Verdiği rahatsızlıktan memnun olmak

Cuma, 2 Şubat, 2018
Afrin harekatına ilişkin itirazlar, ülkenin "milli olan" yarısının sınırını çizmek için kullanıldı ve itirazlara yönelen oransız tepkiler de özel olarak tercih ve teşvik edildi. İşin anahtarı, "tepki alabiliyor" ve "tepkileri (en azından tepkilere yönelecek şiddeti) yönetebiliyor" olmak.

Afrin vesilesiyle yaşananların tamamı, daha önce de benzer olaylarda olduğu gibi “siyasi turnusol kağıdı” etkisini yine önümüze seriyor. Sesini çıkarma, muhalefet etme kararlılığı gösterenler ile onlara katılma enerji ve cesaretindeki fakirlik; muhalefetten geçici olarak çekilmelerine rağmen hakaretten kurtulamayanlar ile onlara gerekçe uydurmadaki acemilik; “söz söyleme mecburiyetine” uymadıkları için lince tabi tutulanlar ile onlara sahip çıkabilenler arasındaki oransızlık; hamaset denizine yelken açıp “milli mutabakata” ilerleyenler ile alkışlarıyla onlara katılanlardaki şişkinlik. Hepsi açık ve görünür biçimde yaşanıyor ve kayda giriyor. İktidar, daha Afrin harekatı başlamadan psikolojik operasyonu başlatmış, bu “turnusol” efektini en etkili biçimde kullanacağını ilan etmişti. Dolayısıyla, yaptıklarında, savaşa itiraz edenlere yönelen şedit baskıda ve bunu fazlasıyla gündemde tutma çabasında bir anormallik yok. Aslına bakılırsa, verilen tepkilerinin cılızlığının, “milli” baskıyla uyumlanma ve teslimiyet çaresizliklerinin düzeyinin de fazla şaşırtıcı olduğunu söylemek pek mümkün değil. Hatta bir açıdan bakıldığında, iktidarın ihtiyaç duyduğundan daha düşük bir tepki düzeyinden bahsedilebilir.

Harekatın askeri gerekçeleri ve hedefleri konusunda hemen her gece televizyonlarda boy gösteren “uzmanların” bitmek tükenmek bilmez izahatlarına rağmen hâlâ tam bir berraklık oluşmuş değil. Dış siyasi hedefler konusunda da, ne çıktığı anlaşılamayan Soçi Zirvesi’nde de görüldüğü üzere benzer bir belirsizlik söz konusu. Ayrıca, aradan geçen iki haftada, bu gerekçeler ve hedefler konusunda hangi noktada olunduğu veya “sonuca” ne kadar yaklaşıldığı meselesi de hayli muğlak. Fakat, başta cumhurbaşkanı olmak üzere, iktidar sözcülerinin çok büyük bir bölümü, Afrin gündeminin iç politik yansımalarıyla çok daha ilgili görünüyor. “Üç günde zafer” beklentisi, somut kazanımlar yerine, itiraz edenlerin “hainliği” konusunda daha çok konuştukları gibi, kamuoyu ilgisinin de bu yönde oluşmasına özel bir gayret harcıyorlar. Afrin işinin, seçimin merkezde olduğu yakın siyasi gündemin ana hatlarını çizmekte kullanılmak istendiği fazla gizlenmiyor. ÖSO’nun da dahil edildiği “yerli-milli” çerçevesi Afrin vesilesiyle çizilmek, ülkenin diğer yarısı ve mümkünse bütün dünya için “hainlik” ve düşmanlık tarifi de verilen tepkiler üzerinden yapılmak isteniyor. İşte bu yüzden, hem içerideki tepkinin zayıflığı, hem dışarıdaki tepkinin kontrollü oluşu iktidarı pek de memnun etmiyor.

İktidar, çekildiği “savunma” alanını korumak için kurduğu “kutuplaştırma” stratejisinde, tepkileri ve “karşı tarafa” verdiği rahatsızlığı bir başarı göstergesi olarak kullanmayı hep becerdi, bu konuda hayli yetkinleşti. Açık seçik hukuk ihlalleri, adaletsizlik uygulamaları; ekonomik problemler veya tatsız göstergeler; Batılı ülkelerle yaşanan krizler, gerginlikler; Suriye’de olduğu gibi bölgesel başarısızlıklar hep verilen tepkiler ve tepki verenlerin kimliği üzerinden bir “etkinlik” alameti, zaman zaman da “zafer” gösterisi gibi kullanıldı. Hukuksuzluğa itiraz ve adalet talebi “hainlere” karşı etkili mücadelenin sonucu, karşı çıkış birliktelikleri de “şer ittifakı” olarak işaret edildi. El altından pazarlıklarla yürüyen düzenli faiz artışıyla sıcak para girişi sürerken, Merkez Bankası tartışmalarıyla “faiz lobisi isyanda” algısı üretildi. Batı’yla yaşanan bütün krizlerde dışarıdan gelen tepkiler, “bizi kıskanıyorlar” ile “hadlerini bildiriyoruz” arasında gidip gelen bir yelpazede “etkili politika” gibi sunuldu. Son olarak Afrin harekatına ilişkin itirazlar da, ülkenin “milli olan” yarısının sınırını çizmek için kullanıldı ve itirazlara yönelen oransız tepkiler de özel olarak tercih ve teşvik edildi. İşin anahtarı, “tepki alabiliyor” ve “tepkileri (en azından tepkilere yönelecek şiddeti) yönetebiliyor” olmak.

Bu “çarpık” siyaset tarzının nasıl işlediğini, işletilmeye çalışıldığını anlamak için, küçük bir sosyal medya gezintisi yapmak yeterli. Herhangi bir konuda, itiraz veya rahatsızlık belirten paylaşımın altına yazılan ve çoğu “görevli” trollerce yönlendirilen tepkilere bakınca; büyük ağırlığın, “ne oldu zorunuza mı gitti”, “ayağınıza basılınca böyle bağırırsınız işte” minvalinde olduğu görülüyor. İktidar sahiplerinin attıkları adımlarla ilgili gündem kurma önceliklerinin de, verilen tepkiler ve tepki adresleri üzerine yoğunlaşmasında bu durumu açıkca gözlemek mümkün. “Verdiği rahatsızlıktan övünmek” sadece güç sahiplerinin değil, onun destekçisi olanların da paylaştığı bir durum. Fakat bu, sanıldığı gibi bir “akıl yitimi” veya psikolojik sapmanın değil, yeni keşif olmadığı bilinen bir yönetme yönteminin ve özel bir siyasi iletişimin işareti. Kendine yönelen tepkiden beslenebilen, verdiği rahatsızlığı güç baramotresine dönüştürebilen totaliterist, otoriteryan yaklaşımlar, destekçilerinin de rövanşist tatmin ihtiyacıyla ortak olduğu bu yönteme sık başvuruyor. “Gelecek tepkilere rağmen bunu neden yapıyorlar” sorusunun bazen tamamen anlamsızlaşması, tam da bu tepkiye duyulan ihtiyaç yüzünden.

Afrin harekatının, iç siyasi gündemde ihtiyaç duyulan “erken ve kolay zafer” imkanı verip veremeyeceği geçen iki haftalık süreçte biraz daha belirsiz hale geldi. 15 Temmuz’un seçmen davranışı üzerindeki etkisinin bile altı aydan uzun sürmediği dikkate alınırsa; fazla uzayacak bir sürecin sonunda, sonuçları kolay somutlanamayacak bir “zafer” havasının siyasi getirileri biraz tartışmalı olabilir. Fakat, tepkiler -elbette tepki ürkekliği- ve onlara verilen orantısız karşılıklar üzerinden kurulan operasyon daha somut sonuçlar üretecek biçimde işliyor. Dolayısıyla, Afrin’in iç siyasi getirisi üzerine bir hesap kurulduysa, “erken zafer” havasının oluşmamasının kısa vadede bazı sonuçları olacaktır. Birincisi, tepkiler, onlar üzerinden kurulacak kutuplaşma ve “gündem tahakkümü” için sürecin kontrollü biçimde daha da uzatılması. İkincisi, itirazların, itiraz odaklarının, potansiyel itirazcıların üzerine daha orantısız biçimde gidilmesi, destek konsolidasyonu için “ötekilerin” oluşturduğu tehdit konusunun abartılması. Üçüncüsü de, Davutoğlu’nun yeniden fotoğraf karelerine girmesinde olduğu gibi çizginin iktidar tarafında birlik ve çeşitlenme çabalarına, belki de desteğin popülarize edilmesine hız verilmesi.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI