Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
  • zcelenk@gazeteduvar.com.tr

Aysel, Müzeyyen, eyvallahsız kadınlar

Salı, 13 Şubat, 2018
Bu dünyadan Aysel Gürel ve Müzeyyen Senar geçti. İkisi de geçmedi, hâlâ soluduğumuz havada, aşklarda, şarkılardalar. Aysel 89, Müzeyyen 100 yaşında. Ölümün bile hayattan koparamayacağı kadınlar onlar. Son nefeslerine dek gerçek tutkuları dışında hiçbir şeyin esiri olmamış, eyvallahsız kadınlar…

“Bence yıldızlardaki yerini de buldu, şimdi oradan yazıyor.”

Elon Musk’ın uzay şirketi SpaceX, Falcon Heavy roketini içinde Dawid Bowie çalınan bir adet Tesla Roadster arabayla uzaya saldığında, ben Aysel Gürel belgeseli izliyordum.

Müjde Ar’ın kara elmas gözleri finalde bu cümleyle boncuk boncuk olduğunda benim de gözümden bir damla yaş pıt diye klavyede A harfinin üstüne düştü. O tuhaf anda Aysel Gürel, David Bowie ve Tesla yıldızlarda buluştu bence.

Google’ın Aysel Gürel için hazırladığı doodle.

 

Aslında pek çok kişi gibi ben de, ülke gerçeklerinden birkaç dakikalığına uzaya sığınma arzusundaydım o gece. Sonra birden Google’ın nefis Aysel Gürel doodle’ı çarptı gözüme ve beni Aysel şarkıları evrenine savurdu. Şöyle bir bakayım diye açtığım programı (1) da sonuna kadar izlemişim. Zamandan ve mekandan özgürleşmişim. Çünkü Aysel Gürel, artık hayatta olmadığında bile hayattan daha sürükleyici olmayı başarabilen insanlardan.

Tıpkı, ölümünün üstünden üç yıl geçtikten sonra anısına yapılan müzikalin galasında, oralarda bir yerlerden izliyor olabileceği hissiyle yüzlerce kişinin kalbini çarptırabilen Müzeyyen Senar gibi.
Çok büyük, çok güçlü ve ölümsüzler.

Ruhlarından birer parça üfledikleri şarkılarla kaç kuşak için aşkın, acının, sevincin, efkârın sözlüğü olmuş kadınlar onlar. Hayatı başından sonuna bir tutkunun yörüngesinde yaşamış, bu büyük aşk dışında ‘patron’ tanımamış kadınlar. Eyvallahsız kadınlar…

AYSEL, MÜZEYYEN, HAYAT

“Ben yüzücüyüm. Karadeniz’de büyüdüm. Karadeniz, bir adım attıktan sonra üç insan boyu olur. Sekiz kere boğuldum, suni teneffüsle hayata döndürdüler. Ağzımdan kanlı köpükler, kumlar gelerek… Karadeniz’de lamboz dediğimiz anaforlar var. Çoğu arkadaşım daha on dört, on beş yaşlarındayken o şekilde boğuldu. (…) Tahta teneşirlerin üzerinde upuzun saçları arkadan sarkmış yıkanırken seyrettim bir çok arkadaşımı. Hepsi bakire olarak, öylece gittiler.”

Kendisi kadar ilginç hayatına dair pek çok güzel ayrıntıyı Süleyman Çeliker’in kaleme aldığı yazıda bulabileceğiniz Aysel Gürel’in sözleri bunlar.

Aysel bir programda “hayatından kaç tane erkek geçti” sorusuna “hiçbiri geçemedi,” diye yapıştırıyor cevabı. Canım Aysel. Kraliçe. Kalbimizin pembe saçlı, anarşist anası.

 

“Sekiz kere boğuldum”! Tabii ya, insan ancak sekiz kere ‘boğularak’ Aysel Gürel olabilir, çok akla yakın! Yedi kere boğulduğun o suya seni sokan deli cesareti olmalı, Aysellik. Kıyın kıyın yaşamamak, gözünü budaktan sakınmamak, fırtınaya gözünden dalmak. Sevmek hayatı, sekiz kere ölecek kadar çok sevmek.

Öle öle, kanaya kanaya, dizlerin yara bere içinde kala kala sevdiğin hayata kendi ‘sözünü geçirmek’ sonra… Damarından akanı yüzlerce, binlerce şarkıya söz yapmak. O sözlerle evlere, kafelere, arabalardan sokaklara, plaj büfelerinden deniz dibi canlılarına kadar ulaşmak. Nefesin kesilene dek, defalarca…

Aysel Gürel ve Müzeyyen Senar pek çok bakımdan ‘farklı şarkıların’ insanları. Ama bazı yönleriyle de öyle çok benziyorlar ki birbirlerine.

Canım Müzeyyen. Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım.

 

Aysel’in tutkusu ‘söz’müş, Müzeyyen’inki şarkı söylemek. Böyle olduğu halde ikisinin de ‘dil’le bile zoru olmuş üstelik. Bir hâkimin kızı olarak çocukluğunu geçirdiği Trabzon’dan İstanbul’a geldiğinde Aysel öyle koyu bir diyalektle “celeyrum, cideyrum”lu konuşuyormuş ki, Edebiyat Fakültesi’nde okuma isteği kıkırdamalara neden olmuş. Şarkı söylerken kelimelere kırk takla attıran Müzeyyen’in de kekemelik problemi varmış.

Asla kolay olmamış, kolay olsaymış zaten onlara düşmezmiş. Zoru elma gibi tek vuruşta ortasından ikiye bölen, güçlü kadınlar onlar.

Müzeyyen, anne babası ayrıldıktan sonra anne hasretine dayanamayıp Bursa’dan kaçmış, İstanbul otobüsüne atlamış. 12 yaşında! Annesini bulması, arada bir başka kadın kahramanın olduğu bir mucize. İnanılmaz bir hikaye…

İkisi de son nefeslerini verene dek tutkularından vazgeçmemiş. Müjde Ar, annesinin son 48 saatinde, tir tir titrerken, sırf o değil yatak bile titrerken hâlâ söz yazdığını anlatıyor. Müzeyyen, hastalığının son dönemlerine kadar şarkı söylemekten hiç vazgeçmemiş. Sesini kaybedene kadar.

Aysel aşkla evlenmiş, aldatılınca iki küçük kızını alıp gözünü kırpmadan boşanmış. Hayatının sonuna kadar hep aşıkmış, ‘kim’ kısmı biraz teferruattan. Onun kıvamlı, baharatlı varlığı her şeyin esası ve esansı. Şakayla karışık bir ara Aysel’in aşkının nesnesi olduğu için Serdar Ortaç bile bir tık şirin görünebiliyor göze. “Sen sandığım şey belki benim yüreğimdi…” diyor ya işte…
“Sen aşkı çiçek böcek güneş bulut sanmışsın,” da diyor gerçi. Pek öyle değildir cicim diyor yani, dikenleri falan. İnsan paçaları kıvırıp sığ sudan geçer gibi geçemez aşktan. Neyin çarptığını anlamadan yerdesin, geçmiş olsun. Sekiz kere ölmüş kadın söylüyor bunu, beğenmeyen küçük oğluna almasın.

Geride bıraktığı güzel sözlerden birinde, “üzüm buğusu gibi ağlarım, belli olmaz” da diyor…

Müzeyyen de defalarca çıplak ayakla geçmiş aşk yangınlarından. Üç evlilik, ikisinden üç çocuk. Çocuklu, dul bir ‘şarkıcı’ olarak yeniden aşık olduğunda engel tanımaz ruhu üçüncü kattan atlamasına neden olmuş. Müzeyyen de Aysel gibi sakınmadan sevmiş, ölmüş, dirilmiş, yeniden ayağa kalkmış, defalarca.

Aysel bir programda “hayatından kaç tane erkek geçti” sorusuna “hiçbiri geçemedi,” diye yapıştırıyor cevabı. Canım Aysel. Kraliçe. Kalbimizin pembe saçlı, anarşist anası.

Canım Müzeyyen. Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım. İkisi de tabudeviren, yol açan kadınlar. Ciddi, komik, yetişkin, kız çocuğu. Hepsi birden, daima.

Aysel Gürel eldivenli, döpiyesli, süslü püslü bir kadın, kırklarına kadar. Hep de çok güzel. Sonra ne oluyorsa birden sıyırıyor, tüm o pembe saçlar, siyah rujlar, gecelikle dolanmalar başlıyor. Müjde Ar bilerek yaptığını söylüyor, “annemin hayatla, toplumla, toplumun ‘ahlak’ anlayışıyla bir zoru vardı,” diyor. Sözünü tersinden dinletmenin bir yolu tüm o kostüme delilik. Çok şık, çok akıllıca.
Müzeyyen Senar alametifarikası olan yelpazesiyle süzüldüğü sahnelere pantolonla çıkmayı da akıl eden ilk kadın olmuş. Sahnede dekor gibi mikrofona yapışık durmaktansa mikrofonu eline alıp gezinmeyi de. İlerleyen yaşında evi barkı bırakıp tekneye taşınmış. Hareket seviyor, elmayı çıplak elle ikiye böler gibi ‘çıplak ruhla’ seviyor, rakıyı kafasının üstünden sektiriyor, sağlamından esti mi de basıp gidiyor.

Aysel’in gönlünden kopup pek çok şarkısını bedava dağıttığı söyleniyor. Müzeyyen’in “bu para çok bana, lüzum yok,” diye ödemenin bir kısmını geri gönderdiği oluyormuş. Ne paranın esiri olmuşlar, ne şan- şöhretin. İkisi de iyi birer anne ama ne erkekler, ne evlilikler ne de çocuklar müzik tutkularının önüne geçmiş. Hayatlarının son anına değin bu gerçek aşklarının izinden sapmamışlar. İşlerini büyük bir profesyonellikle yaparken kalpleriyle irtibatları bir an bile kesilmemiş.

Kelimenin moda anlamında değil, gerçek, deha ve ruh taşıyan anlamında ‘deli’, kendine özgü, tuhaflıkları da birer imza olan kadınlar ikisi de.

MÜZEYYEN

Galanın en tatlı sürprizlerinden biri, “gerçek Feraye”ydi. Müzeyyen Senar’ın kızı Feraye Işıl sahneye çıktı, isminin de kaynağı olan meşhur şarkıyı söyledi.

 

Hayatıyla, şarkılarıyla, 12 yaşında bir kız çocuğu olarak kaçıp İstanbul’a gelişinden Atatürk’ün önünde şarkı söyleyişine önemli anılarıyla Müzeyyen Senar’ı anlatan “Müzeyyen” müzikali 8 Şubat’ta Uniq Hall sahnesinde, güzel bir galayla perde açtı.

Şevval Sam anlatıyor Müzeyyen’i. ‘Anlatıyor’ diyorum özellikle çünkü Müzeyyen Senar’ı oynamak, o olmak gibi bir iddiayla yola çıkmamış. İşin en önemli artılarından biri olan bu yaklaşım, izlemeden önce duyduğum bazı kaygıları da giderdi.

Şevval Sam doğru bir yerde duruyor yani, “ben sadece anlatıcıyım, elçiyim,” diyor. Müzeyyen Senar’ı çok seven, ondan el almış bir kadın, yıllardır kalbinde taşıdığı bir hayali gerçekleştirmek için yola çıkmış. Yakın arkadaşı olan bir başka kadın, Figen Şakacı güzel, muzip, leziz kalemiyle oyunu yazmış. Engin Alkan işin ruhunu yansıtan, amacın önüne geçmeyen başarılı bir reji, Fahrettin Yarkın sanat direktörlüğü yapmış. Şevval Sam’a daha önce Müzeyyen Senar ile birlikte çalışan usta müzisyenler eşlik ediyor müzikalde.

Galanın en tatlı sürprizlerinden biri, “gerçek Feraye”ydi. Müzeyyen Senar’ın kızı Feraye Işıl sahneye çıktı, isminin de kaynağı olan meşhur şarkıyı söyledi.

Şarkı seçimleri de güzel. Hem saygılı ve sevgili bir anma hem de bu zor zamanlarda iyi vakit geçirtme amacı taşıyan bir müzikal “Müzeyyen”, ikisini de başarıyor. Fırsatınız varsa kaçırmayın, iyi geliyor.

Bu dünyadan Aysel Gürel ve Müzeyyen Senar geçti. İkisi de geçmedi, hâlâ soluduğumuz havada, aşklarda, şarkılardalar. Aysel 89, Müzeyyen 100 yaşında. Ölümün bile hayattan koparamayacağı kadınlar onlar. Son nefeslerine dek gerçek tutkuları dışında hiçbir şeyin esiri olmamış, eyvallahsız kadınlar…

(1) “Söz ve Müzik”, Aysel Gürel bölümü, NTV


Zehra Çelenk kimdir?

Senarist ve yazar. İlk şiirini beş buçuk yaşında yazdı, olaylar uzayda geçiyordu. Şiirleri 13-18 yaşları arasında Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra Omnia, Böcek Yapım gibi şirketlerde çalıştı; reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV - sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI