Siyaseti savaşa alet etmek

Çarşamba, 21 Şubat, 2018
Türkiye uzunca bir süredir, iç siyaset malzemelerini "dışarıdan" temin ediyor. İç siyasette kullanılacak malzemelerin "yerli" üretimi hem daha zahmetli, hem de "maliyet" kontrolü daha zor. Dışarıdan temin edilen iç siyaset malzemeleri, uygun ambalajla, garantili alıcılara "istenen" fiyattan pazarlanıyor.

Afrin meselesinin, zamanlama, gerekçelendirme ve ortaya konuluşuyla ağırlıklı iç siyaset malzemesi haline geldiğine artık tereddüt yok. Bu konudaki yorum ve değerlendirmeler, sadece çok kalabalık olan “vatan haini” muhaliflerden gelmiyor. Hürriyet’te Abdülkadir Selvi, bu konuda hükümetin de ölçümler yaptırdığını ve Afrin’in epey oy getirdiğini yazdı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da, “Osmanlı tokadı” sözlerinin “içeriye” söylendiğini basın toplantısında itiraf etti. Yani, eski Genelkurmay Başkanı’nın bile “gereği yapılacak” denilerek azarlanmasına neden olan “Afrin’in siyasete alet edilmesinden” bahsetmek, artık o kadar “tehlikeli” olmayabilir. Sosyal medya paylaşımları yüzünden gözaltılar sürse de, daha ilk günden, hatta aylar öncesinden başlayan “reklam – tanıtım” çalışmaları sırasında meselenin iç politikayla bağını işaret edenler artık yalnız değil. Gerçi, “burada savaş veriliyor, konuşmanın zamanı mı?” korosu için, “konuşmanın” sadece bir tarafı sorunlu; hamaset, “anti-emperyalist cihad”, savaş çığlıkları, “temizlik” çağrıları açısından bir sorun yok. Anlaşılan bunu söyleme şekli önemli.

Bazı anketler ve gözlemlenebilen hava dikkate alınırsa, Afrin meselesinin iç siyasete etkisi, hamle sahiplerinin “arzu ettikleri” yönde. Etkinin istendiği gibi olmasına rağmen, istenen ölçüde olup olmadığını anlamak için biraz zaman gerekecek. Gündem kontrolü ve muhalefetin “etkisizleştirilmesinde” ise başarı oranı daha yüksek. Alandaki gelişmelerin “beklendiği” gibi yürümemesinin, vadedilen “sonuçlara” çok yaklaşılamamasının yaratabileceği negatif etkiler de, etkinliğine kısmen izin verilen muhalefetin ve faaliyetleri engellenmeyen medyanın henüz bu konuya girmemesi yüzünden devre dışı. Ne kadar aleyhte olursa olsun, her yeni durum, her yeni gelişme karşısında, “önüne gelene posta koyma” havası devam ettiriliyor. Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, partisinin grup toplantısındaki konuşmasında “Osmanlı tokadı” meselesini daha ileri götürüp, “alınlarına kırmızı çizgilerimizi nakşederiz” seviyesine çıkarttı. İşler sarpa sardıkça söylemdeki sertleşmenin daha da artması ve bir süre daha bunun muhataplarınca “görmezden gelinmesi” mümkün.

İşin göründüğü, gösterildiği kadar parlak olmadığı, giderek daha karmaşık hale gelerek risklerin büyüyeceği üzerine çok uzun süredir yazılıp çiziliyor. Özellikle Gazete Duvar’ı takip edenler Fehim Taştekin, İlhan Uzgel, Aydın Selcen ve Musa Özuğurlu yazılarıyla bu tartışmalara daha aşina. Bazı açılardan durumun çok değişken, bazı açılardan da aslında hep aynı kaldığı garip “denge” üzerine yazılar okuyoruz. Kimsenin tartışmasız bir zafer ilan edemediği, kimsenin tamamen yenilmesine izin verilmeyen hal yürürlükte. Ne oyunu kurduğu söylenen Rusya sanıldığı kadar başına buyruk; ne ABD’nin bütün yumurtaları tek sepete doldurduğundan sınırlı kartı var. Ne Türkiye’nin güçlü bir ülke olarak emperyalistlerin oyununu bozduğu, ne de emperyalistlerin tuzağına düşüp bataklığa saplandığı tek gerçek. Afrin’e Suriye birliklerinin girmesi ve Menbiç’ten YPG’nin çıkartılması gibi “şaşırtıcı” olasılıkların bile mevcut durumu tamamen değiştirip değiştirmeyeceğini şimdiden kestirmek zor. Afrin gündeminin, daha önce “Fırat Kalkanı”nda olduğu gibi yavaş yavaş sönümlenmesi de, giderek tırmanması da hâlâ açık opsiyonlar.

Suriye’deki karmaşık denklem, yedi yıldır somut hiçbir başarıdan bahsedilemeyecek -hatta açık hezimetlerle malul- olmasına rağmen, Türkiye’de verimli iç siyaset malzemesi olarak kullanılmaya devam ediyor. Çeşitli isimler alan operasyonlar, bazen “Eset”in zalimliği ve İran yayılmacılığına karşı mezhep direnişinin; bazen ümmete giden yolları açmanın, bazen “bölücüleri” imha etmenin, bazen de “yedi düvele” karşı yürütülen “beka davası”nın hedef gösterildiği siyasi ataklara eşlik ediyor. Zaman zaman içeride varolan veya imal edilen siyasi hassasiyetler de, “alandaki” operasyonlara zemin sağlıyor. İç siyaset dinamikleri, dış hamlelerde bazen “mecburiyet” olarak, bazen “anlayış beklenerek” masaya sürülüyor. Savaş ve siyaset birbirlerinin alet kutusunda önemli yer tutmaya devam ediyor. Fakat, Türkiye’yi teslim almayı deneyen milliyetçi siyaset, “beka davası”ndan “fetih duasına” hızlı geçiyor, Bahçeli’nin “Ne arıyorsunuz Afrin’de diyenler, geçmişte ne işiniz var Viyana kapılarında diyenlerdir” sözüne kadar ilerliyor. “Güvenlik gerekleri” veya “Suriye’lilere huzurlu yurt yaratma” misyonu “Afrin’den girip Kandil’e kadar temizlik” çağrılarına vardırılabiliyor.

Türkiye’nin dış siyaset meselelerinin iç siyasette ve iç siyaset ihtiyaçlarının dış meselelerde kullanılmasının sağladığı imkanlar kolay vazgeçilir gibi değil. Çünkü, iç – dış siyaset dengesi ile politik sorunların “ihracat ve ithalat” biçimleri, hâlâ iktidar açısından verimli; bunu değiştirebilecek dinamikler de çalışmıyor. Türkiye uzunca bir süredir, (tıpkı bazı malların fiyatlarını kontrol edebilmek için yaptığı gibi) iç siyaset malzemelerini “dışarıdan” temin ediyor. İç siyasette kullanılacak malzemelerin “yerli” üretimi hem daha zahmetli, hem de “maliyet” kontrolü daha zor. Dışarıdan temin edilen iç siyaset malzemeleri, uygun ambalajla, garantili alıcılara “istenen” fiyattan pazarlanıyor. Bazen de, Kürt meselesinde olduğu gibi, bir meselenin önce “dışarıya çıkartılıp” sonra yeniden “dış tehdit” olarak içeri taşındığı oluyor. Bu dengeyi sürekli kılan bir de “dış satım” tarafı var. Afrin meselesinde olduğu gibi, Türkiye iç siyasetteki ihtiyaçlarını “güvenlik kaygısı” biçiminde uluslararası muhatapları için “satışa” sunuyor, o pazarda da kendileri de benzer kullanımlara alışık gönüllü alıcılar çıkıyor ya da gözetilen “ticaret dengesi” bu alımları lüzumlu yapıyor. Bu verimli “dengeyi” bozabilecek gelişmeler, kârlılık meselesinin fazla abartılması veya alıcıların tavır değiştirmesi olabilir. Ama süreci daha kalıcı biçimde değiştirecek olan, bu “ticaretin” sonuçlarını değil varlığını tartışma konusu yapmak.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI