Sevilay Çelenk
Sevilay Çelenk

Afrin’i yaz(ama)mak

Perşembe, 25 Ocak, 2018
Bu hafta yazmak istediğim halde Afrin’i yazamadığım gibi, başka ne yazacağıma da karar veremeyince, kaçınılmaz olarak bir öz-sorgulamaya sürüklendim. Eşime “Sence ben Duvar’da ne yazıyorum” diye sordum. Arkasından gelecek soruyu da devamındaki tantanayı da pek kestiremediği için, “Ya, yazıyorsun işte güzel güzel” diye cevap verdi.

Bu hafta yine çok şey oldu. Neresinden başlayıp yazacağını şaşırıyor insan. Elbette Afrin’den başlamalı. Alfabenin A’sından da gitsek, yaşanan olayın çapından da gitsek başlamamız gereken yer orası. Daha ilk günden dünya kadar yazı da yazıldı zaten. Çok önemli yazılar vardı aralarında. Ben de kendi “sütun yazarlığı”mın serbest stil alanından dalarsam, Afrin operasyonunun neresinden çıkabileceğime bir baktım. Bana önemli gelen bir noktadan Afrin’i yazmaya başladım.

Yazının bir yerinde, “Kemal Kılıçdaroğlu da bundan böyle hepimizden uzak, yüreğinin götürdüğü yere gitsin, hatta yüreğinin götürdüğü bir yer yoksa, yüreğini de alıp dosdoğru Beştepe’deki saraya gitsin” demiştim ki gece yarısı gelen baskın tipi gözaltılar filan, konuşmanın ya da yazmanın hiç de kolay olmadığı o tekinsiz iklimi ense kökümde hissettirdi. “Kızım yürek mi yedin?” diye sordu içimdeki ses. “Zaten dış politika da, iç politika da senin alanın sayılmaz, sonra yazarsın. Kimse senden yemeyip içmeyip Afrin yazmanı beklemiyor” dedi.

Sonra Afrin yazısını tamamlamayı başka bir tarihe erteledim. Zira Ahmet Hakan gibi, Kars yolcularını yüklenmiş Doğu Ekspresi’nin aralarından sarsıntılarla geçtiği, geniş aralıklarla yazılmış üçer cümleylen iktifa etmeyecektiysem, bu konuyu şimdilik yazamayacağımı da anladım. Kendime çok teessüf ettim. Teessüf etme işini de kimseye bırakmadım yani. Yazı planım bu şekilde yerle yeksan olunca son dakikada ne yazacağımı da bilemedim. Sonra aklıma kıymetli arkadaşım Ayhan Yalçınkaya’nın, “Sen yazı yazmıyorsun, yazı seni yazıyor” sözleri geldi. Yeniden geçtim bilgisayarın başına. Geçiş o geçiş… Yazsın bakalım yazı efendi… Yazsın, ben de sizinle birlikte okurum işte, ne olacak?

Her hafta neyi yazacağına karar vermek zor zaten. Yazı dediğin kendini bilecek ve yazdıracak. Seni de yazacak, kendini de… Tabii yine iş bu noktaya gelince bir durup düşünüyorsun: Ne yazıyorum ben? Niye yazıyorum? Bu hafta da yazmalı mıyım? Üçüncü sorunun cevabını vermek güç. Çünkü yazmak narsistik bir şeydir. Düzenli yazmaya başlayınca bir noktadan sonra insan yazılarının sürekliliğine bir önem de vehmetmeye başlıyor. Sanki yazmasan dünyadan bir şey, bir bakış biçimi eksik olacak gibi… Oysa kendi suretimize dışarıdan bakamıyor oluşumuz gibi, yazılarımızın gerekli olup olmadığına da bakamıyoruz. Zaten gereklilik zemininden ilerlersek, gaste köşelerinden serpiştirilen organik düşünce ortamından kimseye ekmek çıkmaz. Herhangi bir köşe yazarı veya onun yazdıkları niçin gereksin ki zaten? Mesela Haşmet Barlas düzenli olarak yazmasa kimsenin baş ağrılarına gark olacağını sanmıyorum. Ayrıca hala yazıyor mu o? Adını yazarken de bir yanlışlık yaptım sanırım ama oluversin o kadar, amaaan… Hiç değilse Wikipedia kapatılırken sesini çıkarsaydı madem, adını doğru düzgün yazmak ne ki, doğum tarihini bile yazardım o zaman….

Konuyu dağıtmayayım; Cebeci’den ihraç Duvarcılar olarak bizim yazmamızın çok gerekli olduğunu net bir biçimde anladım. Ali Topuz’un Duvar’ın birinci yılında yaptığı insicamlı değerlendirme sayesinde, bu Duvar’ın sağlamlaştırılmasının ne kadar önemli olduğunu filan fark ettim ki size bunu ahiretten önce bir gün anlatmaya çalışacağım.

Bu hafta yazmak istediğim halde Afrin’i yazamadığım gibi, başka ne yazacağıma da karar veremeyince, kaçınılmaz olarak bir öz-sorgulamaya sürüklendim. Eşime “Sence ben Duvar’da ne yazıyorum” diye sordum. Arkasından gelecek soruyu da devamındaki tantanayı da pek kestiremediği için, “Ya, yazıyorsun işte güzel güzel” diye cevap verdi. “Tamam da ne yazıyorum” dedim. Mesela Cebeci’den ihraç edilmiş Duvar ustalarımıza bakarsak, Dinçer Demirkent anayasa tartışmaları, anayasal düzen, hukuk, politik meşruiyet filan konularında yazıyor. Bu konular yanında daha geniş bir yelpazeden yazıyı Murat Sevinç de yazıyor. Yüz yıllık Cumhuriyet’in karton misali haşur huşur içe çöküyor gibi görünmesinin nedenlerini, sonuçlarını, tehlikelerini anlatıyor. İlhan Uzgel önemli dış politika mevzularını yazıyor. Mühdan Sağlam Bakü’deki petrol boru hatlarından bi dalıyor Arctic Circle’dan çıkıyor. Minnoş bir şey zaten; dalıp çıkması ve daldığı yerden hiç bilmediğimiz cevherler çıkarması kolay oluyor. Funda Başaran dijital sosyal medya, internet ve bilişim teknolojilerini yazıyor. O kadar uzmanca yazıyor ki, bir kadın olacağı düşünülmediğinden “aaa Funda isimli bir erkeği hiç tanımamıştım” diyor okur kitlesi. Ülkü Doğanay ise demokrasi, nefret söylemi ve ifade özgürlüğü gibi birçok konuda yaratıcı bir tarzla döktürüyor. Funda Cantek günün ilham rüzgarı hangi taraftan esiyorsa Duvar’daki penceresini oradan güzelce açıyor. Ahmet Murat Aytaç, Aydın Ördek ve Zeliha Etöz’ün güzel ve düşündürücü yazılarına gelince, onlar zaten benim sınıflandırma çerçevelerime sığmıyor…

Neyse işte herkes bir şey yazıyor. “Sana bir kez daha soracağım ve bu son olacak; benim yazılarımı konu bakımından düşünürsen, sence ben ne yazıyorum?” dedim eşime. “Yaw işte sen de içinde bulunulan dönemin duygularının kaydını tutuyorsun,” dedi. Vışş! Bana da kala kala bu kalmış ha! Duyguların kaydı… Kendi cümlelerimle söyleyeyim de havalı olsun bari; güncel siyasetin ve siyasal iklimin duygu dünyalarında nasıl tecrübe edildiğini anlattığımı söylüyor kendisi.

“Şık” dedim kendi kendime. Çok şık. O kadar ki, Ahmet Şık…

Sahiden latife bir yana, eğer bundan yirmi ya da otuz yıl sonra Duvar’ın dijital arşivi buhar olup havaya karışmamış olursa ve bir araştırmacı OHAL döneminin gündelik yaşamını ya da sosyo-duygusal iklimini araştırmak isterse, benim yazdıklarım da o araştırmacının yararlanacağı tarihsel malzeme arasında olacak.

Öyleyse yazarım ben, beni kimse tutamaz. Bugün değilse yarın Afrin’i de bu bağlamda ince ince yazarım. Şimdilik ancak şöyle bir etrafından dolandım… Bağışlayın.


Sevilay Çelenk kimdir?

Sevilay Çelenk Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde öğretim üyesi iken barış imzacısı olması nedeniyle 6 Ocak 2017 tarihinde 679 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. Lisans eğitimini aynı üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde 1990 yılında tamamladı. 1994 yılında kurulmuş olan ancak 2001 yılında kendini feshederek Eğitim Sen'e katılan Öğretim Elemanları Sendikası'nda (ÖES) iki dönem yönetim kurulu üyeliği yaptı. Türkiye'nin sivil toplum alanında tarihsel ağırlığa sahip kurumlarından biri olan Mülkiyeliler Birliği'nin 2012-2014 yılları arasında genel başkanı oldu. Birliğin uzun tarihindeki ikinci kadın başkandır. Eğitim çalışmaları kapsamında Japonya ve Almanya'da bulundu. Estonya Tallinn Üniversitesi'nde iki yıl süreyle dersler verdi. Televizyon-Temsil-Kültür, Başka Bir İletişim Mümkün, İletişim Çalışmalarında Kırılmalar ve Uzlaşmalar başlıklı telif ve derleme kitapların sahibidir. Türkiye'de Medya Politikaları adlı kitabın yazarlarındandır. Çok sayıda akademik dergi yanında, bilim, sanat ve siyaset dergilerinde makaleleri yayımlandı. Birçok gazetede ve başta Bianet olmak üzere internet haberciliği yapan mecralarda yazılar yazdı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI