Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

KHK'lı olmanın hakkını vermek

Cumartesi, 17 Şubat, 2018
KHK'lı olma deneyiminin hakkını vermek, insanların KHK'lı olmama hakkını temel bir siyasi talep olarak geliştirmekle mümkün. Bu talep, haksızlıkları giderecek bütünlüklü bir sosyal ve siyasal hak mücadelesi paketinin ana ilkesi olarak belirlenmelidir. Sadece o zaman bu deneyimin hakkını vermek mümkün olacak ve kişisel hikayelerimiz de sesini ve değerini bulacaktır.

Gündelik hayatımızda, deneyimi kendisinden ders çıkarılması gereken bir süreç gibi görürüz. Bu yüzden bir insanın kişiliğinin gelişimi ile deneyimlerinin olgunluğu arasında bir ilişki olduğuna inanırız. Dahası, kişisel hafızalarımız daha önce gördüğümüz ve yaşadığımız deneyimlerin bilgisiyle donatılmıştır. Bizler o bilgileri, benzer koşullar oluştuğunda tekrar devreye sokulsun diye zihnimize kazımışızdır. Yani bilincimiz açısından, üzerinde pek düşünülmemiş olan bir davranış verisi gibi kayıt altına alınmışlardır. Öyle ki, “Deneyimlidir.” dediğimiz insanlar, içinde bulundukları durumun gereğini, sadece el alışkanlığıyla yapacak kadar yetkinleşmiş oldukları için böyle adlandırılırlar. Bu açıdan bakınca, deneyim bilincin doğrudan verisi, yani düşünülmeye gelmeyen bir “bilgi” türüymüş gibi görünür.

Oysa deneyimle ilgili bu görünüş, ziyadesiyle aldatıcı olup, sınırlı bir deneyim kavrayışından kaynaklanır. Zira doğrudan verili olan bu deneyimlere dayanmakla yetinseydik, hayat bilgimizin çok yoksul kalacağı ortada. Esasında deneyim hazinemizin büyük bir kısmı, önceki kuşakların yaşadığı ve aktardığı deneyimlerin birikiminden oluşur. Burada bize başkalarınca aktarılmış deneyimlerin biriktiği bir ortak deneyim alanı karşımıza çıkar. Aktarılabilir deneyimler, elbette ait oldukları insanların sahip olduğundan daha uzun bir ömre sahiptirler. Bu yüzden, kişisel deneyimlerin gücü veya kalıcılığı da, esas olarak ortak deneyim alanına ne ölçüde aktarılabilir olduğuna bağlı hale gelir. Çünkü deneyimin farklı mekan ve zamanlarda geçerliliğinin sınanması, yani tekerrürü onun devamlılığının garantisidir. Başkalarına iletilemeyen, bir anlatının parçası haline gelmemiş olan deneyimler, insanlığın bakış açısından yok hükmündedir.

İçinden geçtiğimiz olağanüstü hal sürecinin deneyim alanımız üzerinde tahrip edici bir etkisi var. Etki, yaşanan deneyimin anlamının ne olduğunun tam olarak kavranamamasından kaynaklanıyor. Söz konusu etkiyle çelişkili bir şekilde, OHAL’in aslında insanların önünde son derece zengin bir deneyim alanı çıkardığını kabul etmek gerekiyor. Bu deneyim bolluğunu “KHK’lı olmak” başlığı altında toparlayabilmemiz mümkün. KHK ile insan önce bireyselleştiriliyor ve kendini biraz “özel” hissediyor. Adınızın yasa hükmündeki bir metinde yazılı olması her durumda sıra dışı bir olaydır. Bu olaydan sonra hiç kimsenin rutin bir hayat sürdüremeyeceği kesindir. Fakat sonra aynı KHK, insanları önceden kendilerini hiç ait hissetmedikleri bir topluluğa terör kavramı üzerinden dahil ediyor. Bazıları örgüt mensubiyeti, bazıları destekçi olmak, çoğunluk ise terörle iltisaklı olmak üzerinden belli gruplara ayrılıyor. Böyle bir durumda hiç kimsenin kendini “özel” hissedemeyeceği hususunda kolaylıkla hemfikir olabileceğimizi sanıyorum.

KHK’lı olma deneyiminin aktarılabilirliği veya iletilebilirliğiyle ilgili tahrip edici etkiyi tam burada gözlemlemeye başlıyoruz. Yaşanan deneyimin şiddetiyle kıyaslandığında, henüz KHK’lıların çok da fazla konuşmadığı, deneyimini aktarma konusunda dikkat çekici bir yetersizlik içinde olduğu görülüyor. KHK’lı olmak, elde ettiğiniz birikimleri, özgürlüğünüzü, hatta hayatınızı saçıp savuran bir rüzgara maruz kalmak anlamına geliyor. Birçok insanın hiçbir şey yapmadan, olduğu yerde durmakla bu felaketi atlatabileceğine inanmasının nedeni bu olsa gerek. Fırtınaya rağmen ayakta kalabilmek, bulunduğun yerde kökleşmek ve hareketsiz olmayı tercih etmekle mümkün görünüyor. Çünkü davranmak veya konuşmak, yapılanların size iftira olarak geri dönmesi veya sevdiklerinizin bundan zarar görmesi ihtimalini içeriyor. Bu da kolay taşınabilecek bir risk değil.

Ancak deneyimi anlatma veya aktarma koşullarını sınırlandıran daha derin bir etkinin varlığını görmek de burada önem taşıyor. KHK’lıların deneyimlerini ifade etmede yaşadıkları asıl sorun, bence uygulamanın bireyselliğini sonuçların genelliğiyle bağdaştırmada yaşanan güçlükten kaynaklanıyor. Çünkü konu üzerine konuşmayanlar kadar, konuşanların da yaşadıkları ve şikayet ettikleri ortak bir sıkıntı söz konusu. Anlatılanlar yaşananı ifade etmeye yetmiyor ve ne anlatılırsa anlatılsın kısmi kalıyor. Kulak kabarttığınız anlatılarda ya yerel ve kısmi zulüm öyküleriyle karşılaşıyorsunuz ya da bireysel veya tekil direniş anlatıları dinlemiş oluyorsunuz. Yani kapsayıcılığından ve çeşitliliğinden ötürü hakkıyla temsil edilemeyen yeni ve son derece şiddetli bir deneyim söz konusu. Bu deneyimin hakkını vermek için tekil deneyimlerde ortak olan yönü açığa çıkaracak bir senteze yönelmek elbette en uygun yol. Lakin böylesi bir senteze ulaşacak kadar malzeme henüz mevcut olmadığından, bu yolu kullanmak şimdilik mümkün değil. Ancak toplumun ortak hafızasının arşivine başvurmak, bu önemli deneyimi yok olmaktan kurtaracak bir aktarım stratejisinin de ön koşulunu oluşturuyor. Yani devletin tarih içindeki benzer uygulamalarını bulmak, önceki kuşakların bunu deneyim olarak nasıl kayıt altına aldıklarını görmek gerekiyor.

KHK uygulamalarının toplumsal etkileri henüz çok net olarak belirlenmemiş olsa da, son derece açık olan bir şey var. Buna göre, adınızın KHK’da geçmesi, sizin “devlet düşmanı” olarak kodlandığınız anlamına geliyor. Devlet düşmanı olarak görülmekle de bir av hayvanına dönüştürülmüş oluyorsunuz. Bu dönüşüm, insanların size şüphe ile bakmasına, hatta bazı eski “dostların” yüz çevirmesine sebep oluyor. Başınıza gelen veya gelecek olan şeylerin cezasız kalacağı vaadiyle seferber olan kesimlerin karşısına, böylesi bir av partisinde kim vurduya gitmemek için kayıtsız kalmayı seçen insan topluluğunu çıkarıyor. Sizi, böylelikle, birçok siyasi ve medeni hakkı gasp edilmiş insanların yaşadığı bir “güçsüz vatandaşlık” bölgesinde ikamete mecbur bırakıyor. Yükümlülükler ve cezalar açısından vatandaş, ancak haklar ve talepler açısından yabancı, hatta düşman olarak görülme süreciniz bu yoldan tamamlanıyor.

Türkiye’deki devlet pratiklerinde bu türden bir düşmanlaştırma siyasetinin örnekleri hiç de seyrek değil. Bunların temsil edici bir örneğiyle ilgili bir değerlendirmeyi, sosyolog doktor İsmail Beşikci’nin incelikli gözlemlerine borçluyuz. Beşikçi, Şapka Kanunu’na muhalefet ettiği için idam edilen İskilipli Atıf Hoca’nın hikayesini dikkatimize sunuyor. Devlet düşmanı asıldıktan sonra Atıf Hoca’nın ailesinin yaşadığı tecridi ve zorlukları birinci elden tanıklıklarla aktaran Beşikçi, sonra şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Atıf Hoca için idam kararı açıklandıktan sonra, gizli devletten bir heyet, İskilip’e gidiyor. Bu heyet, gizlice tebdil-i kıyafet eyleyerek, çarşıda, pazarda, kahvehanelerde, şadırvanlarda, halkın toplu olarak bulunduğu alanlarda, Atıf Hoca hakkında soruşturmalar yapıyor. Halka, “Atıf Hoca hakkında ne biliyorsunuz?”, Atıf Hoca kimdir?”, “Atıf Hoca ne yapmıştır?”, “Atıf Hoca’yı tanır mısınız?” “Atıf Hoca’yla akrabalığınız, yakınlığınız var mıdır?” gibi sorular soruyor. Kendileriyle konuşulan kişiler de genel olarak, “Atıf Hoca’yı hiç tanımayız”, “Atıf Hoca kimdir bilmeyiz”, “Atıf Hoca’yı görmüşlüğümüz yoktur”, “Atıf Hoca’yı tanımam, Atıf Hoca kimse, hiçbir yakınlığım, akrabalığım yoktur” vs. diyorlar. Bu cevaplar, bu tutumlar, bu davranışlar, herhalde, Atıf Hoca’nın kolayca, hükümden hemen sonra infaz edilmiş olmasını sağlamış olmalı… Bu cevaplar, eşinin ve kızının kuşatılmış ve kıstırılmış yaşamlarının, tecrit edilmiş ve yoksul yaşamlarının ipuçlarını da veriyor olmalı…”

Durum net bir şekilde görülüyor. Esasında devlet şiddetinin hedefi olmaktan çekinen toplumun tepkisizliği, bu şiddetin katmerlenmesinin nedenini oluşturuyor. Sonradan da bu deneyimler, insanların doğrudan devlet gücünün uygulanmasının söz konusu olduğu durumlarda çekimser kalmasını doğrulayan kanıtlar muamelesi görüyor.

İnsanları hedef haline getiren düşman yaratma siyaseti gücünü bu kısır döngüden alıyor. Kısır döngünün kırılmasıysa, bu paradoksal mantığı tersinden işletmekle mümkün. Unutulmamalı ki hak mücadelelerinin tarihi, yıkıcı siyasi deneyimlerin sonuçlarından çıkarılan derslerin tarihidir de aynı zamanda. Günümüzün insan hakları düzeninin kaynak metni olarak görülebilecek İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, insanlığı II’nci Dünya Savaşı’na götüren Nazizmin uyguladığı ihlallere verilmiş bir tepkiydi. Önceleri Yahudilerin sorunu olan Holokost deneyimi, daha sonra Almanların ve insanlığın problemi haline bu metin sayesinde geldi. ABD’nin “sivil haklar” hareketi, ırk ayrımcılığı uygulamalarının mağdurların yaşadığı bir yıkım deneyimi olmaktan çıkması ve toplumun bunalımı haline geldiğini gösteriyordu. Yani deneyimin bireyselliğini uygulamanın genelliğiyle bağdaştırma işlemi, sadece maruz kalınan haksızlıkları özel mağduriyetler olmaktan çıkarıp genel bir hak mücadelesinin parçasına dönüştürebildiğimiz müddetçe gerçeklik kazanabiliyor. KHK’lı olma deneyiminin hakkını vermek, insanların KHK’lı olmama hakkını temel bir siyasi talep olarak geliştirmekle mümkün. Bu talep, haksızlıkları giderecek bütünlüklü bir sosyal ve siyasal hak mücadelesi paketinin ana ilkesi olarak belirlenmelidir. Sadece o zaman bu deneyimin hakkını vermek mümkün olacak ve kişisel hikayelerimiz de sesini ve değerini bulacaktır.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI