YAZARLAR

Doğanın şeytani planları!

“Beni Adınla Çağır”, doğanın ve tarihin devinimi içinde neredeyse bir ‘hiç’ kadar yer tutacak kadar önemsiz bir hikayeyi; kaçamak bakışların, kibirli kaçışların, farklı arayışların, bir dokunuşta değişen dünyaların, biterken yıkılan rüyaların, tecrübeli tesellilerin, geçmeyen zamanların içinde harmanlayarak büyütüyor ve çıkarıp koyuyor seyircinin önüne.

Geçen yılın çok konuşulan, dört Oscar adayı filmi “Beni Adınla Çağır”ın (Call Me by Your Name) finaline doğru, Mr. Perlman büyük bir kalp sızısının içine düşmüş oğlu Elio ile dokunaklı bir konuşma yapıyor. “Yaşadığın şeyin tadını çıkar” diye özetleyebileceğimiz bu konuşmanın bir yerinde hem filmi hem de yönetmen Luca Guadagnino’nun sinemasının alametifarikasını ortaya koyan bir cümle kuruyor: “Hiç beklemediğimiz bir anda doğa şeytani bir şekilde en zayıf noktamızı bulur.”

İnsanın kimliğini, bedeni tanımladığında, bedeniyle uyumu yakaladığında ve onun gösterdiği yolda ilerlediğinde anlayabileceğini anlatmaya çalışan Guadegnino’nun bunun gerçekleşmesi için de doğaya, doğal olana ihtiyaç olduğu konusunda fikirleri net.

2005 tarihli “Melissa P.” ile tanınmaya başlasa da ona dünya çapında bilinirlik kazandıran filmi “Benim Adım Aşk”ın mutsuz Emma’sı Antonio ile tanıştığında etkileniyordu belki ama kendini tanıması için bu genç adamın yeşillikler içindeki evine ve dünyasına girmesi gerekiyordu. Ki ilk kez ormanda sevişiyorlardı. Bir sonraki filmi “Sen Benimsin”in birbirinden farklı dört kahramanının kendileriyle yüzleşmelerinin mekânı yine ‘medeniyetten uzakta’ ama dünyaya çok yakın bir kır eviydi.

İNSAN İLE DOĞANIN BULUŞMASI

“Beni Adınla Çağır” (Call Me by Your Name) ise bu fikrin en saf ve en yoğun hale geldiği; insan doğasıyla doğa ananın iç içe geçtiği ve bizim zayıflık olarak gördüğümüz şeylerin şeytani bir maharetle kendisini gösterdiği bir zaman aralığına götürüyor seyirciyi. 1983 yılının yaz aylarındayız. İtalya’nın kuzeyinde bir yerde küçük bir kasabada bağ evinde Elio ile tanışıyoruz ilk önce. Evin alt katından sesler geliyor. Birisinin beklendiğini anlıyoruz. Elio’nun sanat tarihi profesörü olan babası her yıl olduğu gibi bu yıl da bir doktora öğrencisini ağırlayacaktır. Bu yılın konuğu 24 yaşındaki Amerikalı Oliver beklenmektedir. Biz de Oliver’i ilk kez Elio’nun gözlerinden görürüz.

Kayısı, kiraz, şeftali ağaçlarıyla çevrili, isteyenin derede isteyenin denizde yüzdüğü doğa ile iç içe bu mekânda geçirilecek birkaç hafta bu iki genç adam için unutulmaz olacaktır. Elio tıpkı anne ve babası gibi bu entelektüel dünyanın bir parçası olacak, ama bir yandan yaşının gerektirdiği gibi kaçıp doğaya sığınacak, Marzia ile flört edecek ama ilk gördüğü andan itibaren etkisinden çıkamadığı Oliver ile gelgitli ilişkisinin çağrılarına kayıtsız kalamayacaktır.

Elio’nun kendisini, bedenini ve tıpkı babasının dediği gibi ‘zayıf’ yanlarını keşfettiği, çocukluktan yetişkinliğe adım attığı bu yaz tatili; her anıyla onun için unutulmaz anlarla dolu olarak kapanacaktır. Elio ve Oliver’in tıpkı Emma ve Antonio gibi kamusal alanlarda, medeniyetle temas anlarındaki tedirginlikleri, kaygıları, kendilerini konumlandırdıkları dünya; buz gibi bir suyun kenarında, çimenlerin üzerinde yani doğanın tam da kalbindeki ilk tensel temasla tuzla buz olacak, doğa ana oyununu kuracak, zayıflıklar ortaya çıkacak, sonra kabul edilecek, bu zayıflıklardan her ikisi de yaralı fakat daha güçlü çıkmanın yolunu bulacaktır.

André Aciman’nın romanından James Ivory tarafından senaryolaştırılan “Benin Adınla Çağır”in yönetmeni Gadagnino, insanın kendi doğasını keşfediş serüveninde doğaya yüklediği anlama yeni bir adım daha ekliyor. Guadagnino Antik Yunan ve Roma’dan kusursuz erkek bedenlerinin birbiri ardına geçit yaptığı bir jenerikle açıyor filmi. Bu biraz da Elio’nun babası ve Oliver’in işi gereği filmin belirli bölümlerinde de vurgu yapılan bir durum. Hatta ikilinin bir slayt gösteriminde heykeller üzerinde beden ve kusursuzluk üzerine konuşmalarına tanıklık ediyoruz. Doğanın şeytanca planı, sanatın tarihsel gücüyle dengeleniyor böylece. Erkek bedeninin bu kadar kutsanması başka türlü bir anlatıda rahatsız edici, sinir bozucu olabilirdi hiç kuşku yok ki. Ancak hem hikaye iki erkeğin birbirini ama asıl olarak kendilerini keşfedişlerine odaklandığı için hem de film bir süre sonra “kimlerin yaşadığına değil, ne yaşandığına bak” dercesine seyirciye karakterlerin cinsiyetlerini unutturmayı başardığı için bu riski ustaca eritiyor çerçevesinin içinde.

“Beni Adınla Çağır”, doğanın ve tarihin devimini içinde neredeyse bir ‘hiç’ kadar yer tutacak kadar önemsiz bir hikayeyi; kaçamak bakışların, kibirli kaçışların, farklı arayışların, bir dokunuşta değişen dünyaların, biterken yıkılan rüyaların, tecrübeli tesellilerin, geçmeyen zamanların içinde harmanlayarak büyütüyor ve çıkarıp koyuyor seyircinin önüne.

ORİJİNAL ADI: Call Me by Your Name

YÖNETMEN: Luca Guadagnino

OYUNCULAR: Timothée Chalamet, Armie Hammer, Michael Stuhlbarg, Michael Stuhlbarg, Amira Casar, Esther Garrel,

YAPIM: 2017 Fransa, İtalya, ABD, Brezilya

SÜRE: 131 dk.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR