Sevilay Çelenk
Sevilay Çelenk

En hayatisinden bir tutunma meselesi

Perşembe, 15 Şubat, 2018
Bence yetenek sandığımızdan daha cömertçe dağıtılmış bir şey. Ama her dört yetenekli kişiden üçü, yeteneğini hezimete dönüştürüyor. Oysa yetenek yetmez. Yetenekte sebat çok önemli. Mesele en nihayetinde bir “geçim” meselesi değil aslında, en hayatisinden bir tutunma meselesi. Bütün dünya yollarına dikilse de, iyiler bir yol bulsun ve tutunsun istiyor insan...

En iyi ifadesini Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanında buluyor olsa da, tutunmak ya da tutunamamak, yaşadığı toplumla uyumsuzlukları olan entelektüel kişilere mahsus bir mesele değil sadece. Ölümün ya da “varlığın içine fırlatılmış” her faninin bir tutunma, tutunamama meselesi var. Çeşitli sebeplerle tutunmaya direnenler ya da basitçe şu dünyada tutunacak bir dal bulamayanlar da var.

Bu reddiyeci seçimler ve talihsizlikler yanında, “tutunamamayı” kendisine kimlik yapıp giyinen bir kesim de var. Yukarı Bohemya dolaylarında yetişen bu kesim genellikle oradan dünya sanat sepet alanına dağılıyor. Bu kesimin hiçbir üyesi de bir Arthur Rimbaud değil, size söyleyeyim. Arthur garibim, hayatın zifiri sefaletine on metre kule atlamasıyla kafa üstü dalmıştı.

Bana gelince bu konuya öyle kafadan dalmıyorum tabii. İbişgiller oraları berbat etmeden önce, iyi bir medya ve sinema eğitimi veren bir mektepte uzun yıllar hocalık yaptım. Birçok farklı karakterde öğrenci gördüm. Çok yetenekli olanları vardı. İçlerinden, belgesel ve kurmaca sinema alanında önemli başarılara imza atan isimler, ben oradayken de, öncesinde de çıkmıştı. Boğucu bir havayı dağıtarak, memleketi kahkahaya boğan ArifV216 ile Aile Arasında filmlerinin yönetmeni, Kıvanç Baruönü ve Ozan Açıktan bu okuldan yetişmedir mesela. İki Dil Bir Bavul’un yönetmenleri Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan da öyle. Eskiköy daha sonra Babamın Sesi ve Taş gibi yakın dönemin ses getiren başka filmlerine de imza attı. TRT’yi onurlandırmış, Yüzyılın Tanıkları, Yüzyılın Portreleri ve Bir Filmin Hikayesi gibi dizi belgesellerin yönetmeni ve/veya senaristi İsmail Sancak ve daha kimler var mezunlar arasında. İlk aklıma gelenleri saydım sadece.

Fakat yetenekli bir kısım öğrenci ise gençlik başarılarından erken büyülendi. Dikkat çeken bir iki kısa film ya da belgesel yaptıktan ve bunların bazılarıyla ödüller aldıktan sonra, hayata direkt olarak yönetmen koltuğundan devam etmek istiyordu bu öğrenciler. Olmuyordu. Çünkü böyle olmaz. Neden olmadığını ilgisiz bir örnekle anlatmaya çalışayım.

Japonya’da bir kişinin bir ramen restoranda şef olabilmesi için en az altı ay yerleri paspaslaması ve oradan tezgah silmeye geçmesi gerekir. Paspastan tezgah üstüne geçmek, oradan da doğrama tahtasına ve yeşil soğana el uzatacak kıvama gelmek ciddi bir kariyer meselesidir. Hollywood’un Japonya’ya oryantalist bakışı filan demezseniz, The Ramen Girl’ü  bir seyredin de görün. Ramen enikonu, sulu bir ev eriştesi biçiminde tarif edeceğimiz bir yemektir oysa.

Olaylar Japonya’da geçiyorsa, televizyon ve film sektöründe de insana en az bir iki ay kablo sardırtmadan ya da malzeme taşıtmadan elini bir yere dokundurtmazlar. Hızlı kablo sarma yarışmalarından filan geçersiniz de ancak öyle elinizi kameraya neyim uzatabilirsiniz. Buyrun bakın kablo nasıl sarılırmış onu da görün. İşte böyle, üste koyup alttan almak şeklinde ve tek yönde, bir elinizde halka halka topluyorsunuz kabloları. Sonra stüdyonun bir ucundan bir atıyorsunuz, piton yılanı gibi sinsice süzülüyor metrelerce kablo. Dolaşmadan karışmadan. Buyrun bu tekniğe de bakın ama bu videonun Japonu’nu bulamadım. Konunun muhatapları iki ay kablo sardıktan sonra, “over and under, over and under…” diye diye piton hayvanı halkalamaya çalıştıkları kabuslar görür. Kablo ile televizyon ya da sinema arasında böyle bir ilişki var, kablolar horror türü bir rüyaya bağlanıyor. Rüyalar sinemaya.

Eveet, epeyce dağıttım ama over and under metoduyla birazdan toparlayacağım ortalığı.

Şimdi benim gibi, muhreçe olmuş birinin yazdığı; çalışma, yetenek ve hayata tutunma temalı bir yazıyı ne derece ciddiye almak gerekir bilmiyorum. Fakat bugün bunu yazasım var. Zira bir öğrencimin gözü yaşlı velisi arayarak yazı siparişi verdi. Bu aralar bu tür siparişler alıyorum. Kadıncaaz çocuğa drone kamera, yeni bir bilgisayar ve yazılım felan alacağım diye kaç aylık emekli maaşını önden sıfırlamış. Neymiş uçmalı göçmeli bir film çekecekmiş oğlu. O velet sonunda bir film çevirecek ama… Zaten “velisi aradı” dememden anlamışsınızdır köftehoru. Üniversite öğrencisinin velisi mi olur?

Kendi yeteneğiyle “erken büyülenenler” maalesef erken de kayboluyor… Kısa filmi, belgeseli ya da bir senaryosuyla “öğrenci 100 metre” yarışında şampiyonluğa ulaşmış bazı gençler şaşırıyor. Herhangi bir film ya da televizyon ekibinin asistan kadrolarından birine dahil olamayacağı, hatta ve hatta iş filan arayamayacağı zira bunları yaparsa itibarsızlaşacağı zehabına kapılıyor. Te Allam ya… Medya ve sinema endüstrisi zaten kurtlar sofrası. Üstelik ekmek de aslanın ağzında. Olaylar adeta Orwell’in çiftliğinde geçiyor. Garabet bir durum var yani. Bari siz, “akil olun evladım, aaa!”

Yazının konusu anlaşılmıştır sanırım. Tutunma tutunamama kisvesi altında, yetenekleri yanında hayatlarını da zayi etme eğilimindeki gençleri konuşuyoruz. Kısacası, egoyu biraz geri çekmeden film de çekemezsin demek istiyoruz. Hayatın kimseyi parlatmak gibi bir vazifesi yok. Işığını kendinden alıp, kendin parlayacaksın. Bunu şimdilerde Türkiye’de başarma imkanı az, hatta imkansız. O yüzden gerekirse Japonya gibi “normal bir ülke”ye gidip bir müddet yer paspaslayıp ışığı arayacaksın. Işık Doğu’dan yükseliyor sonuçta.

Bu konu burada bitmiyor tabii. Bir şeylere tutunma ve hayatı basitçe sürdürme çabasını teslimiyet olarak değerlendirip müthiş küçümseyenler de var. Orta sınıf konformizmi de, burjuva ideolojisi de yerin dibine batsın tabii ki de. Ben de küçümserim, ne olacağh? Ama işte hayat devam ediyor. Bugünden yarına, radikal bir toplumsal dönüşüm gerçekleşmiyor. Ne yapalım yani, hepimiz huni mi takalım? Birisi maddi ya da psikolojik olarak tutunmadığında, onun yükü de bir tutunanın sırtına biniyor maalesef. Anlattım işte şu veli kadıncaazı… O kişinin elinden de hiç değilse arada bir yalpalama, saçmalama ve eyvallah etmeme hakkı tümden alınıyor. Bu tür genç Bohemyalılar bazen de öyle bir hayat memat meselesi olarak ortaya koyuyorlar ki taleplerini, etraflarındaki insanlar ne yapacağını şaşırıyor.

Wilbur wants to kill himself yani. Allah esirgesin… Bu film geldi aklıma birdenbire. Şahane filmdir. Wilbur’un kendi hayatıyla mütemadiyen blöf çektiği yerde, tutunduğu kişinin hiçbir blöf şansı kalmıyor; ya katlanacak ya da…

Oysa tutunamayacaksan sıkıysa Arthur Rimbaud gibi “tek başına” tutunmamayı dene. Dünya adlı şu çıldırmış denizde tutunmadan bir boy ver de boyunu görelim. Eyvah eyvah kelimeler hiddetle başını aldı gidiyor yine. Bir yazıya kaptırınca bir noktada mehtere bağlıyorum böyle. Oysa “öfken kime yabancı?”

Gelelim tenzihlerime. Bir kuytuya çekilip kapitalist üretim ilişkilerine sıfır tolerans yaşayan, paraya, deterjana, hormonlu domatese, polara ve plastiğe el sürmeyen, kök zebzelerle beslenen herkesi, şu dünyanın riyasına ve cilasına “tutunmayı reddettiği” için tenzih ve tebrik ederim. Fakat işte bunu da ülke nüfusunun tümünün yapması biraz zor.

Bazı yaratıcı dehaların yakasına yapışan, bu dünyaya bir türlü ait olamayışın ya da devasa dalgalarla gelen manik depresifliğin yol açtığı “tutunamama” halini de sonsuz tenzih ederim. Onlar “buralı” değil… Onlar Sylvia Plath’ın dediği gibi, “cam gözlü, takma dişli, koltuk değnekli.” Üstelik zaten gerçekleştirmeyi başaramadıkları şey sanat değil onların. Hayatı sürdüremiyor onlar: Beşir Fuad, Virginia Woolf, Sylvia Plath, Nilgün Marmara… Sadece yazarlar ve şairler değil, Hollywood efsanesi Marilyn Monroe, rock yıldızı Kurt Cobain…

Bence yetenek sandığımızdan daha cömertçe dağıtılmış bir şey. Ama her dört yetenekli kişiden üçü, yeteneğini hezimete dönüştürüyor. Oysa yetenek yetmez. Yetenekte sebat çok önemli.

Mesele en nihayetinde bir “geçim” meselesi değil aslında, en hayatisinden bir tutunma meselesi. Bütün dünya yollarına dikilse de, iyiler bir yol bulsun ve tutunsun istiyor insan… Bakın kötülere bir çor geliyor mu hiç? Tutunmak ne kelime, yapışıyorlar her yere.


Sevilay Çelenk kimdir?

Sevilay Çelenk Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde öğretim üyesi iken barış imzacısı olması nedeniyle 6 Ocak 2017 tarihinde 679 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. Lisans eğitimini aynı üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde 1990 yılında tamamladı. 1994 yılında kurulmuş olan ancak 2001 yılında kendini feshederek Eğitim Sen'e katılan Öğretim Elemanları Sendikası'nda (ÖES) iki dönem yönetim kurulu üyeliği yaptı. Türkiye'nin sivil toplum alanında tarihsel ağırlığa sahip kurumlarından biri olan Mülkiyeliler Birliği'nin 2012-2014 yılları arasında genel başkanı oldu. Birliğin uzun tarihindeki ikinci kadın başkandır. Eğitim çalışmaları kapsamında Japonya ve Almanya'da bulundu. Estonya Tallinn Üniversitesi'nde iki yıl süreyle dersler verdi. Televizyon-Temsil-Kültür, Başka Bir İletişim Mümkün, İletişim Çalışmalarında Kırılmalar ve Uzlaşmalar başlıklı telif ve derleme kitapların sahibidir. Türkiye'de Medya Politikaları adlı kitabın yazarlarındandır. Çok sayıda akademik dergi yanında, bilim, sanat ve siyaset dergilerinde makaleleri yayımlandı. Birçok gazetede ve başta Bianet olmak üzere internet haberciliği yapan mecralarda yazılar yazdı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI