevresi – mangası var ve her şey bunun etrafında dönüyor sanıyorum. Bu biraz sıkıntılı.”

Meslektaşı ve yakını Mehtap Baydu ile, Bingöl’de bir sergi açma niyetleri olduğunu belirten Celayir, bugün sanat ortamı için tertiplenecek olsa ikinci ‘Yurt Gezileri’nde yer almaktan memnuniyet duyacağını aktarıyor. İstanbul sanat ortamı için en bariz kaygısının ise iyi resmin yerini bulmaması olduğunu açıklayan ressam, halihazırda her iyi işin zamanla yerini bulacağına inanıyor. Celayir, şu sıralarda elinin altında hangi kitapların bulunduğunu kendisine danıştığımızda ise, bize öncelikle andığı, Awesta Yayınları’ndan çıkan ve İngilizceden çevirisi yapılan Avesta’yı, ardından Dimitri Şostakoviç’in ‘Gürültünün Sesi’ adlı, Julian Barnes imzalı, Ayrıntı Yayınları etiketli biyografisi ve Selahattin Demirtaş’ın Dipnot Yayınları etiketli, ‘Seher’ini tavsiye ediyor.

Son söz olarak şunu emanet ediyor bize, geçen yaz eski bir Rum evinden kültüre ve sanata kazandırılmış Ayvalık Barbara Art Residency’de ürettiği devasa yapıtlardan birini de C.A.M.’de sergileyen Celayir:

“Bize ait bir malzemeyle işe başlamak lâzım, değil mi? Bizim toplumda çok fazla öykünme olayı var; oysa kendi malzememize bakmayı öğrenmemiz gerekiyor. Ben, yurt dışına gittiğimde bunu daha iyi gördüm. Neyi terk ettiğimi, daha iyi fark ettim. Genç sanatçılar bu konuda biraz daha dikkatli olabilirler sanıyorum. Ben, sanatta geleneği, sanatın kendi geleneğini, son derece önemseyen biriyim. Bu açıdan senin de yapıtlarıma dönük post-izlenimci ve soyut dışavurumcu şeklindeki okumanı da doğru buluyorum.”

Bilgi: http://camgaleri.com/tr/iletisim/

YAZARIN DİĞER YAZILARI