Niçin idam istemiyoruz?

Salı, 20 Şubat, 2018
Yüzlerce insanı öldürebilirsiniz; fakat suça mahal veren marazanın kökünü kazımadıkça –biz bunu daha ziyade zihniyeti değiştirmek olarak ifade ediyoruz- yahut diğer bir deyişle insan hakları bilincini toplumun en küçük birimine kadar sıkı sıkıya yerleştirmedikçe, bu suçlar işlenmeye ve hatta faillerin sayıları daha da artmaya devam edecektir.

Ben nasıl ki bu yazıya “Hadi biraz ‘idam’dan bahsedelim” diye girmeyeceksem eğer, idam istemek de bu kadar kolay olmamalı diye düşünüyorum. Görev bilinciyle, kadın ve çocuk hakları için emek sarf etme gayretinde olan biri olarak, Adana’da istismara uğrayan üç yaşındaki çocuk için en az herkes kadar canımın yandığı şüphesiz olsa gerek. Fakat ben failler için idam istemiyorum. İdam isteyenleri de anlamıyorum. Esasında anlamaya da çalışmıyorum. Çünkü idam isteyenleri anlamaya çalışmak bile, bu zamana dek insan hakları adına kurduğum bütün mekanizmayı yerle yeksan eder. Biliyorum, birçok öfkeli insan şu anda “ama ama insan hakları” itirazlarından hiç mi hiç haz etmiyor. Yalnız, kimse kusura bakmasın yazının en başından söyleyeyim; insan hakları öyle bir mantık temeli üzerine inşa edilmiştir ki, orada minicik bir mantığa aykırı gedik açtığınızda tüm bina temelinden çöker. Geçmişte okuduğumuz örneklerin ve bizatihi yaşadıklarımızın yanı sıra, bize okulda da bu şekilde öğrettiler. O sebeple, idamı savunan meslektaşları özellikle anlamadığımı belirtmeden geçemeyeceğim.

Her ne kadar herkes yeterince bu konuyla ilgili fikrini beyan etmekte ise de, idamı niçin istemediğimizi bir de ben izah etmek isterim.

Kısaca idamın tarihçesine ve dünyadaki mevcut durumuna değinecek olursak; Türkiye’nin 1924, 1961 ve 1982 anayasalarında idam cezası yer almaktaydı. Bu ülke, korkunç ve de utanç verici nice idamlar gördü. Ancak, 1984 tarihi itibariyle bu ceza uygulanmadı, bir nevi fiili olarak askıya alındı. 2003 yılında AB’ye üyelik müzakereleri gereği, AİHS’in 6 ve 13 No’lu protokollerinin imzalanmasıyla idam cezası kaldırıldı ve 2005 tarihli son TCK ile artık kanunlarımızda yer almıyor.

Bugün dünyada 58 ülkede halen idam cezası var ve dünya nüfusunun yüzde 60’ının yaşadığı Çin, Hindistan, Endonezya ve ABD gibi ülkelerde idam cezası uygulanmaya devam ediyor. Bu ülkelerin 35’inde idam cezası uygulaması savaş ve olağanüstü hal ile sınırlanmış durumda. Yine bu ülkelerin 32’sinde en az 10 yıldan beri infaz edilen idam cezası yok. ABD’de ise 50 eyaletten 31’inin yasalarında idam cezası yer alıyor. Birçok gelişmiş ülke dikkate alındığında (Örneğin; Finlandiya 1826’da, Norveç 1875’te, Danimarka 1892’de, İsveç 1910’da, Hollanda 1850’de Portekiz 1867’de, Almanya 1949’da, Mussolini dönemi hariç İtalya 1890’da idam cezasını kaldırmış), Türkiye’nin idam cezasını kaldırmakta zaten fazlasıyla geciktiğini görmekteyiz. BBC tarafından yapılan araştırmalar neticesinde idam cezasını en çok uygulayan ülkelerin sırasıyla; Çin, İran, Pakistan, Suudi Arabistan, ABD, Irak, Somali, Mısır, Endonezya, Çad olduğunu ve 2015’te infaz edilen idam cezalarının yüzde 89’unun İran, Pakistan ve Suudi Arabistan’da gerçekleştirildiğini göz önünde bulundurduğumuzda; bu cezanın çoğunlukla üçüncü dünya ülkelerinde yahut geri kalmış ülkelerde uygulanan bir ceza olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Bu ülkeler arasında eğreti duran, yalnızca Amerika olmakla birlikte, bu durumu olumlu örnek olarak kabul etmek asla doğru değil. Zira, Amerika son derece kendine özgü bir ülke ve hatırlamalıyız ki, oranın başkanlık sistemi ve demokrasisi de fazlasıyla kendine özgü.

Özellikle çocuk istismarı gibi fazla fazla can acıtıcı ihlaller söz konusu olduğunda, halkın öfkesi kontrol edilemez bir noktaya gelebiliyor. Öfkenin her zaman hak mücadelesinde çok önemli bir itici güç olduğu iddiasında olan biri olarak, kontrol edilemediğinde itici bir güç olmaktan ziyade yıkıcı bir güç olduğunu düşünmekteyim. Çevremde idam isteyenlere dikkat ettiğimde, çoğunun çocuğu olduğunu görüyorum. İşte tam olarak bu noktada bir miktar anlayabiliyorum; ya benim çocuğumun da başına gelirse korkusuyla kötü olandan kurtulma refleksi aslında bu. Öldürelim bitsin gitsin, dünya bir pislikten kurtulsun, hem de diğerlerine ibret olsun refleksi. Ancak, insan haklarının tesisi, refleks hareketlerle sağlanamayacak kadar derin bir hadise maalesef. Yüzlerce insanı öldürebilirsiniz; fakat suça mahal veren marazanın kökünü kazımadıkça –biz bunu daha ziyade zihniyeti değiştirmek olarak ifade ediyoruz- yahut diğer bir deyişle insan hakları bilincini toplumun en küçük birimine kadar sıkı sıkıya yerleştirmedikçe, bu suçlar işlenmeye ve hatta faillerin sayıları daha da artmaya devam edecektir.

İdam cezasına karşı olmamızın en büyük sebebi; bu cezanın esasında bir “cinayet” olduğu, yalnız tek farkının “devlet eliyle işlenmiş” olduğu argümanıdır. Neticede, “devlet eliyle de olsa bir şekilde insan öldürüyoruz ve bizim onlardan ne farkımız kalıyor” fikridir. “O insan değil ki”, diyebilirsiniz. Gelin görün ki, bunu derken bile suçu meşrulaştırmış oluyoruz aslında. İnsan olmayan değişik bir mahlukatın bu suçu işlediği düşüncesi, bir nevi o kişinin cezai ehliyetinin olmadığını iddia etmek gibi bir şey. Hani bu istismar, cinayet suçluları, mahkemede hep akıl sağlıklarının yerinde olmadığını iddia ediyor da biz hep “Hayır hasta değil, bilinçli yaptı, cezadan kaçmaya çalışıyor” diye karşı çıkıyoruz ya, işte onun gibi bir şey. Bu çok değişik bir yaratık, bu suçu işlemesi de normal, bu sebeple öldürmeliyiz, noktasına geliyor mesele ve sorunun kökenine inmemizi en başından engelliyor.

Öldürmek; ne şekilde olursa olsun, öldürülen kim olursa olsun, neticede öldürmektir ve hiçbir sebep ve şekil bu fiili “yasal” kılamaz. Bahsettiğim istisnai gedik tam olarak budur. Siz “öldürmek” eyleminin yaşam hakkı ihlali olduğu temeline “ancak istismarcıyı devlet eliyle öldürmenin serbest olduğu” kaidesini düşerseniz, o temele dinamit gibi bir paradoks yerleştirmiş olursunuz ve nihayetinde o temel patlar.

Bir diğer sağlam argümanımız; idam cezasının aslında “caydırıcı” olmadığıdır. Cezaların amacı “suçluyu ıslah etmek ve topluma kazandırmak”tır. Durun hemen kızmayın, amacın kişiyi topluma kazandırmak olması mutlak surette topluma kazandırılacağı anlamına gelmiyor elbette. Fakat derhal infazını da gerektirmiyor. Ne yapalım, asmayalım da besleyelim mi yani, noktasına geliyor konu farkındaysanız, ki bu da toplumsal belleğimizde hiç de iyi şeyler çağrıştırmıyor. Kaldı ki, bu kişilerin emeğinden faydalanmak mümkün, ben ısrarla bunu savunuyorum.

Bununla birlikte, şöyle de düşünmek lazım; idam cezası öngören suçları işleyen suçlular, her şeyi göze almış suçlular olabilir. Ölüm, onlar için bir nevi kurtuluş da olabilir. Bu durum onları daha çok suç işlemeye teşvik bile edebilir. Hal böyle iken, idamın bu bakımdan da caydırıcı olması mümkün olmadığı gibi, suçu artırıcı dahi olabilir.

Kaldı ki, yapılan araştırmalar neticesinde, örneğin ABD’de idam cezası uygulanan eyaletlerde, uygulanmayan eyaletlere göre suç oranının daha fazla olduğu ve yıllar içinde arttığı görülüyor. Ya da bilindiği üzere Hindistan’da cinsel saldırı vakaları çok fazla ve burada idam cezası uygulanmakta. Fakat 2014 yılının rakamlarına göre Hindistan’da halen “günde” 93 kadın cinsel saldırıya uğruyor. Bu durum, idamın caydırıcı olmadığının bence en önemli kanıtlarından biri.

Üçüncü bir önemli iddiamız ise; bugün çocuk istismarcıları için uygulanan idamın yarın başkaca suçlar işleyen –hatta işlemeyen- kişiler için, örneğin sadece işini yapan gazeteciler için vs. uygulanabileceği ihtimali. Bir ülkede idam bir kez uygulanmaya başladığında, bu uygulamanın sınırlarının nereye kadar genişleyeceği muamma oluyor genelde. Hele ki, Türkiye gibi hakkında atılı bir suçlama dahi olmaksızın tutuklanan yüzlerce insanın olduğu bir ülkede, patır patır insan öldürülmesi işten bile değildir. Ülke tarihi, bu vakalarla dolu. Ayrıca, düşünün bir de, çocuk istismarcısına idam cezası verilirken, darbe girişimi sonrası o toplumsal öfkeyle failler için niçin idam cezası verilmesin ki, bu suçun diğerinden hafif kalır yanı yok ki, denilecek. Sonra ucu alınamayacak.

Bir diğer sebep, idamın geri dönüşü olmayan bir ceza olduğudur ki, dünyada bunun da çokça örneği var. İnsanların idam edildikten sonra suçsuz olduklarının ortaya çıkması, nadir de olsa olasılıklar dahilinde.

Hepsi bir yana, idam isteyenler, çoğunlukla bir kişinin başına gelebilecek en kötü şeyin ölüm olduğu düşüncesiyle ve intikam hissiyle bunu istiyorlar. Fakat düşününce, idamlar eskisi gibi darağacında olmuyor mesela. Olmasın da zaten. Vahşetin de vahşeti. Uyuşturucu iğneyle falan yapılıyor, ki bu da bence geride kalanların ve toplumun yaşadığı travmanın kesinlikle karşılığı değil, olamaz. Bilakis olsa olsa ikinci bir travmaya yol açar. Hatta, idam suçlunun ailesini de cezalandırmaktır bir nevi. Bu da “cezanın şahsiliği”, yani bir suçtan dolayı ancak suçlunun kendisinin cezalandırılabileceği ilkesine aykırılık teşkil eder.

Burada bizim için önemli ve bence kesinlikle daha faydalı olan idam değil, yargıyı tam bağımsız hale getirerek en adil yargılamayı yapmak ve faile kanunda açıklanan cezayı üst sınırdan vermektir. Aksi halde, kişiler failleri kendileri infaz etmeye kalkar ki, asıl kaos o vakit çıkar.

 


Tuba Torun kimdir?

Tuba Torun, 1987 doğumludur. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı, Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi-Çocuk Hakları Koordinatörü, Kadın Meclisleri ve Kadın Adayları Destekleme Derneği üyesidir. Ayrıca aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI