Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

'Herspektif'

Cumartesi, 3 Şubat, 2018
Pelin Kırca, Kaan Müjdeci, Ayşe Erkmen ve Bernard Frize'in İstanbul'da birbirinden bağımsız iki sergi ve bir sinema filmi deneyimi üzerinden ürettikleri bilişsel ve estetik alternatif 'sığınak'lara, taşıdıkları farkındalık dayanışmasından ötürü bugünlerde dikkat etmekte fayda var.

Bu hafta, gerek duygusal, gerekse fiziksel düzeyde sınırları zorlayan günlerden geçerken, itibarsızlaştırılıp iktidarsızlaştırılmaya, sus pus edilmeye yüz tutan sanatın, tam da bu haline bir iktidar(sızlık) biçimi olarak nasıl nezaketle sahip çıkılabileceğini bize düşündüren iki sergiden ve çağrıştırdığı ortaklıklardan söz etmek isterim.

Bunlardan ilki, Pelin Kırca’nın ‘Sivas’ sergisiydi. İstanbul Beyoğlu Tomtom Kaptan bölgesindeki Krank Sanat Galerisi’nde yer alan bu sergi, bugün sona erecek ve ne mutlu ki, ben de geçtiğimiz günlerde izleme şansına kavuştum.

Kırca, çalışmasını 2014 Venedik Film Festivali Jüri Büyük Ödülü sahibi ‘Sivas’ filmine imzasını atan Kaan Müjdeci’nin, kendini savunmayı bilmez her insan yüreğini dünyaya karşı yara bere içinde bırakan gözyaşı pınarı filminden esinle ortaya koymuştu. Suluboyalarını ortaya koyan Pelin Kırca’nın aynı adlı sergisi, ardında Norgunk Yayıncılık’ın imzalı ve 250 edisyondan oluşan, olağanüstü baskılı albümünü de bıraktı.

Pelin Kırca’nın Sivas sergisinden

1982 Atlanta doğumlu Pelin Kırca, Bilkent Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü mezunu. Yüksek lisans eğitimini New York’da alan sanatçı, kendini ‘profesyonel hayalperest’ olarak tarif ediyor. Animasyon filmleriyle de bilinen Kırca pek çok uluslararası karma sergide de boy gösteren bir imza. Kırca, sergide, galeriden aldığımız resmî tabirine yaslanırsak, “filmin duygusal doku ve boyutundan esinli farklı ölçülerdeki suluboyalarını izleyiciyle paylaşıyor.”

Sergi /projede Kırca’nın ilham aldığı filmden özel bir sahneye de yer vermesi, etkinliğin disiplinler arası iletişim içtenliğini perçinliyor. Yine, galerinin katkılarıyla hatırlanacağı gibi, “filmde yaşadığı küçük köyde okulu ve arkadaşlarıyla vakit geçirmekten başka rutini olmayan 11 yaşındaki Aslan’ın hikayesi işleniyor. Aynı sınıfta okuduğu Ayşe’ye âşık olan Aslan, bir gün, yaşadığı bölgede yaygın olan köpek dövüşlerinden birine denk geliyor. Burada yaralı bir halde ölüme terk edilen “Sivas” isimli köpeği çevredekilerin itirazlarına rağmen sahiplenerek, başka bir canlı ile iletişim kuruyor.”

Suluboyanın kâğıtla kurduğu o çocuksu, mahrem dertleşme, içini dökme hali, Kırca’nın düş pamuğu hafifliğindeki renkleriyle de bir araya gelince, Sivas filmi karakterleri, içinde koskoca bir erkeğin yüreğini gizleyen Aslan ve can dostu Sivas ile, onun arkadaşları ve Kaz bedenli diğer doğal/doğaüstü varlıklar, bu defa bambaşka bir mertebeden, neredeyse kâğıt üzerinden bir sınır aşımı daha yaparak izleyiciyle bir defa daha tanışıyor.

Tahta kılıcı, altın yaldızlı tacı ve doldurulmuş dev atıyla içi geçmiş, boz dünyaya kafa tutan Aslan ve arkadaşlarının bu dilsiz ve platonik aşk ve melankoliden ayazda kalmış çizgi öyküleri, yer yer meyve ağaçları ve salıncaktaki prenseslerle, köpeklerin ele avuca sığmaz ılık, karşılıksız vefasıyla da ısınıyor.

Eserlerin nicelik olarak azlığı bilakis, kompozisyonların niteliklerinin ömrünü uzatarak, her birinin belleğimizde daha da derine kök salmasına vesile oluyor. Eserlerdeki ağaçlardan çocuklara, köpeklerden gökyüzü ve coğrafyaya kadar her unsur, kendi varoluşunu es geçmez bir farkındalıkla birbiriyle aynı kâğıtta randevulaşıyor.

Kırca’nın projesi, akla tanınmış çizgi roman figürlerinin gördükleri büyük ilgi sebebiyle tiyatro ve sinemaya taşınması sürecini de tersten getiriyor. Kırca, Kaan Müjdeci’nin dünyasına empatiyle dahil olurken, bu karakterlere eşine ancak plastik sanatlarda rastlanabilecek imgelem özgürlüğüne haiz bir nevî ‘Yeşil Pasaport’ da vermiş oluyor. Yine Kırca’nın desenlerinde, Ortaçağ soylularının gönüllerindeki aşkla Dünyaya kafa tuttukları efsanevî yiğitlik ve dostluk maceralarını işleyen eski defterlerin ışığı, rengi dolaşırken, aynı eserler Antoine de Saint-Exupery’nin ‘Küçük Prens’inin de hayalperestliğiyle, neredeyse karşılıklı göz kırpışıyor. Desenlerde ayrıca, Uzakdoğu eski resim sanatına özgü bir kırılganlık da çıtırdıyor.

Krank Sanat Galerisi’nde bu proje yer alırken, yine Norgunk Yayıncılık’ın, Robinson Crusoe 389 ile destekçilerinden biri olduğu ‘Riverrun İstanbul’, sığınak/korugan/Bunker sergilerinin ikincisini -Sarkis’in ardından- Ayşe Erkmen ve Bernard Frize ile Tophane’deki Boğazkesen Caddesi üzerindeki 31 numaralı binada sürdürdü.

​Yine 3 Şubat’a değin izlenebilen ‘Çayırda Badminton’isimli bu projede Frize’in ‘Plus’ (2005) ve ‘Tau’ (2005) adlı, akrilik ve tuval üzerine reçine tekniği ile ürettiği iki soyut yapıtına, Erkmen’in yıllar önce Galerist’le, ilk kez’Kuşbakışı Manzaralar’ projesinde gerçekleştirdiği ‘Jaluziler’ (2006) eşlik ediyordu. Sergide ayrıca, sanatçıların sarı kartlara işlenmiş çeşitli düşüncelerine de yer verilmişti.

Riverrun’daki sergi, iki sanatçının kapalı ve korunaklı bir mekânda tüm yalınlık ve soyutlama imkânlarına bezedikleri türlü düşüncelerini buluşturması bakımından, gerçek bir Badminton gerilimi (hani şu, amiyane tabirle, kanatlı tenis topunun yere değmediği harika  tenis türü. Güzel bir an için Bkz.: https://www.youtube.com/watch?v=aFGLXYcKD2Müretiyordu. Ama, kesinlikle negatif bir gerilim değildi bu. Renkler, dokular, fikirlere, oradan boşluğa sekiyor, mekânın boşluklarını, sanatçıların ürettikleri anlamlara sarılan çerçeve ve ihtimaller, türlü olanaklarla dolduruyordu. 

Çayırda Badminton sergisinden

Sergiye ‘Çayırda Badminton’ denmesi de, sanatçıların birbirlerine nezaketen, plastik bir diplomasiyle tanıdıkları özgürlükte kendini tebessümle cisimleştiriyor sanki. Riverrun’ın bize pasladığı, sergiyi gezerken elimize tutuşturulan beyaz kartta da, bu estetik maç şöyle başlatılıyor: “İki sanatçı da, malzemeyi yüklerinden kurtaran işler üretmeyi seviyorlar. İkisinin de işlerinde öne çıkan itki, hafiflik mefhumu.”

Kavramsal bir badminton müsabakası için, Riverrun’daki kartlarla muhakkak tanışmak gerekiyor. Sayısı 30’a varan anekdotlardan, sanatçıların işlerine sekmek, sizi üç boyutlu bir kitapta gezindiğiniz hissiyle de buluşturuyor. Riverrun’daki sergi de bu sebeple, içerdiği anlam sekmeleriyle, kendi sakinliği, sessizliğinde zenginleşiyor.

Bu üç boyutlu, ne iyi ki dijital olmayan kitabın gelişigüzel, özgür satırları arasında gezinirken, sanatçıların kişilikleriyle ilgili samimi satırlarla da göz göze gelebiliyorsunuz. Sözgelimi Ayşe Erkmen, “Aslında sanat da yanılmak üzerine, sanatçı zaten baştan yanılmış bir kişilik. Çevresiyle, dünya ile olan ilişkisinde yanılmış bir karakter olduğu için sanatçı oluyor. Doğruları şaşırmış birisi,” diyor sergide. Sanata ‘sarı kart’ gösteriyor.

​Ve şöyle bir kart daha çıkarıyor: “Bence sanat yapıtı cevap vermemeli, yanıt olmamalı ya da kolay bir cevap olmamalı veya yanıtı bilmemeli, göstermemeli ve hatta kendi cevabını da bilmemeli. Bilmemekten kastım öğretici olmaması, cevaplarının tek olmaması. Ben bazı şeyler anlatıyorum ve bu anlattıklarım benim üretirken kendime göre düşündüklerim. Sanatçı bilen kişi olmamalı, bu nedenle de cevap üretmemeli, yanıtlar sunmaktansa sorular sormalı. Eğer düşünceyi dönüştürmezseniz soru sormak veya sorular sordurtmaktan öte kendi durumunu kanıtlayan ya da bir şeyler öğreten bir konuma girersiniz.”

Veya Bernard Frize, bizi bu estetik ‘Sığınak’ta şu iki anekdot ile karşılıyor: “Bir süreci adım adım geriye doğru takip etmek bazen bir patikanın silinmiş izlerini tek tek fırça darbeleri, onların hareketleri, renk alanları ve tuvalin yüzeyi üzerinden izlemek anlamına gelir. Patika asla yürüyüşün amacı değildir ama tıpkı başlangıç dersleri gibi, manzaranın tadına varabilmek için, izlenmesi gerekir.

Sıradan bir sanat eseriyle karşılaştığımda, aklıma hemen kapitalist düzenin sahip olma hırsı geliyor. Geriye kalan, giriştiğiniz eylemleri anlama, yaptığınız şeyin derhal görünür olanın ötesindeki gerçekliğini sorgulama gerekliliğidir çünkü yalnızca doğrulamaktan daha fazlasını yapmak istiyorsanız, ancak bu şekilde başarıya ulaşabilirsiniz. Renkler ve şekiller onları üreten “amaç”tan sorumludur. Bu amaç olmadan, gördüğümüz şey, ister figüratif ister soyut bir iş olsun, anlamsızdır ya da yalnızca süslemeden ibaret kalır.”

Yazımın başında, Pelin Kırca’nın Kaan Müjdeci filmi ‘Sivas’tan devraldığı özgür söylem ve imgelem bayrağının yarattığı bir tür ‘Herspektif’e atıfta bulunmuş, sanatın, kendi ve kendi dışından dayatılan bilumum sınır ve imkânsızlıklarından inadına beslendiğine dikkati çekmeye çalışmıştım.

Pelin Kırca, Kaan Müjdeci, Ayşe Erkmen ve Bernard Frize’in İstanbul’da birbirinden bağımsız iki sergi ve bir sinema filmi deneyimi üzerinden ürettikleri bilişsel ve estetik alternatif ‘sığınak’lara, taşıdıkları farkındalık dayanışmalarından ötürü bugünlerde dikkat etmekte fayda var. Daha fazla cahillik etmeden, en iyisi sözü sevgili Ayşe Erkmen’e bırakmak en iyisi:

“Bence sanat sessizliği ve tanımsızlığı ile kendi iç politikasını dayatmalı, bütün bu kaosa karşı kendi politikasını oluşturmalı. Bugün en çok kışkırtan şey, sessizlik ve biçimci olmamak.”


Bilgi: http://www.krankartgallery.com/index.php/tr/
http://www.pelinkirca.com
http://www.riverrunistanbul.org/

YAZARIN DİĞER YAZILARI