Soyağacı

Cuma, 9 Şubat, 2018
Soy kütüğüne ilişkin bu beklenmedik ‘bilgi edinme’ fırsatı, hem olağanüstü yüksek bir ilgiye yol açıyor; hem de yine tarihten kopuk, bağlamsız ve donuk bir ‘geçmiş malumatı’ doğuruyor.

Marx, kapitalizmin ve onun egemenliği altındaki toplumun bir tür yapıtaşı olarak ‘meta’yı işaret etmiş, kapitalizmi incelemesine de bu atomik ölçekten başlamıştı. Metanın ‘fetiş’ karakterini açığa çıkardı ve sadece beslenme, giyinme gibi en temel ihtiyaçların değil ‘ruhsal’ ihtiyaçların da ticari metalarca giderildiğini gösterdi. Meta, insanın herhangi bir ihtiyacını gideren bir şey idi ve giderilen ihtiyacın “mideden mi yoksa hayallerden mi” kaynaklandığının önemi yoktu. Duygular, manevi hazlar ve –din de dahil olmak üzere– tüm kutsallıklar, ticari meta üretiminin dolaysız konusuydu.

“Geçmişte mutlu olunan bir ana duyulan özlemin acısı” olarak kadim melankoli de, insan türünün yaygın bir duygu bozukluğu olduğundan, pazarın ilgisini çekti ve metalaştı. Geçmişe duyulan özlemi, tam da uzun ticaret rotalarında sıladan ayrı kalan burjuva tüccarlarına uygun olacak şekilde biraz daha ‘mekana’ yönlendiren nostalji de öyle… Başlangıçta bir hastalığa, fiziksel sonuçları olan bir duygu bozukluğuna verilen addı nostalji; ama kapitalist pazarın ‘modası geçmeyen’ verimli bir membaına dönüşürken, ‘sıla’ ya da ‘mutluluk’ özleminin doğal ilintilerinden uzaklaşmış, çarpık bir fetişe dönüştü: Eski şarkılar, eski arabalar, eski fotoğraflar, granç, vintıç, retro…

‘Geçmiş’i, yaşanmakta olan zamandan, gelecekten ve tarihten koparan; onu, çeşitli ticari ürünlerle dindirilen (hatta kimi zaman kışkırtılan) bir acı ve arzu nesnesine dönüştüren pazar; ‘geçmişin bilgisini’ de kasten çarpıtılmış, dondurulmuş ürünler olarak alışverişin alanına sokuyor: Varsayılan hikâyelerle ‘ecdat kahramanlıkları’ anlatan popüler kültür ürünleri; hamaset dolu ve genellikle malumattan ibaret tefrikalar, nutuklar; arka cam çıkartmalarından dijital imajlara, iğneden ipliğe kadar türlü ürüne iliştirilmiş İslam ve Türk fetişleri… Üsküdar meydanında, “tanesi 10, iki tanesi 15 liraya”, üzerinde Kayı boyu simgesi olan polar bereler satılıyor. Bere satan işportacıların arkasındaki perdeler, denizin, 500 yıllık camilere hasar verecek şekilde kazıklar çakılarak ‘doldurulmakta’ olduğu inşaatı kapatıyor bu esnada.

Bu ikiyüzlülük, ‘bizim’ muhafazakar-milliyetçilere özgü değil elbet; ama tam da İslam-Türk köklere, ecdada, bekaya, milliye, yerliye bunca sarmalanmışken ortaya çıkan bu çarpık fotoğraf, tarihin işlevli bilgisinin yerine geçen ‘geçmiş fetişizmi’nin yıkıcı sonuçlarını, kaba saba bir açıklıkla gösteriyor.

Dünkü “e-devletten soyağacı indirme” furyası, geçmişe bakış konusundaki bu sakatlanmışlığın benzer birçok sonucunu üretti. Uzunca süredir dinsel ve etnik kimlik dayatmaları ya da yasaklamaları ile karşı karşıya olan toplum, 200 yıl önceki atalarının ‘nüfus kayıtları’na bakarak, dini, mezhebi, etnik ‘kökenlerini’ tespit etmeye uğraştı. Tam da Lozan, Sykes Picot gibi anlaşmalar uluslararası ya da tek yanlı olarak tartışmaya açılır olmuşken, 200 yıl önceki demografik yayılıma işaret etmek; toplumda buna ilişkin ‘nostaljik bir enerji’, hiç değilse başlangıç düzeyde bir ‘sıla’ algısı yaratmak mı istenmiştir? Cumhuriyetin çok öncesine dair kütük bilgileri, daha kolektif bir ‘Osmanlı ülkesi tahayyülü’nü besleyebilir diye mi hesap edilmiştir? Yoksa, internetin başına bile RTÜK atayarak, her türlü içeriği, hatta kurmacaları kendi kesin denetimine almak isteyen, kontrolünde olmayan herhangi bir ‘bilgi’nin dolaşmasından rahatsız olan bir sistem bu soy kütüğü bilgi havuzunu zararsız mı görmüştür?

Niyet ne olursa olsun akıbet pek değişmiyor galiba. Soy kütüğüne ilişkin bu beklenmedik ‘bilgi edinme’ fırsatı, hem olağanüstü yüksek bir ilgiye yol açıyor; hem de yine tarihten kopuk, bağlamsız ve donuk bir ‘geçmiş malumatı’ doğuruyor. Örneğin 1915-18 arasında büyük büyük dedelerinin, Anadolu’nun doğusu ve güneyini kapsayan çok geniş alandaki herhangi bir noktada yaşadığını öğrenen bir genç, kendisinin ve ata komşularının ‘soy ağacı’ hakkında hangi çıkarsamalarda bulunuyordur? Ya da bu bölgede yaşanan ve Ermenilerin, Kürtlerin, Türklerin, nihayetinde çoğu yoksul köylülerden, küçük zanaatçılar ve esnaftan oluşan bütün bir halkın yıkımına yol açan felaketler hakkında?

İslam-Türk fetiş nesneleriyle süslenmiş, fiziki, kültürel ve siyasi ‘meta’ üreterek hem kendi ‘kuruluşunu’ sağlamaya hem de ayakta kalmaya çalışan ‘ecdatçılık’, topluma, gür yeşil yapraklarıyla yaşam saçan bir ‘soy ağacı’ gösterebilir mi?

İnsanların soyuyla suçlandığı, bu yüzden felaketlere uğradığı, toplumun kırımlar, tehcirler, göçler, kaçlarla alt üst olageldiği, bu –af edersiniz– soy sop meselelerinin hala horgörü noktası olduğu bir coğrafya ve toplumda idrak edilmesi gereken ilk ‘soy ağacı’; yapraklarını döküp kararmış ve halen kuru çıplak bir ıssızlıkta tutulan büyük insanlık ağacı değil midir?


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI