Su(s) küçüğün

Cuma, 2 Şubat, 2018
Her fırsatta genç nüfus oranının Batı'ya göre çok yüksek olmasıyla övünülen memleketimizde, çocuklar ve gençlere cesaret, söz hakkı vermek, fikir beyan etmeye teşvik etmek konusunda pek nekes davranılıyordu. Yaşlılara, daha doğrusu bizden büyük olan herkese çok saygılı davranmamız, sözlerinin üstüne söz sarf etmememiz gerektiği öğretiliyordu hem okullarda, hem evlerde. Cinsiyet ayrımı gözetmeden "abilik kültürü" diyebileceğim bir kültürdü bu.

Orson Welles’in “Aynovvatitiztubiyang” (“I know what it is to be young”, mealen “Ben genç olmanın nasıl olduğunu biliyorum”) diye başlayan şarkısı, “but you don’t know what it is to be old” (mealen, “fakat sen yaşlılığın nasıl olduğunu bilmiyorsun”) diye devam ederdi ve ergenliğimin bunaltıcı pazar günlerinde tek kanallı radyo veya televizyondan sık sık sızardı kulaklarımıza… Hani lükse kaçan restoranlarda, aile büyükleriyle yenen yemeklerde çatal bıçak seslerine eşlik eden bayık enstrümantaller vardır ya, onlar kadar boğucu gelirdi bana.

Hafta içi çuvala girmiş gibi, hafta sonu erkenden altımızdaki çarşafı çeken annemin çamaşır gününe uyanmış olurdum pazarları. Sonradan idrak ettim ki, ev kadını olan annem, eve para getiremiyor olmasına rağmen evi çekip çeviriyor olduğunu, hane halkı evdeyken hatırlatma ihtiyacı duyuyordu. İşte o pazar günlerinde otomatik çamaşır makineleri henüz piyasada olmadığı için çamaşırlar şanzımanlı makinede yıkanır, sıkma aşamasında kollu silindiri çevirmek bana düşerdi. Annemle ben bunları ve başka ev işlerini yaparken, babam fazla seçenek de olmadığından televizyonda western film veya maç izlerdi. İzlemese de, televizyonu açık bırakırdı. Tecrübelerim gösteriyor ki, bir evde sesleri kontrol eden kimse o evin otorite kaynağıdır. Birçok evde sesleri babalar kontrol eder. Onun izlediği programın, onun sevdiği müziğin sesi çarpar duvarlara. Genç kadınların şen kahkahaları sert bakışlar veya azarlarla sönümlenir. “Zamane müzikleri”, “kes şu zırıltıyı” ikazıyla def edilir. Kapıyı çarparak çıkanın suratına bir tokat aşk edilmesi sık rastlanan bir durumdur. Baba yoksa abiler, onlar yoksa otoriteyi ödünç alan diğer büyükler sokar hizaya genç nüfusu. Bizim evde babam yaşlandıkça kontrolü anneme ve onun Brezilya dizilerine kaptırmıştı. Eminim birçok evde de kontrol zamanla babaların elinden alınmıştır. İlelebet kaybetmiyoruz yani.

Pazar günleri bizim kuşaktan ve hatta öncekinden birçok kişi için, babaların kontrol ettiği birtakım seslerden oluşan bir kakafoni gibi hatırlanıyor olsa gerek. Pazar günleri musallat olan kabuslar hakkında Nurdan Gürbilek’in Ev Ödevi kitabında harika bir yazısı vardır: “Memur Çocukları, Ev Ödevleri, Pazar Öğledensonraları” (Metis Yayınları, 1999). Başlığı içeriği hakkında yeterince bilgi veriyor sanırım.

Gelelim “aynovvatitistubiyang”a. O zaman şarkı sözlerinin orijinallerini takip edecek kadar yabancı dil bilgim yoktu. Ama sağ olsun TRT, Welles’in şarkısını her yayınladığında Türkçe sözlerini sıralardı ekranın altına. Devlet televizyonunun bize verdiği bir hayat dersiydi bu şarkı. Artık olgunluk çağını süren Welles aracılığıyla biz gençlere bir nevi ayar veriyordu. Biz yaşlılığın ne olduğunu bilmiyorduk ama büyüklerimiz gençliğin ne menem bir şey olduğunu biliyorlardı. İnsanın gençliğinde ne basiretsiz, ne acul, ne ferasetsiz bir şey olduğunu… Ona göre davranmalıydık. Bi susup dinlemeliydik. Ama hakkını yemeyeyim, şarkının sözlerini bütünüyle gözden geçirince, bir ortaklık, bir karşılıklı anlayış çağrısı da yapıyordu Batılı şarkıcımız. Hayatımın ilk kanlı canlı Batılı figürleriyle tanıştığım üniversite yıllarında, çocukların ebeveynlerine, öğrencilerin hocalarına adlarıyla hitap ettiklerini işitince hayretten ağzım açık bakakalmıştım. Sonra, uzak çevremde “modern” bir hayat tecrübe etmeye, “farklı ebeveynler” olmaya özenen bir grup insanın çocuklarını kendilerine adlarıyla hitap etmeye yönlendirdiklerini de gözlemledim. Ama iş bununla bitmediği için, “başka türlü bir şey” çıkmıyordu ortaya.

Her fırsatta genç nüfus oranının Batı’ya göre çok yüksek olmasıyla övünülen memleketimizde, çocuklar ve gençlere cesaret, söz hakkı vermek, fikir beyan etmeye teşvik etmek konusunda pek nekes davranılıyordu. Yaşlılara, daha doğrusu bizden büyük olan herkese çok saygılı davranmamız, sözlerinin üstüne söz sarf etmememiz gerektiği öğretiliyordu hem okullarda, hem evlerde. Cinsiyet ayrımı gözetmeden “abilik kültürü” diyebileceğim bir kültürdü bu. Himaye etme ile manipüle etme eylemleri arasında salınıp duran; yaş ve tecrübe hiyerarşisinin altındaysan haklı olmanın, lafını dinletmenin imkânsız olduğu bir kültür.

Siyasette, sporda sıkça karşımıza çıkan abilik kültürü, yıllarca yanlış kullanmamıza rağmen, hayata “doğru” uyarladığımız “Su(s) küçüğün, söz büyüğün” atasözünde karşılık buluyordu. Sözün öncelikli olarak büyüklere ama hiç olmazsa suyun küçüklere ait olduğunu bildiren bir söz sanıp, acil ve hayati ihtiyaçlar söz konusu olunca çocuklar ve gençler kayırılıyor bari, diye düşünerek kulak kabarttığım bu sözün o kadar bir tolerans bile taşımadığını sonradan öğrendim. Evdeki babadan devlet babaya, oradan da Allah babaya uzanan bir otorite zinciri ile bağlıydı dilimiz. Yaşça büyük olana, sırf bu sebeple saygı göstermek; onun otoritesi altına girmek; sözünü dinlemek; onun karşısında hem sözünü, hem beden dilini kontrol altında tutmak her kesimde genel kabul gören bir tutumdu. Batı’da ageismin (yaşa dayalı ayrımcılık) bir tezahürüdür denilerek olumsuzlanan yaşla, tecrübeyle ve cinsiyetle edinilen otorite bizde seviliyordu. Duygusallık, empati kurma becerisi, ötekini, kendinden daha tecrübesiz ve genç olanı dinleme arzusu bir tür zayıflık olarak görülüyordu. Ama öte yandan da, ikiyüzlü bir dışlayıcılıkla karşılaşıyorduk belli yaşın üstündekiler söz konusu olduğunda. Yaşa dayalı ayrımcılığın diğer yüzüydü bu. Yaş ayrımcılığında kritik bir eşik vardı. Abilikten/ablalıktan amcalığa/teyzeliğe geçişle saygıdeğer ama sözünün hükmü olmayan, telaşla akan hayatın dışına sürülmüş birine dönüşebiliyordu insan. Emekli olduğu devlet dairesine yaptığı ziyaretlerin sıklığı bir türlü azalmayan, kapıdan içeri girer girmez müstehzi ve bıkkın bir çehreyle karşılanan yaşlı memur gibi muamele görüyordu yaşını başını almış kişiler. Gençken sözünün hükmü olmayanlar, yaş aldıkça güçleniyor, otoriterleşiyorlardı. Genç bir gelinken kaynanasından çok çekenler, kaynana olunca gelinlerine hükmetmeye meylediyorlardı mesela. Üniversitede çalıştığım yıllarda en çok karşılaştığım ve tahammül edilmez bulduğum hoca tipolojisi, asistanlığı zamanında çok ezilmiş ama bundan ders çıkarmak yerine ezme sırasının kendisine geldiğini düşünerek ellerini ovuşturanlardı. Otorite çok sevilen, nöbetleşe kullanılan bir enstrümandı adeta. Korkunun işlerin yürümesinde karşılıklı saygı ve sorumluluktan daha etkili olduğunu görmek de şaşırtıcı olmuyordu. Ama ümit kırıcı oluyordu tabii. “Büyüklenenlerin” otoritesine boyun eğmeye, susup küçülmeye alıştığımızdan mı oluyordu bunlar?

Velayet ve vesayet altında bunca zamandır yaşayabiliyor olmamız, muhafazakâr ve otoriter nitelikli partilerin bunca yıl iktidarda kalabilmeleri, birçok konuda sadece seçmeninin değil, halkın “sessiz çoğunluğunun” da onayını alıyor olmalarından mıydı acaba? “Sessizin payı”na (Nurdan Gürbilek, Sessizin Payı, Metis, 2015) düşen hep yenilgi olmak zorunda mıydı?


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI