Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

'Şimdi' için: Kat 4

Pazar, 11 Şubat, 2018
Lara Ögel'in İstanbul Karaköy Galata Rum Okulu'nun 4'ncü katındaki  'İmtidâd' sergisi, Tanpınar'ın 'değişerek devam etmek ve devam ederek değişmek' manâsına kullandığı kavrama dayanıyor. Sergi, okulun kültürel, mimarî, pedagojik ve fiziksel mirası üzerinden, bir sosyal durum olarak  'şimdi'nin disiplinler arası analiz ve eleştirisine girişiyor.

Ne iyi ki, art arda pek çok kıymetli serginin açıldığı şu günlerde, İstanbul Karaköy’deki 1885 tarihli Galata Rum Okulu da, sanatçı / küratör Hera Büyüktaşçıyan öncülüğündeki kültür ve sanat aktivitelerini eş zamanlı üç sergi ile devam ettirmekte.

Vaktiyle Anaokulu ve İlköğretim yuvası olan yapıda 17 Şubat’a değin Ömer Pekin’in Avusturya Liseliler Vakfı desteğiyle sergilediği ‘Prosedürel Gerçeklik’, Olga Alexopoulou’nun ‘Kurşunî Sular: Nasıl Cesur Olunur?’ ve Lara Ögel’in ‘İmtidâd’ adlı projeleri, Salı ve Cuma günleri arasında 14.00-18.00, Cumartesi ise 12.00-18.00 saatleri arasında izleniyor.

Son yıllarda bir çok sanat faaliyetine ev sahipliği yapan binanın dördüncü katında, boş sınıflar ve müdür odası arasında bir de eski kütüphane saklı. İşte Lara Ögel de, ‘İmtidâd’ı hem bir mekâna özgü sergi, hem de okuma projesi olarak hayata geçirmiş.

Edebiyat, mimarlık, toplumbilim, güncel sanat, semiyoloji/anlambilim ve pedagoji gibi pek çok unsuru kesiştiren/demleyen bir deneyim olarak ‘İmtidâd’, ardına Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Yavaş Yavaş Aydınlanan’ isimli eserinden “Ey eşiğinde bir anın /Durmadan değişen şeyleri/ Baş ucunda her rüyanın/Bu aydınlık oyun bekler…’  sözlerini alıyor.

Boş ve mahzun sınıf duvarlarının ahşap bezemelerinde mozaiksi, yüzlerce soyut karenin seçildiği sergi, tarihin ve kişisel tarihin nereye kadar kesişebileceği, neyin neye ve neyle temsil edebileceğini sınayan, mahcup bir sessizlik ve özeleştiri sorumluluğu da kusuyor.

Boş sınıf duvarları öğrenci cıvıltılarıyla dolu iken zaten renkli olan, ancak bugün kahverengiyle sıvalı bu alanlar üzerine tekrar konulmuş bu soyut parçalar arasında Sappho’nun ‘fragmanları’nın da bulunduğunu belirten Ögel, projesini, suluboya desenlerinin arşivden bulunmuş küçüklere ait soyut resimlerle yönergesizce iletişim kurduğu, ‘dokunulmaz’ ama görülebilir bir camaltı sergisiyle genişletiyor.

Ögel korunan açık okul kütüphanesi ve ‘Okuma Odası’nda Anne Carson’ın tabiri ile ‘nefes alan’ bu plastik k/alıntılar üzerinden hem geçmiş, hem de geleceğin elini nasıl tutabileceğimizi araştırmaya girişiyor. Lara Ögel’in kolaj ve suluboyalarıyla bütünleşen sergisi, holdeki ‘bindik ağaçların basamaklarına’ adlı eser ile heykelle de randevulaşmış. Sanatçı bu eser için, bir depoda saklanan eski okul pencereleri ve demir konstrüksiyondan parçalardan faydalanmış.

Tıpkı sınıf duvarlarındaki renkli kitap kapakları ve fragmanlar gibi, parçalı bulutlu bir sergi olarak ‘İmtidâd’ın taşıdığı melankoli  – nostalji duygusu, Ögel’in kişiliğinin de bir yansıması. Soyutlamanın, hem özgür, hem de tutsak bir ifade biçimi olabildiğini bize düşündüren ‘İmtidâd’ sergisi, bu halin yalnızlığı üzerinden, sadece yapanın, üretenin bildiği bir ifade biçiminin, yine yalnızca onu alabilene ulaşabilen yoğun, mahrem bir paylaşıma nasıl vesile olabildiğini sorgulayıp ortaya koyuyor.

Eseri kapsamında çocukların soyut dünyalarına empatik ve içedönük bir suskunlukla sızmaya girişen Ögel, böylece karşılıklı paylaşılmış ve deşifresiz bir bitkinliğin de istismarsız izdüşümünü, kendini/egosunu mümkün mertebe geri çekerek teşhir ediyor.

Klasik anlatının, kuşaklar arasılığın, sanatçı katkısının ve bir başka sanatçıya yorumsal göndermenin de kendi içinde harmanlandığı sergisi için hazırlanırken, eski fotoğraflar, dış cephe pencere ve eski suluboyaları bulduğunu ve buradan hareket ettiğini söyleyen Ögel, şöyle konuşuyor; “Okulun sınıflarında tekrarlayan kareler ve bu karelerin çoğunluğunun canlı olması beni yönlendirdi. Arşive, pencerelere baktım ve hepsi birleşerek böyle bir paylaşıma dönüştü. (…) Evet herşey küçük bir kâğıt çizimi ve kolajından, kesiğinden başladığı için, ‘oynamak’ da beni çekiyor. Sürecin en başındaki elemanlar bunlar. Anne Carson konusunda ise, metinlerinde ‘mekân’ları çağıran birtakım boşluklar olması beni çok etkiliyor. Bu yüzden kendisini projeye kattım.

Sergi adını ‘devam ederek değişmek/değişerek devam etmek’ manâsına gelen kelimeden alıyor. Bu kelime Türk modernizmine yönelik büyük kapılar açıyor da olsa ben, söz ettiğim anlam üzerinden bu binanın kendi işlerim ve üretimime etkisine odaklandım. Hera ile konuşurken de, yine bunun üzerinden gittik ve bir işin girdiği mekâna ne kattığını, mekânın da işe nasıl etki ettiğini sorduk. Bu kavram, yani İmtidâd beni çok açan bir kavram oldu ve zaten Tanpınar da ‘geçmiş yok, gelecek yok, İmtidâd var,’ diyerek, süregelen şu andaki zamandan söz ediyor.”

Geçmiş ve geleceğin, pervasızca, mal gibi alınıp satıldığı şu günlerde, ‘Şimdi’den ne anladığımızı, bundan ne beklediğimizi bize sorgulatan bu dilsiz, ama hepimizden çok daha açık konuşan sergi için, Dünya zamanıyla bir haftanız var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI