Sevgililer Günü için bütün masalar iki kişilikti

Perşembe, 15 Şubat, 2018
Masaların ortasına küçük vazolar yerleştirdik. İçine birer çiçek koyduk ve akşama kadar solmasınlar diye her birine üçe böldüğümüz Aspirinler attık. Sandalyeleri karşılıklı yerleştirip fazla olanları kapattık. Birkaç masanın sallanan ayağının altına karton koyup, aşkın şiddetine hazır hale getirdik. Günün mana ve ehemmiyetine uygun masalar oldular her biri.

Bir Sevgililer Günü’ydü. Cambridge’de lüks bir İngiliz restoranda çalışıyorduk. Sevgilim garsondu. Ben bardaydım. O gün için çift yevmiye veriyorlardı ve müşteriler daha iyi bahşiş bırakırlar diye düşünüyorduk. O gün çalışan diğer garson da genç bir Fransız’dı. Öteki bütün garsonlar ve müdür, sevgilileriyle bir başka restorana gitmek için o gün çalışmıyorlardı. Sadece patron oradaydı. 68 kuşağından, Yahudi bir İngiliz’di. Bizi eski arkadaşlarına gösterip, “Bakın bunlar hâlâ devrimci” diyordu. Onlar da akvaryumda ender rastlanan balıklara bakar gibi bize bakıyorlardı. Akşam ayrılırken ya da sergilendiğimiz arkadaşlarının yanında sol yumruğunu sıkıp, başının yanına getiriyor “Hasta la Vista” diyordu. Gülüyorduk. Akvaryumda hava kabarcıkları arasında dolaşan mutlu balıklar gibi görünüyorduk. Aslında keyfimiz fena değildi. 5-6 saat çalışıp, bahşişlerle iki kişi, günde 100 poundu doğrultup, Güney Amerika için yolculuk parası biriktiriyorduk. Bir de piyanist vardı, o gün sevgilisinden ayrı, bizle çalışan. Müşteriler durumumuza, muhtemel üzüleceklerdi. Henüz pencerenin önünden geçerlerken bile mahcup ve mahzun bakıyorlardı.

Sevgililer Günü için bütün masaları iki kişilik hale getirdik. Masaların ortasına küçük vazolar yerleştirdik. İçine birer çiçek koyduk ve akşama kadar solmasınlar diye her birine üçe böldüğümüz Aspirinler attık. Sandalyeleri karşılıklı yerleştirip fazla olanları kapattık. Birkaç masanın sallanan ayağının altına karton koyup, aşkın şiddetine hazır hale getirdik. Günün mana ve ehemmiyetine uygun masalar oldular her biri. Piyanist de yerine oturunca hiçbir eksik kalmadı. Gülümsemesini dudağına yerleştirdi. Bir meyve suyu gönderdim. Gülümsemesi sadece bir an gerçeğe dönüştü. İçince bir an daha. İçine içki katıyordum meyve sularının. Cin, votka ya da Skoç viski. Patronun haberi olmuyordu. Bütün garsonlar beni seviyordu. Mutfaktaki çalışanlara da yemek asansörüyle kirli tabakların arasında içki gönderiyordum. Her gecenin sonunda bütün çalışanlar çakırkeyif oluyorduk. Yerim güzeldi. Ve her şeyi görebiliyordum.

Piyanistin ikinci melankolik parçası esnasında gelmeye başladı sevgililer. El eleydiler. Hepsi. Zarafet ve nezaket içindeydiler. Hepsi. İngiltere restoranlarında genellikle saatle oturma vardı. Vardiya usulü müşteriydiler. Mesela yedide gelmişseniz dokuzda kalkmak zorundaydınız. Yerinize yenileri geliyordu. Bu yüzden bütün sevgililer, birlikte akın etmeye başladı. Küçük, sevimli bir kuyruk meydana getirip, vestiyere paltolarını verdiler. Bir an için birbirlerinin elini bırakıp, kendilerini ayıran vestiyerden hemen sonra, ivedilikle tekrar el ele tutuştular. Buz dansında çiftler toplu gösterimi edasında salona ikişer ikişer girdiler. Bizimkiler masalarını gösterdi, yerlerine oturdular. Zaten neredeyse geçen yıldan yer ayarlamışlardı. Bu yüzden masaları bile belliydi. Muhtemelen de birbirlerinden ayrılan olmamıştı. Belki de rezervasyonu ziyan etmek istememişlerdi. Vazolarda Aspirinle coşmuş çiçeklerin karşısında gülümseyerek oturdular. İnanın çok komiktiler. Genellikle sofra şarapları sipariş ettiler. Birkaç tane pahalı şarap da verdim. Bir tanesi ortadaki çifte gitti. Zaten en dikkat çeken onlardı. Kızın başında bir taç vardı. Elinde de bir asa. Tül bir elbisesi vardı. Belki de ipek mipektir anlamam ki. Ama çok komikti. İlkokul müsameresi gibiydi, Pamuk Prensesler ve biz. Kimse farkında değildi. Hiç kimse sevgilisinden başkasına bakmıyordu. Ne güzeldi. Off of.

Piyanistin beş dakika mola verdiği anda sanki anlaşmışçasına ellerini yanlarında getirdikleri çantalarına uzattılar, hediyelerini çıkarttılar. Hepsi bir şaşırdılar. Bir şaşırdılar. Güldüler. Sarıldılar. Öpüştüler. Bir daha sarıldılar. Bütün bu hareketleri artık sarhoş olmuş piyanistin çaldığı, yapış yapış aşk şarkılarının müzik ritmiyle yaptılar. Erkeklerin dudaklarına ruj bulaştı, kadınlarınkine yağ. Kucaklarındaki peçetelere dudaklarını sildiler. Sonra yemeklerine döndüler. Aşk mönüsünden seçilmişlerdi. Koca tabakların ortasına yerleştirilmiş, diğer günlerin yemeklerinin aynısıydılar. Sadece şef isimlerini değiştirmişti. -Aşçılık ve pezevenklik duygulara hitap eder diyordu bir yazar.- Boş ve kirli tabaklar içinde hediye paketleri, kurdeleleri, sahte şaşırma ifadeleri, hediye hayal kırıklıklarıyla geri geldi. Üstüne fışkırtılan kremayla kalp çizilmiş tatlılarının yanında biraz daha şarap söylediler. Bu gerileme dayanamayanlar viski, cin ve votka söyledi. Sevgililer Günü resmi içeceği şarabın yerini birkaç tane bira bile aldı. Piyanist imdada yetişip bu çizginin dışına çıkanları iki melankolik parçayla yola getirdi. Herkes yine o emredilmiş, sevgi yumağı bakışlarıyla birbirlerine baktı. Saatleri doldu. 19.00 sevgilileri kalktı. Yerinİ piste el ele tutuşarak gelen saat 21.00 sevgilileri doldurdu. Aynısıydılar. 1950’lerin süt tozu kutusu güzelleri. Bir ellerinde sevgililerinin elleri, bir ellerinde hediye paketleri ve yüzlerinde kendilerine bahşedilmiş Sevgililer Günü’nün, mesut ve bahtiyar maskeleri, gülümsemeleri…

Öteki garson, genç Fransız geldi. “Devrimden sonra Sevgililer Günü olmayacak değil mi?” dedi.

YAZARIN DİĞER YAZILARI