Mühdan Sağlam
Mühdan Sağlam

Latin Amerika: ABD’ye uzak, Çin’e mi yakın?

Çarşamba, 7 Şubat, 2018
Çin’in Latin Amerika’da varlığını güçlendirdiği, genel küresel politikada sistemin kendi dinamiklerini kullanarak sözünü geçirmeye başladığı aşikar. Nitekim şubat başında Latin Amerika’ya gitmesi beklenen ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson'ın çantasında Çin üst sırada olacak. Tillerson bir konuda bölge ülkelerini uyarıyor: Çin’in kısa vadede kulağa hoş gelen projeleri, uzun vadede büyük bağımlılığa ve Sri Lanka gibi olmaya neden olabilir. Tillerson bu uyarısında haksız sayılmaz...

Juan Diaz de Solis 1516’nın sıcak bir gününde gemisinden inerek attığı her adımla Güney Amerika’nın doğu sahillerini İspanya adına sahipleniyordu. Çok geçmeden Solis’in arşınladığı topraklara meşhur İspanyol akını başladı (1). İspanya, 1543’te ilk misyonu Buenos Aires’e yolladı. Buenos Aires “iyi havalar” anlamına geliyordu. Oysa ne İspanyolların yerli halklara doğrulttukları okları ne de Portekiz’in zulüm kuşanan fatihleri iyi hava peşindeydi. Altın ve gümüş, iyi havaya ve yerli halkların varlığına tercih edilecekti, edildi de. 1492’de başlayıp yüzyıllara yayılan bu işgal, sömürgecilik tarihin gördüğü en büyük zulüm ve katliamlarından biri olarak tarihte yerini aldı. 19’uncu yüzyılın ortalarına kadar da söz konusu halklar iki ülkenin egemenliğini iliklerine kadar hissetti.

4 Temmuz 1776’da 13 koloni İngiltere’ye karşı isyan bayrağını göndere çekmiş ve bağımsızlığını kazanmıştı. Bir yanlışlık olmasın söz konusu 13 koloni bölgenin yerli halkı değil, onların varlığına Sanayi Devrimi’nin demir yumruğuyla el koyanlarındı. Önce başat güç, ardından süper güç olacak 13 koloni Amerika Birleşik Devletleri (ABD) adı altında bol yıldızlı bayraklarını dalgalandırmaya başlıyor, dünyada bize de yer açın demekten geri kalmıyordu. ABD’nin 1823’te yayınladığı Monroe Doktrini, “Avrupa siyasetinden uzak durma vaat ederken Amerikan kıtasından elinizi çekin” diyordu. Aksi kabul edilemezdi, zira yeni kurulan ABD, hammadde ve ekonomik kalkınma için Latin Amerika’ya ihtiyaç duyuyordu ve başat gücünü göstermeye Latin Amerika’dan başlayacaktı.

ABD’nin Latin Amerika’daki nüfus ve etkisi hızla yayıldı. Öyle ki kıta devletlerinde yapılan her darbe, her iç karışıklıkta parmaklar Washington ve CIA’yi işaret ediyor. Pek haksız da değiller hele ki Şili’de Salvador Allende suikastı dikkate alındığında. ABD’nin kıtada verdiği rahatsızlığı en net ifade edense bir Meksika atasözü: “Ah Meksika, Tanrı’ya çok uzak, ABD’ye çok yakın”.

21’inci yüzyılda ABD’nin arka bahçesindeki nüfuzu bazı sarsıntılar yaşasa da devam ediyor. Ancak şimdi ona meydan okuyan yeni bir devlet var. Kendisi de egemen güçlerin sömürüsüne maruz kalmış, bugün sömürü dersi verecek güce erişmiş bir devlet, Çin, Latin Amerika’da kendine alan açmaya çalışıyor. Pekin Amerikan kıtasında ne arıyor ve kıtayı neler bekliyor?

DÜNYANIN BAŞINA BELA ÇİN’E DEVA TRUMP İKTİDARI 

Donald Trump’ın başkanlık seçimindeki zaferi ABD dahil pek çok ülkede, “eyvahlar olsun” tepkisiyle karşılanmıştı. Öyle ki Trump’ın aklı başında hiç kimse tarafından seçilemeyeceğini düşünen Washington sık sık Moskova’yı seçimleri manipüle etmekle suçluyor. Kuzey Kore, İran, Çin, Filistin, Rusya, Balkan ülkelerinin toplantılarda kenara itilen başkanları, el sıkışılmayan liderler dahil herkes Trump’tan nasibini alıyor. Arsızlık ve nezaket yoksunluğunda her gün yeni bir rekor kıran Trump, Meksika’yı duvarla, diğer Latin Amerika ülkelerini yazmaya utanılacak çirkin sözlerle hedef almıştı.

İşte Washington’daki bu akıl tutulmasının resmi; soğuk kanlı, ekonomik gücünü perçinlemek isteyen, “herkesin kültürü kendine bana nesi, ben işime bakarım demokrasi de nesi” diyen Çin yönetiminin diplomatik atılımlarına büyük destek sağlıyor. ABD sistemsel sıkışmışlıkla sağa sola saldırdıkça teskine koşan Çin’in, ABD’nin arka bahçesi Latin Amerika’da varlığı belirginleşiyor. Belki Çin bu atılımları zamanla gerçekleştirecekti, ancak hiç kuşku yok ki Trump yönetiminin ABD kurulu düzeninde yarattığı sarsıntı, ABD’nin tıkanan küresel düzeni, karar mekanizmalarındaki karmaşa Çin için adeta “ Allah’ın bir lütfu”.

KUŞAK VE YOL LATİN AMERİKA’YI KAPSIYOR MU?

Çin’in Kuşak ve Yol Projesi Asya, Afrika ve Avrupa eksenli. Xi Jinping 2017’deki Proje Forumu’nda “Proje 68 ülkeyi kapsıyor olsa da yeni katılımcılara kapımız açık” demişti. Bununla beraber ABD gazetelerinde ve yaygın kanallarda koparılan fırtınanın aksine Çin Latin Amerika’ya Kuşak ve Yol Projesiyle girmedi. Pekin’in ekonomik ve toplumsal ihtiyaçları uyarınca 2000’lerin başından bu yana ilişkiler ivmelenmişti.

Latin Amerika’da 2013’te ilan edilen Kuşak ve Yol’a “varım” diyen tek ülke Panama. Katılımın bir ülkeyle sınırlı kalmasının nedeni kıta devletlerinden değil Çin’den kaynaklanıyor. Latin Amerika’da varlığını güçlendirmek isteyen Çin, Kuşak ve Yol ile değil, alternatif ve bireysel girişimlerle ABD’nin tepkisini ve müdahalesini geciktirmeye çalışıyor.

Ekonomik olarak Latin Amerika Çin ilişkileri bu anlamda önemli. Çin güncel olarak Brezilya, Arjantin, Şili ve Peru’nun en büyük ticaret ortağı. Ticaret daha çok Pekin’e ihraç edilen yaş sebze, meyve ve et ürünleri üzerine kurulu. Brezilya ile zaten BRICS platformunda yan yanalar. Xi 2015’te Pekin’de gerçekleştirilen Çin- Latin Amerika ve Karayipler Bakanlar Forumu’nda hedeflerinin 2015-2019 arasında bölgeyle 500 milyar dolarlık ticaret ve 250 milyar dolarlık doğrudan yatırım yapmak olduğunu ifade etmişti. Hedefe ulaşılır mı zaman gösterecek ancak şimdiki veriler neden olmasına işaret ediyor. Amerikan Ülkeleri Kalkınma Bankası’na (Inter American Development Bank-IADB) göre 2014’te Çin-Latin Amerika ticareti 200 milyar dolar civarındaydı. 2016’da bu ticaret yüzde 30 artarak 260 milyara çıktı. Böyle devam etmesi halinde 2019 hedefi 500 milyar dolara yakın bir hacme ulaşılabilir.

Çin’in bölgeye dönük yatırımlarına bakılacak olursa, yakın döneme kadar petrol ve madenler odaktayken Venezuela temel uğraktı. Günümüzdeyse Brezilya, Arjantin odaklı ve sektörel çeşitlilik içeren yatırım politikası izleniyor. Bunun yanında Brezilya, Meksika ve Şili, bölgeye dönük yabancı yatırımın yüzde 74’ünü çekiyor. Çin bu ülkelerin yanında diğerlerini ihmal etmiyor. Geçen yıl Brezilya’ya akan 21 milyar dolarlık Çin yatırımı, elektrik dağıtım merkezleri, santral inşası ve limanlara harcandı. Benzer biçimde Kolombiya’nın Pasifik kıyısına liman, Arjantin’de demiryolu çalışmaları Pekin tarafından üstlenildi. Yani Çin ekonomisi ve toplumu için gerekliliği hissedilen hammadde ve gıda transferi için gerekli olan alt yapı projeleri. Bölge ülkeleriyse yenilenebilir enerji, teknolojik transfer için Pekin’den yatırım talep ediyor.

Çin sadece yatırım açısından değil, sağladığı kredilerle de dikkat çekiyor. Çin EXIM Bank ve Çin Kalkınma Bankası bölge devletlerine borç veriyor. 2016’da 21 milyarlık borç verdiler. Bu rakam Dünya Bankası ve IADB’nin verdiği krediyi geçmiş durumda. 2016’da daha fazla borç verilebilecekken petrol fiyatlarındaki sarsıntının ekonomik krize dönüştüğü Venezuela’nın borç talebi reddedildi. Çin bölgeye borç veriyor, kendisine maddi ve stratejik getiri sağlaması gibi küçük bir şartla(!)

Veriler uyarınca Çin’in Latin Amerika’da varlığını güçlendirdiği, genel küresel politikada sistemin kendi dinamiklerini kullanarak sözünü geçirmeye başladığı aşikar. Nitekim şubat başında Latin Amerika’ya gitmesi beklenen ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın çantasında Çin üst sırada olacak. Tillerson bir konuda bölge ülkelerini uyarıyor: Çin’in kısa vadede kulağa hoş gelen projeleri, uzun vadede büyük bağımlılığa ve Sri Lanka gibi olmaya neden olabilir. Tillerson bu uyarısında haksız sayılmaz, tabii ABD’nin bölgede ekonomik bağımlılık, süper güç statüsü için yürüttüğü politikalarının, darbelerinin bu ülkelerin Çin’e yakın durmasının gerekçeleri arasında olduğunu saymazsak. IMF ve Dünya Bankası’nın felaket ustası lakabı, Latin Amerika’daki pratiklerinden geliyor. Bugün iç yönetimlerine karışmayacağını söyleyerek bölgeye yönelen Pekin’den olumlu bir tablo beklemek aşırı iyimser bir bakış açısı. Umalım ki İspanya’nın işgaliyle başlayıp yüzyıllara yayılan sömürüye maruz kalan Latin Amerika halkları kendi atılımlarıyla “Ne ABD ne Çin, yeni bir dünya mümkün” diyebilsinler.

(1) Daron Acemoğlu, James Robinson, Ulusların Düşüşü: Güç, Zenginlik ve Yoksulluğun Kökenleri, İstanbul, Doğan Kitap, 17. Baskı, 2017, s. 18.


Mühdan Sağlam kimdir?

Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda doktora yapmaktadır. Enerji politikaları, ekonomi-politik, devlet-enerji şirketleri ilişkileri, Rusya’da devletin dönüşümü ve enerji politikaları, Avrasya temel ilgi alanlarıdır. Gazprom’un Rusyası (2014, Siyasal Kitabevi) isimli kitabın yazarı olup, enerji ve ekonomi-politik eksenli yazıları mevcuttur. 7 Şubat 2017'de çıkan 686 sayılı KHK ile üniversiteden ihraç edilmiştir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI