Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
  • zcelenk@gazeteduvar.com.tr

Özgür inek, kaçak gelin-görümce ve kaçamayan Emir abi

Cumartesi, 27 Ocak, 2018
Umarım kızların başına bir şey gelmez, herkes mutlu olup olay tatlı (ve özgür) bir sona bağlanır. Bu arada iki kadının rüzgara karşı vereceği bir Thelma Louise pozunun beni arkaya yaslanmalı gülümsetmeyeceğini söylersem yalan olur.

Yaşadığı çiftlikten kaçıp ormandaki bir bizon sürüsüne katılan inek, haftanın en ruh gevşeten haberlerinden biriydi. Bir nevi özgürlük savaşçısı ilan ettik, klavyelerimizin başında gözlerimizden fışkıran kalplerle taçlandırdık kaçak inek kardeşimizi.

Bizim, sermayeyi insan dışında her canlıya, dünya dışı zeki yaşam umudu barındıran her gezegene yükleyecek vaziyete gelmiş umudumuz inek kardeşin umurunda mı, bilmiyorum tabii. İnsan özdeşleşmeden edemiyor. Düşünsene, inek olarak ne yaşadıysan çiftliğini barkını, ahırını samanını bırakıyorsun karda kışta. Huyunu suyunu bilmediğin, yaşıtlarına göre epey iri, vahşettin, haşmetli bir türle beraber yaşamayı seçiyorsun. Az buz cesaret mi ya.

Leonardo (di git!) Caprio’nun oynadığı karakterin çiğ bizon karaciğeri yiyip hayata tırnak geçirmeli The Revenant (Diriliş) macerasından iyidir!

Gerçi farklı türlerin bir arada yaşaması göründüğü kadar iyi fikir değilmiş, dışı bizi içi sürüyü yakarmış… Lüzumundan ileri gitmiş bir flört, ineğin doğumda ölümüne yol açabilirmiş. Varlığı da sürü için bir tehdit oluşturabilirmiş. Uzmanlar endişeli, inek bahardan önce çiftliğine döndürülecek büyük ihtimalle. Yine de medeni (ormani) cesareti, kadere isyanı, kendi yolunu çizme özgüveni çok takdir edilesi. Helal kız sana. Yaşasın hayat!

KAÇAK GELİN-GÖRÜMCE

 

İki kadının rüzgara karşı vereceği bir Thelma Louise pozunun beni arkaya yaslanmalı gülümsetmeyeceğini söylersem yalan olur

 

Haftanın bir diğer heyecanlı kaçma haberiyse gelin-görümce Thelma-Louiselemesi. İstanbul’da 21 yaşındaki Buse ile 22 yaşındaki görümcesi Gizem, evden altın, para, Allah ne verdiyse alıp özetinden bir “biz kaçtık, öpüyoz” notu bırakıp kayıplara karışmışlar. Ahahaha. Tatlı değil mi ya?

Düşman gelin-görümce mitini yıkmak mı dersin, yanağından kan damlayan yaşında kapandığın dört duvara tekmeyi basmak mı dersin… Haberlere bir baktım, ailedekiler iyi insanlara benziyor ama işin iç yüzünü bilemeyiz. Kimsenin çok mutlu olduğu bir yerden gideceğini sanmıyorum. Arkada iki bebeğin kalması çok üzücü ve umarım kızların başına bir şey gelmez, herkes mutlu olup olay tatlı (ve özgür) bir sona bağlanır. Bu arada iki kadının rüzgara karşı vereceği bir Thelma Louise pozunun beni arkaya yaslanmalı gülümsetmeyeceğini söylersem yalan olur.

Bu satırları yazarken Nuriye ve Semih’in açlık grevini sonlandırdıkları müjdesi geldi. İskandinav taklidi yapsa da ruhen güleç bir günden yazıyorum yani. “Amaan, hayat güzel aslında ya, içi iyidir onun, bakmayın!” diyesim var. Hep umut, hep hayat kazansın!

PİYANOLU HÜZÜNBAZ EMİR ABİ

 

Kendini Ferdi Özbeğen’in deyimiyle “piyanolu şarkıcı” olarak tanımlayan Emir abinin hülyalı hayal terkisine binip tavernaların altın çağına bi’ gittik geldik.

 

Gelelim bu sevinçli güne bağlanan gecede insanı hüzünlere gark eden Emir abiye.

Dün akşam etnomüzikolog bir arkadaşımın verdiği güzel bir müzikli söyleşiye katıldım. Olaylar 50’lerin, 60’ların New York’unda geçiyordu. Ermenice, Rumca ve Türkçe Osmanlı şehir müziği, New York ‘türküleri’ ve halk şarkılarıydı konu. Konunun doğrudan ilgilisi olmayan biri olarak benim için ekstra zihnaç bir yapıdaydı.

Söyleşi sonrasında iki etnomüzikolog arkadaşın (ne güzel uğraş değil mi, o yüzden tekrar ediyorum) ön söyleşisine biramla eşlik ettim. Yurtdışına çıkmak gibi oluyor bu kısmen ilgilenip katiyen uzmanı olmadığın konulara konsantre biçimde eşlik etmek.

Gittiğimiz bomboş barda minik bir heyecan dalgası yarattığımız söylenebilir. Hollywood gerilimlerinde ücra yol üstü motellerine birileri düşer de, ufaktan tekinsiz bir heyecan oluşur ya, öyle bir durum.

O kadar ki, mekânın sahibi olduğunu anladığımız Emir Sofyan abi (bu yazıda ona böyle diyeceğim, elbette adı bu değil) getirdiği biralarımızı ilk turda kırdı. O andan sonra hiçbir şeyin yolunda gitmeyeceğini anlamalıydık. Tam Harold Pinter’ın tarif ettiği tarzda bir andı. “Bazen, aniden, nadiren, bir şey olur… Bir şey… Ters gider…”

Emir abi at kuyruğu, anlayışlı bakışları, dozunda gülümsemeleriyle bize eşlik ederken, ilk biradan sonra iki kişi kaldık. Usulca yaklaşıp arkadaşıma neyle uğraştığını sordu. “Etnomüzikolog” yanıtını alınca kök hücrelerine kadar gülümsedi. Karşıdaki arkadaşı da “vaay, müzikhol ha!” diyerek birasını kaldırdı. Arkadaşla, her şey için çok geç olduğunu bildiğin anların mütevekkil çaresizliği içinde birbirimize baktık.

Emir abi elbette ki kadri bilinmemiş bir büyük müzisyendi. İnsanların yüzde otuzu atanamamış büyüklüklerden oluşur. İnsanın bir hayali gerçekleştirmeye yönelik umutlarını yitirdiğinde bile o hayalin habitatı etrafında konuşlanma özelliği ne ilginç bir de. Kimse hayal cinayeti mahallinden fazla ötelere gidemiyor.

Sonrasında, kendini Ferdi Özbeğen’in deyimiyle “piyanolu şarkıcı” olarak tanımlayan Emir abinin hülyalı hayal terkisine binip tavernaların altın çağına bi’ gittik geldik. Bu gibi durumlarda ayaklı bir kurmaca karakterle karşılaşmanın ilginçliğinin verdiği hevesle karşımdakinin kalbi kırılmaması gereken kanlı canlı bir insan olduğunu bilmenin getirdiği empati zihnimi yorar, gülümsemekten de göz kenarlarım sızlar.

Bu kadarla kalmadı tabii. Emir abi ne ara içeri geçti, iki kişilik nezaketen coşkulu dinleyicisi karşısında assolist ruhuna girmeyi başardı bilmiyorum ama bize mini bir karaoke konseri vermeye başladı! Pek parlak olmasa da kötü bir ses değildi…

Şarkılar şarkıları kovaladı. “Benzemez kimse sana tavrına hayran olayım”ı söylerken lavaboya gitmek için yanından geçtiğimde gözünde gördüğüm saniyelik hayal kırıklığı için kendimi gece boyu affedemedim. Beş dakika daha tutsaydın ya!

Biralarımız bitmek üzereydi, konser akabi topuklayacaktık ki Emir Sofyan abi tüm tevazusuyla yanımıza geldi. Nezaketen övme sözlerini müzik piyasasının haksızlık ve kadirbilmezliği, ah insanımızdaki akıl almaz kalitesizlik, vasatlık eğiliminin fenalığı konulu sohbet izledi.

Emir abi, söylediğine göre, barında mutluydu. Burası da her gün böyle boş değildi, barın ruhunu kavrayıp seven tatlı öğrenci tayfası sömestr tatilindeydi sadece. Hoş Emir abi için sayı önemli değildi. Gece ikide sevdiği dostları aradığında bile üşenmeden barı açıp kısık sesle fasıl yapıyordu. Bizim gibi kıymet bilecek iki kişi için yaptığı konser olası bir gazino ortamındaki seyircilerin kaba saba zevkine alet olmaktan iyiydi. Gönül adamıydı o.

Sonra bir miktar siyasi analiz yaptı, hiç de fena değildi. Genel olarak aklı başında biriydi Emir abi. Sadece yıkılmış hayaller batağına düşmüş, öz gücenikliğin şırası fazla kaçmış baklavasında debelenmekten kendine dair gerçekleri göremez hale gelmişti. “Mutluyum” diyordu ama değildi, kötü olan buydu, yoksa kime ne.

Çok tanıdık, çok dokunaklıydı Emir Sofyan abinin durumu. Türkiye keşfedilememiş değerler cenneti. Elbette ki bu istatistiki olarak doğru olamaz. Pek çok insan kendini kandırıyor ya da çıta genel olarak o kadar düşük ki, “niye olmasın, niye ben orada değilim,” diyor.

Bir yaştan sonra çoğu insana bir şey oluyor, gözlediğim. Tutunulan kütük parçası denize düşüren hayalin kuru kabuğundan ibaretse, off! Kırık hayaller batağındaki bir kendilikten kaçış yok o zaman. Cesur inek değilsin ki bizon sürüsüne katılasın.

Elbette ki hayalin yaşı da yok, ülkesi de. Ama galiba ölçü şu olmalı: Senin için gerçekten yol mu önemli? Varamadığın noktada, elindekiler, hayat boyu hayalinin peşinde koşmuş olmanın gururu sana yetecek mi? Hayata gücenip acılaşacak mısın, hayal-hayat muhasebesinde varabildiğin noktayla barışacak mısın? “On yıl sonra, nerede olacaksın” değil belki esas soru, olduğun yerdeki kendini sevecek misin?

Bir ömür işte bir yandan da… Kim tam tutabiliyor ki eğri/doğru hesabını…

Elbette ki fırsat oldukça seni dinlemeye geleceğiz Emir abi, var ol. Güzel bir geceydi.


Zehra Çelenk kimdir?

Senarist ve yazar. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI