Gülgün Türkoğlu Pagy
Gülgün Türkoğlu Pagy
  • gulguntp@yahoo.com

Son Bektaşîlerden Leonard Cohen

Perşembe, 15 Şubat, 2018
Sorup dururlar “İsa gerçekten yaşadı mı yoksa yalan mıdır?” diye. Yanıtı sana bağlı dostum: Sen yaşıyor musun? Yoksa uydurduğun yalanlara inana inana yalan mı oldun? Hiç gerilmeyeceksin çarmıha desene… O halde, olmayan bir peygamberin babasından sana ne!

Eski Ahit’te, Hz. Eyyûb nefsini alt etmek üzere yola çıkmış bir taliptir. Gösterişli yaşantısı, Rab’den çıkan izinle, Şeytan tarafından, elinden alınır. O güne kadar kendisinin saydığı her şeyi yitirmiştir. Sefil bir haldedir; vücudunda açılan yaralardan kokular çıkmakta, etini kurtlar yemektedir. Sabır ve isyanla dolu iç çelişkileri içinde acı çeken Eyyûb, kendi gününe lânet eder, Rabbine isyan eder, kıvranır. Üzerindeki elbiseler bile kendisinden iğrenmektedir!

Yalan söyleyecek değilim, sabırla özdeşleştirilmiş bu peygamberi düşünürken, hep “sabretmeyecekti de ne yapacaktı?” diye sorarım kendime. Düşünsenize, işiniz batmış sabredeceksiniz, eviniz yanmış sabredeceksiniz… Başka ne yapabilirsiniz zaten! Sabretmek her zaman umut barındırıyor: “Bunlar geçecek ve ben şuna buna kavuşacağım.” Aynı anda, hem acı hem de umutla yüklenmiş/hamile olmak (haml) tahaml etmeyi kolaylaştırıyor; çekilir kılıyor.

Elime aldığım her konuyu, gidebileceği son noktaya kadar ittirmek huy olmuş bende. Bu huy, Eyyûb kıssasını da sabır ve tahammülü artık gerekmediği yere kadar yuvarlamama neden oluyor. Cânım İsa’ya geliyorum böylece: İbrahim dostumdur.

“Baba bu kâseyi benden al.”

Baba seni keşke tanımasaydım. Dünya ile, verecek canı dışında hiçbir bağı kalmamış olan birisi neden ister bunu? Bilirim, bazı sözler yerine gelsin diye, vâki olmuştur kimi şeyler…

Çarmıhtaki İsa’dan daha yalnız birisi olabilir mi? Onu şimdi görsek tanır mıyız, ayırt edebilir miyiz onca kişinin arasından? Acısına çarpar mıyız? O devirde çarmıha gerilen binlerce kişiden biriydi İsa. Bu devirde, milyonlar arasından, hangi özelliği ile onu ayırt edebiliriz? Kimdir o? Evlât, eş, arkadaş, kardeş, komşu? Yakınlık derecesi önemli değil, her daim katıksız bir yabancı…

Mübarek başına, alay etmek için bastırılan telden tâcdan, gözüne süzülen kanı görsek:

“İsa Bey’in gözünü kan bürümüş” der miyiz? Hele hele düzenin tezgâhlarına tekme atmasına tanıklık ettiysek, hani o bizim ürünlerimizin de satıldığı tezgahlara… Ne mi yaparız? Değil tekme, hakta duramadığımızı imlese bile, bir suç yaratır suçlarız. Oracıkta Baba’yı terk ederiz.

Sırrını ifşâ eden hâin hangimiz olurdu acep? Ya ona duyduğu muhabbeti inkâr eden?

“Ay benden duymuş olmayın ama, şu İzmirli İsa Abi’nin ne işi vardı oralarda? Tutulacak iş miydi Magdalena’yla” der miyiz? Lezzetle, hırsla dedikodusunu yapıp, ittirir miyiz çarmıha? Sonra onun öyküsünü, İncil’i okuyup özdeşleşir miyiz öykünün öznesiyle? Yoksa edep eder de, nihayet başlar mıyız öz eleştiriye?

“Baba ile ben biriz” dese, kıskanır mıyız? Deli mi deriz yoksa? Öyle ya, İsa’yı suçlayan, yargılatan, çarmıha gerdirenler Baba ile olan birlikteliklerinin “birinci sınıf” olduğuna inanan bir topluluk değil miydi? Nasıl da haklılardı: Baba gerçekten onlarlaydı. Vardı daha Baba’nın öğrenilecek pek çok ismi. Yoksa, affedilmeleri için, hiç yalvarır mıydı çarmıhtayken İsa; “bilmiyorlar” diye gözyaşı döker miydi? Anasını bile “kadın” mesâbesinde kılmış bir bilinç, onları sevmekten gayrı ne yapabilirdi sanki! Hepimizin günahlarını ödeyerek, zamana bile kendisini sıfırlatan bir güzel. Yüceltilecek bir şey yok, yüceltmeye ihtiyaç yok: Bizim günahlarımızın bedelini ödedi, kimse onun çektiği acıyı çeksin istemedi, artık son olsundu, kalmasındı kimse geriye… Kırık cezvesini de toplamıştı bir keresinde. İnsan’ı tercih etti ve Baba’sı saygı duydu bu tercihine.

Tahammül etmeye değecek ne olabilirdi ki bu cenâhta? Sabır, tahammül hele hele teselli boş iş. Teselli edilerek geçiştirilmek korkularımdandır. Yapamadım işte, ilgilenemedim meselemin dışına düşen ile. Hep bir hodri meydan! Yok mudur Bektaşîliğe bir çare! Son Bektaşîlerden olsa gerekti Leonard Cohen. Kanser teşhisi aldığında şöyle seslenmişti Tanrı’sına:

You want it darker
We kill the flame” (Daha karanlık olsun istiyorsan alevi/ışığı söndürelim)

Ali’yi çağırmıştı İsa: Âlisini. “Eli, Eli lama şabaktani?” “Baba, Baba beni neden terk ettin?” Kâinat yaratıldığından beri, bundan daha acı bir cümle sarfedilmedi. Yanıtı duymuş muydunuz?

“Kızım!”

Sitemin ne önemi var? Sitem etmek de ilişki demektir. Asıl mesele, Baba’yı terk etmemekti o aşamada bile! Babayı terk edenler İsa’yi çarmıha gerdirenlerdi: Hâlen öyle, ve Baba onlarlaydı.

Sorup dururlar “İsa gerçekten yaşadı mı yoksa yalan mıdır?” diye. Yanıtı sana bağlı dostum: Sen yaşıyor musun? Yoksa uydurduğun yalanlara inana inana yalan mı oldun? Hiç gerilmeyeceksin çarmıha desene… O halde, olmayan bir peygamberin babasından sana ne!

Boşuna denmiyor Hz. İbrahim’dir asıl mesele.


Gülgün Türkoğlu Pagy kimdir?

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Hidrobiyoloji mezunudur. University of London King’s College’da yüksek lisansını tamamladıktan sonra National Rivers Authority ve Anglian Waters’da biyolog olarak görev yapmıştır. Türkiye’ye döndükten sonra özel kuruluşlarda Ar-Ge alanında uzman olarak çalışmış, yöneticilik yapmıştır. Ege Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü, Tıp Fakültesi ve CNRS Paris ortaklığında yürüttüğü doktorası insan genetiği üzerinedir. Avrupa birinciliğini kazanan Bio-Ace Centre of Excellence başvurusunu yürüten iki kişilik ekiptendir. Bir süre bu projenin müdürü olarak görev yapmıştır. Düşünüyorum Dergisi yazarlarındandır. Felsefe ve Kadın Sorunları üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI