ABD Suriye'de kalıcı mı?

Pazartesi, 5 Şubat, 2018
Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin denetimindeki bir özerklik ABD’nin burada askeri olarak bulunabilmesi için kaçınılmaz bir gereklilik. ABD böylece Suriye’de kalıcılaşıyor, Türkiye, Ürdün, Irak, İsrail, Lübnan ve askeri üsleri nedeniyle Rusya’ya komşu oluyor, askeri olarak çok stratejik bir konuma yerleşmiş oluyor.

IŞİD’in temizlenmesi Suriye’de istikrarın sağlanması anlamına gelmediği gibi asıl sorunun da IŞİD olmadığını gösterdi. Bu süreçte ABD’nin PYD’ye yardımı devam ettirmesi, Soçi toplantısı gibi diplomatik girişimlerin artışı, Türkiye’nin Fırat Kalkanı’ndan sonra şimdi de Afrin’e operasyon düzenlemesi ve Menbiç’e gireceğini ilan etmesi ülkede taşların yerine oturmasının zaman alacağını gösteriyor.

Genelde yapılan yorum ve tartışmalar Suriye savaşından Rusya ve İran’ın zaferle çıktığı ve ABD’nin genel olarak Ortadoğu politikasının ama özelde Suriye politikasının tutarsız olduğu, hatta belli bir politikasızlığın söz konusu olduğu yönünde. Türkiye’yi de çok yakından ilgilendiren bu tartışmaya bir daha bakmak gerekiyor.

Bu yazıda ABD’nin Suriye’de, kendisini doğrudan işin içine sokmadan çok kritik bir yere sahip olduğunu, sahadaki durumun gidişatında ve bu ülkenin geleceğinde en az Rusya kadar belirleyici olduğunu tartışacağım. Gözden kaçan bir nokta, ABD’nin Suriye sahasında çok etkili bir aktör olduğu ve elinde tahmin edilenden daha fazla araç tuttuğu. Örneğin şu anda ABD desteğindeki PYD, Suriye topraklarının yaklaşık dörtte birini kontrol ediyor. Ama bunun da ötesinde yine ABD desteğindeki muhalif İslamcı gruplar, ülkenin güneyinde Ürdün ve Irak sınır bölgesini kontrol ediyorlar. ABD böylece Suriye’nin hem Ürdün hem de Irak’a çıkışını en azından bazı yerlerde bloke etme gücüne sahip durumda. ABD’nin Suriye’de bir başka üstünlüğü ise yine PYD aracılığıyla petrol bölgelerini ve önemli su kaynağı olan Tabka barajını ele geçirmiş olması. Bunların doğrudan ABD’ye bir faydası yok ama ileride diplomasi masasında özerklik müzakere edilirken önemli pazarlık unsuru olarak kullanılacaklar.

Bu detaylara geçmeden önce ABD’ye dair sık yapılan yorum ve tartışmalara bakmak gerekiyor.

ABD’NİN GERİLEMESİ Mİ, KARAR VERME MEKANİZMASI MI SORUNLU?

Genelde ABD’nin Ortadoğu politikası ya da politikasızlığına yönelik tartışmalarda iki nokta öne çıkıyor. Birincisi ABD’nin hegemonik bir düşüş içinde olduğu ve bunun yansımalarının önemli bir bölge olan Ortadoğu’da da görüldüğü. İkincisi ve bununla da bağlantılı sayılabilecek olan, özellikle Trump döneminde belirginleşen karar verme mekanizmasındaki dağınıklık. ABD hegemonyasının küresel sistem içindeki konumu uzun ve ayrıntılı bir tartışmayı gerektirir ama şu kadarını söylemek gerekir ki, ABD hala hegemonik gücünü koruyor. Hele konu Ortadoğu ve Suriye gibi daha dar alandaki gelişmeler olduğunda şu anda ABD’nin sahip olduğu kapasite hala bölgesel gelişmeler üzerinde büyük bir yönlendirici etkiye sahip. Amerikan hegemonyası tarihsel olarak da her bölgede mutlaka hedeflerine ulaşamadı. Küba’da defalarca denemesine rağmen Castro’yu deviremedi, Chavez’i devirdi ama Chavez geri gelebildi, hatta Vietnam’da mutlak anlamda yenildi. Bütün bunlar ABD’nin hegemonik güç olmadığını ya da mutlaka zayıfladığını değil, bazı alanlarda başarılı olamadığını gösterir. Sonuçta önümüzdeki saat gibi işleyen kusursuz bir mekanizmadan çok, insanların yürüttüğü ve içinde hatalar da bulanan politikalar ve bazı başarısızlıkların olması çok doğal. Dolayısıyla, Ortadoğu’da ve Suriye konusunda da ABD’nin bazı hedeflerine ulaşamaması anlaşılabilir bir durum. Bunların mutlaka hegemonik bir gerileyişin işareti olması gerekmiyor.

İkinci husus ABD karar verme mekanizmasının dağınık görüntüsü. Aslında muhtemelen birçok ülkenin iç ve dış politika mekanizmalarında benzeri çekişmeler yaşanıyor fakat Amerikan sistemi nispeten daha açık ve şeffaf çalıştığı, bazı hesaplar medya üzerinden görüldüğü ve ABD çok sayıda soruna taraf olduğu için bu türden çekişmeler daha çok göze batıyor. Fakat burada sorun, bunların sanki daha önce hiç rastlanmayan ve bu döneme, Suriye’ye, PYD meselesine dair ilk kez görülen çelişkilermiş gibi ele alınmasında. Birkaç örnek vermek gerekirse, geçmişte Vietnam savaşı sırasında savunma bakanı olan Mc Namara, Johnson’a tepki olarak istifa etti. 1990’larda Bosna ve Kosova’ya müdahale konusunda karar verme mekanizmasında ayrımlar yaşandı. ABD, Kosova’da el altından Kosova Kurtuluş Ordusunu (UÇK) desteklerken, öte yandan Clinton’un temsilcisi onu terör örgütü olarak ilan ediverdi. Benzer tartışmalar her başkan döneminde yaşandı ve bunların hegemonik gerileyişle doğrudan ilgisi olmadı.

ABD, PYD’YE NEDEN BU KADAR DESTEK OLUYOR?

Aslında PYD, ABD’nin Suriye’de destek olduğu tek grup değil fakat Türkiye hem siyaseten hem de kamuoyu olarak bütün dikkatini Suriye’nin kuzeyine yönelttiği için bu ülkenin güneyindeki gelişmeler gözden uzak kalıyor. Yine de burada PYD’ye desteğin nedenleri üzerinde duralım.

1) Kürt Kartı. Genel olarak ABD için Ortadoğu’da dört devlete yayılmış Kürtler ve Kürt siyaseti üzerinde nüfuz kurmak, bölgesel siyaset içinde önemli avantaj sağlıyor. ABD, Kürtlerin içinde bulundukları ülkelerdeki sıkıntılarını, kırılganlıklarını bildiği için bu kartı istediği gibi oynayabiliyor çünkü son aşamada Kürtlerin bölge dışı bir güce ihtiyaç duyduklarının farkında. Geçmişte Türkiye’deki Kürt hareketiyle bağlantısı çok sınırlı ve (PKK’yı terörist örgüt olarak ilan etmişti), Suriye Kürtleriyle hiç bağlantısı yok iken bir tek Irak Kürtlerine angaje olmuştu. Günümüzde Ortadoğu’daki iki ana Kürt hareketinin iki koluyla da Suriye ve Irak üzerinden bağlantılarını güçlendirmiş durumda. Dolayısıyla, Kürt siyaseti üzerinden Suriye, Irak, İran ve Türkiye siyaseti üzerinde değişen ölçülerde etkide bulunma imkanına sahip.

2) Suriye özelinde ise, güneydeki muhaliflerle olan bağlantısı da hesaba katılırsa, hem coğrafi, hem siyasi açıdan Esad rejimini zayıflatmış oluyor. Böylelikle Rusya’nın mutlak bir başarı elde etmesi engellenmiş, kendisine de bir stratejik pay almış oluyor.

3) İran’ın, Suriye’de zayıflatılması. İran savaş sırasında Suriye’de çok güçlendi, gerek Kudüs Ordusu gibi kendi milisleri gerekse Hizbullah aracılığıyla sahada başat bir oyuncu oldu. PYD aracılığıyla İran’ın bu ülkedeki varlığı dengelenmiş oldu.

4) Türkiye ile Suriye arasında, Ankara’yı çok rahatsız eden bir stratejik hat çekmiş oluyor. Geçmişte AKP hükümetinin Yeni-Osmanlıcılığı Suriye üzerinden kurmaya çalıştığı, bu ülkeyi hinterland’ı haline getirmeye çalıştığı düşünülürse, ABD’nin ısrarla ve Türkiye’yi rahatsız etme pahasına Kürt oluşumu yaratmaya çalışması daha anlaşılır oluyor.

5) ABD, Rusya ve İran’ın müttefiki olan Suriye’nin kuzeyine stratejik olarak yerleşti ve çıkmaya niyeti yok. Geçmişte bu askeri varlığını IŞİD ile savaşma gerekçesiyle açıklıyordu, artık doğrudan ‘İran, Suriye’de bulunduğu sürece biz de olacağız’ şeklindeki bir politikaya çevirdi. Dolayısıyla, Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin denetimindeki bir özerklik ABD’nin burada askeri olarak bulunabilmesi için kaçınılmaz bir gereklilik. ABD böylece Suriye’de kalıcılaşıyor, Türkiye, Ürdün, Irak, İsrail, Lübnan ve askeri üsleri nedeniyle Rusya’ya komşu oluyor, askeri olarak çok stratejik bir konuma yerleşmiş oluyor.

‘İRAN KORİDORUNA KARŞI KÜRT KORİDORU’

İlginçtir, Türkiye’de hem devlet hem de medya bir Kürt (terör koridoru) endişesi yaşarken, İsrail’deki endişe, İran’ın Akdeniz’e bir koridor oluşturduğu ve bunun da bir güvenlik sorunu yarattığı şeklinde.

Yine ilginç bir şekilde ne Esad rejimi, ne de IŞİD’in varlığı İsrail tarafından tehdit olarak algılanmadı. Hem Suriye’deki istikrarsızlık hem de İran’ın ve Hizbullah’ın güçlenmesi ise İsrail’i korkuttu. ABD desteğiyle kuzeyde PYD’nin kontrolünde bir özerklik elde edilmesi İsrail açısından gerekli görülüyor. Bunu ABD içindeki neocon’lar da destekliyorlar. Daha 2012 gibi erken bir tarihte neoconların önde gelen isimlerinden Michael Rubin, ABD’nin Suriye’de Kürtlerle çalışması gerektiğini söylüyordu. İsrail resmi tutumunda, PYD’ye, Barzani’ye olduğu gibi açıktan destek vermiyor ama İsrail medyası, Suriyeli Kürtlerin seküler ve Arap olmayan bir güç olarak doğal müttefik olduğunu sık sık hatırlatıyor. Hatta bazı yazarlar Erdoğan nasıl Hamas’ı destekliyorsa, biz de açıktan PYD’yi destekleyelim diyorlar. PYD’nin de bu türden bir desteğe açık olduğu görülüyor. Öyle ki, Times of Israel sitesi bu türden bir temasın yaşandığını da yazdı (16 Mart 2016).

Şu anda neoconlar, onlara daha yakın olan Pentagon, çok yüksek sesle dillendirmese de İsrail, Katar krizinden sonra ise Suudi Arabistan Suriye’nin kuzeyinde PYD denetimdeki bir özerk yapıyı destekliyorlar ve ayakta tutmaya çalışıyorlar.

ABD’nin PYD’ye verdiği destek Amerikan karar verme sistemi içinde çok tartışılan ve eleştirilen tercihlerden biri. Buna karşı çıkanlar PYD’nin, Türkiye gibi NATO üyesi bir ülkeye tercih edilmesinin rasyonalitesini sorguluyorlar ve PYD’nin yeterince güçlü bir müttefik olmadığını, bu sürecin geleceğinin belirsiz olduğunu, çok maliyet getirdiğini ve Türkiye’yi Rusya’ya yaklaştırdığını savunuyorlar. Ama halihazırda ABD’nin Suriye politikası tahmin edildiğinin aksine uzun vadeli kurgulanmış ve iç tartışmalara ve iktidar değişimine rağmen kendi çizgisinde devam ediyor. PYD’ye destek bunun en önemli ayağını oluşturuyor. Ama bunun bir de güney Suriye boyutu var ki onu da başka bir yazıda ele almak gerekiyor.


İlhan Uzgel kimdir?

1988’den itibaren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde çalıştı. Bölüm başkanı iken Şubat 2017’de ihraç edildi. Ankara ve Cambridge Üniversitelerinde yüksek lisans yaptı, Ankara Üniversitesinden doktora derecesini aldı. LSE, Georgetown gibi üniversitelerde doktora ve doktora sonrası araştırmalar yaptı, Oklahoma City Üniversitesinde dersler verdi. British Council, Jean Monnet ve Fulbright gibi burslardan faydalandı. Daha çok ABD dış politikası, Türk dış politikası, Balkanlar gibi konularla ilgilendi. Ulusal Çıkar (2004, İmge), Türkiye’nin Komşuları (derleme, 2002, İmge) ve AKP Kitabı (derleme, 2009 Phoenix) gibi çalışmaları vardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI