Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Faunaya giren terler

Pazar, 18 Şubat, 2018
20 sanatçının hayvanlar âlemi üzerinden insanlar âlemini gözlem ve tartışmaya açtığı Hayvanların Tarafı, 'biz'den 'başkası'nın varlığının altını aciliyetle çizen, çoksesliliği ve ifade çeşitliliğiyle arşivlik bir sergi.

İhsan Oturmak’ın ‘Koloni’ isimli çalışması.

​Fauna, yabancısı için, bir ekolojik bütünlük içinde yaşayan tüm canlıları kapsayan bilimsel bir terim olarak kullanılıyor. Flora da, bitkiler için, öyle. Küratör Ahmet Ergenç’in düzenlediği ‘Hayvanların Tarafı’ sergisinde de, insanlığı ve hayvanlığı mukayese ve münakaşaya müsait bir geçişli fauna olduğu, aşikâr. İnsana, ‘faunaya giren terler’ dedirtesi, vadettiği tartışma zenginliğiyle bu epey hararetli etkinlik, İstanbul Karaköy Mumhane Caddesi üzerindeki Mixer’de 24 Şubat’a dek sürüyor.

​Hamit Hamutçu’nun kurucusu, Bengü Gün’ün direktörü, Eda Oslu’nun sanat danışmanı olduğu Mixer de sanat için bir nevî fauna aslında. Kurum, tasarımcısından stajyerine, sanatçısından izleyicisine emekten yana ve hakkaniyetle düzenlediği Mixer Editions, Art Lab ve Art Writing programlarıyla, özellikle bağımsız sanatçılar için geri dönüşümlü, kolektif zihniyetli bir varoluş platformu, etik, ekolojik bir alan olma endişe ve gayretini gösteriyor.

​Ergenç’in sergisinde de bu türden, ‘insanlarda rastlamaya pek alışkın olmadığımız’ bir fauna, varlık ve söylem bütünlüğüne çarptığımızı söyleyebiliyoruz. Sergilenen her bir yapıt, etkinlikteki sesini, biçim ve jestini ötekine bastırmaksızın, leziz bir plastik kontrast ile düpedüz, biz ‘dandik’ insanlara tosluyor. 20 sanatçının hayvanlar âlemi üzerinden insanlar âlemini gözlem ve tartışmaya açtığı Hayvanların Tarafı sergisi, ‘biz’den ‘başkası’nın varlığının altını çizen, çoksesliliği ve ifade çeşitliliğiyle arşivsel, kıymetli ve zamanlaması gayet yerinde bir sergi olarak izleyicisini bekliyor.

​’Geyiği’ bırakıp söyleyeyim; ne güzel söylüyor Ergenç, manifesto kıvamındaki, sergi kitapçığında yer verilmiş metninde, bakın: “Bu sergide bir araya gelen işler, son zamanlarda çağdaş sanatta görülen bir eğilimin, insan merkezci bir bakıştan uzaklaşıp, bir gerçek ve metafor olarak hayvana, ya da insan olmayana bakma eğiliminin kristalleşmesi olarak görülebilir.”

​Ergenç’in hani neredeyse İskenderiye Kütüphanesi akademik yıl açılış konuşması derinliğindeki evrensel, etik ve ‘rektörel’ bu metni, ‘öteki’nin bakışına yaptığı iltifatların Jacques Derrida, Giorgio Agamben ve Gilles Deleuze ile John Berger gibi Avrupalı düşünürlere dönük dipnotlarıyla da, tadından bitirilmiyor dense, yeri.

​Keza, Ergenç’in insanlığımızdan çıktığımız ve utandığımız şu günlerde karşımıza çıkan bu projeye küratöryel bakışında sevgili Ali Akay’ın ‘Minör Politika’sının veya Aynadaki Narkissos’la beni baştan çıkarıp sonuma uğurlayan Ergun Kocabıyık’ın bir diğer evladiyelik yayımı, Dolaylı Hayvan’ın da fısıltıları geziyor gibi geldi.

​Bir bilinç ve medeniyet alegorisi ve özeleştirisi olarak da tecrübe edilen, teneffüs edilen ‘Hayvanların Tarafı’, daha adıyla bile bizi sanat yapıtları üzerinden ‘öteki’nin mevcudiyetini ne şekilde tecrübe edip, bunda ne ölçüde muvaffak olabileceğimizi sınıyor.

​Sergideki yapıtların karşılaşmalarıyla olduğu kadar, bizim de, birer medium/taşıyıcı/medyum/ahir zaman şamanı olarak bu yapıtlardan ne ölçüde feyz aldığımız, etkinliğin görünmez/kavramsal zamkına dönüşüyor. Eserlerin mekâna plastik bir tabiat parkı gibi serpiştirildiği etkinlikteki yapıtlar, estetik özgünlükleriyle oldukları kadar, kavramsal ‘savunmalarıyla’ da arşivlik kıymet ediniyorlar.

​Söz gelimi Didem Erbaş, hayvanlara yönelik soykırım ve işkencenin ayyuka çıktığı şu günlerde ürettiği ‘Kendini Öldürmek İsteyen Domuz ile Acı Çeken Maymun’ isimli tuvaliyle hem ‘o taraftaki’, hem de bu taraftaki suçlarımızı renk renk, tüm ekşi ve koyuluğuyla, dobra bir fırça atıp yüzümüze ‘tükürüyor’.

​’Daracık’ galeride dile kolay 20 sanatçının video, tuval, desen ve yerleştirmelerini buluşturan bu mikro-bienal karakterli etkinlikte yine, Yusuf Sevinçli, Ergenç’in kelimelerinden emanetle söylersem, yıkık bir manzarada tuhaf haller sergileyen hayvan maskeli çocukları gösteren fotoğrafıyla, çocuk ve hayvan arasındaki o temel bağı gösteriyor. Ergenç bu yapıt için, ‘hem tekinsiz, hem de animalistik bir enerjiyle parlayan bir manzara’ ifadesine başvuruyor. Sevinçli’nin bu ‘sevinçsiz’, granit katılığındaki, incitici güzelliğe sahip kadrajı, bize küçük ve büyük insan arasında, zamanla giderek kapandıkça açılan asıl mesafe olan masumiyeti de içten içe anımsatmayı başarıyor. Hikâyeyi bilirsiniz; küçüklüğünde masum kalabilmeyi beceren ve maskelerini, kendi yüzlerini samimiyetle sahiplenen insancıklar, büyüdükçe, oyunu bu kez maskesiz oynama yüzsüzlüğüne doğru delice koşturuyor.

​Keza, sergideki Ahmet Sarı ‘Karabatak’ı, ya da İlhan Sayın ‘Karga’sı, olanca kendilikleri ve savunmasızlıklarıyla, kimin daha özgür, kimin daha haklı ve güçlü olduğu kuşkusunu gözümüze kanırta kanırta gagalıyor. Serginin sürprizli çalışmasını bize armağan eden Sinem Dişli, sergide bir mikro organizmaya kendini ifade hakkı tanırken, teşhir ettiği inanılmaz güzel ve soyut dünya ile bize bir küf tanesi kadar olamayacağımızı gösteriyor.

​Varlık ve yokluk krizinin içten içe beslediği bu trajik buluşmada bir diğer hayvan portresini bize sunan Fulya Çetin ise, aynı anda hem boynuzundan künyeli, hem de gözalıcı güzelliğe sahip bir Geyik / sanat eseri üzerinden, kime, neye, neden baktığımız ve onu (aklımızda veya mekânımızda) neye istinaden edindiğimizi sorgulatıyor.

Mert Öztekin insanı andırır bir ağza sahip olan Pacu balığı üzerinden, kimin bu dünyada daha tanıdık/eski sakin olduğunu bizimle merak ediyor.

​Çınar Eslek’in ‘ucubelik’ meselesini iki varlığı temsil eden figür üzerinden resmedip, tartıştığı sergide, Mert Öztekin de çalışmasıyla insanı andırır bir ağza sahip olan Pacu balığı üzerinden, kimin bu dünyada daha tanıdık/eski sakin olduğunu bizimle merak ediyor.

​375 bin liraya Güney Kore’de köpek klonlama imkânının olduğu ve Kuzey Amerika ve Avrupalıların bilhassa ilgi gösterdiği şu günlerde açılan sergide ayrıca, İhsan Oturmak’ın ‘Koloni’ isimli çalışması, harika bir metafor olarak aklımıza ve gözümüze takılıyor. Koyunlar üzerinden, hayvanların kapatıldığı alanlarda maruz kaldıkları fiziksel ve duygusal şiddete gönderme yapan sanatçı, bunu yaparken yine biz insanların birbirine nasıl özgürlük ve (c)esaret aşıladığını gündeme taşıyor.

​Ara yüzey ve anlam alanlarının da kendini ifade ve tartışma zemini bulabildiği ‘Hayvanların Tarafı’ sergisinde, bu meyanda kendi estetik ve kavramsal yönelimleriyle iş üreten Ekin Saçlıoğlu ve Sadık Arı gibi sanatçıları da bilhassa anmak gerekiyor.

​Keşfinizi bekleyen birbirinden özgün yapıtlarıyla Huri Kiriş, Ata Kam, İris Ergül, İrem Sözen, Ece Eldek, Gümüş Özdeş ve Deniz Pasha ile Hatice Çiçek’i de buluşturan sergide beni en çok etkileyen eserlerden birine de Eda Gecikmez imzasını atıyor.

​’Drone’lardan geçilmeyen günlerde bize daha ‘dramatik’ bir bakış açısı veren Gecikmez, bir göçmen kuşun gözünden, ekolojik sefalet içindeki dünyaya tepeden bakan bir manzara vadediyor. Gecikmez ayrıca, sergide dağıttığı bir ‘flyer’da İstanbul semalarından akıp giden kanatlı nesillerin ansiklopedik verilerini elimize tutuştururken, bu metinde işçi ölümlerine de sahne olan İstanbul Üçüncü Havalimanı’nın ekolojik portresi de, yok edilen Kuzey Ormanları üzerinden eleştirel ve ibretlik bir dille çiziliyor. Sanatçının desenleriyle beslediği bu yayına Feridüddin-i Attar’ın Mantık Al-Tayr isimli manzum klasiğindeki 30’uncu makaleden dramatik dizeler de refakat ediyor.

​Gecikmez imzalı arşivsel yayının bir diğer yüzü, devam eden Suriye çatışması nedeniyle, insanlar kadar yurtlarından olan kuşların da bilgi ve temsillerini önümüze koyuyor. Gecikmez burada, insanlar gibi, doğa canlılarının da zorunlu göçten etkilendiğini vurgulayıp, söz gelimi, desenleriyle de temsil ettiği Akyanaklı Arap Bülbülü’nün 2013’ten itibaren Türkiye ulusal kuş envanterine girdiğini belirtiyor.

​’Hayvanların Tarafı’nda bunlar olurken, 13 Şubat tarihli ulusal haberlerde, Türkiye’yi çeşitli kesimleriyle idare ve temsil eden siyasiler, şu cümleleri kurmaktan kaçınmıyor: “Afrin’i konuşmayacağız da, balinaların, yunusların, kaplumbağaların geleceğini mi konuşacağız? (…) Serengeti Parkı’ndaki safarileri mi izleyelim ?”

​Ancak aynı siyasî zihniyet/iktidar, T.C. Orman ve Su işleri Bakanlığı bütçesinden 4 milyon TL ayırarak, Havran Barajı kapsamında yok olma tehlikesi gösteren ve Batı Anadolu’nun zeytin sineğiyle en büyük organik mücadele silahı olan yarasaları korumayı, onlara yapay bir mağara üreterek, pekalâ başarabiliyor.

​E bu da, devletin tabiat içindeki ilk inorganik sığınmacı kampı olarak sayılmalı mı, bilemiyorum. Bu da araştırılabilir; tabiidir/doğaldır/organiktir.

​Gündem de, sınırlar da, sinirler de alt üst. Ama kime göre? İnsana mı, yarasalara mı ? Yapay mağaralarından, o sarkık ve sarkastik iniltileriyle, yahu bu yazı da bir … yarasa diye körlemesine farkındalık içinde, tüm duyularının kesinliğiyle bize gülüyorlardır, orası kesin.

​Yetmediyse, yine devlet eliyle sayıları artan ‘ucube’ kuşlarımız, sayıları Birecik/Şanlıurfa’da 240’ı bulan, GPS’li bereket sembolü kelaynaklarımız üzerine de konuşabiliriz.

Maksat öldürmek değil, yaşatmak değil mi ?

Neyi konuşacağız ki hakikaten ?

Hayvanların Tarafı sergisi için bilgi https://mixerarts.com/hayvanlarin-tarafi 

YAZARIN DİĞER YAZILARI