Kürt sorununa çözümü ÖSO’yla aramak

Pazartesi, 22 Ocak, 2018
Öyle görünüyor ki, ilk hedef olarak Türkiye Afrin’den İdlib’e bir koridor oluşturmaya çalışacak. Böylece hem Kürt koridorunu daha güçlü bir şekilde kesmiş olacak hem de İdlib’teki birlikle fiziki bağlantı kurulacak. Ama sonuçta Türkiye’nin temel sorunu içeride Kürt sorununu bir türlü çözüme kavuşturamamış olması.

Çok tartışılan ve yapılması riskli bulunan Afrin operasyonu sonunda başladı. Türkiye, Suriye’de bir buçuk yılda ikinci kez sonu belirsiz olan askeri bir operasyona girişti. Öyle görünüyor ki, ilk hedef olarak Türkiye Afrin’den İdlib’e bir koridor oluşturmaya çalışacak. Böylece hem Kürt koridorunu daha güçlü bir şekilde kesmiş olacak hem de İdlib’teki birlikle fiziki bağlantı kurulacak. Ama sonuçta Türkiye’nin temel sorunu içeride Kürt sorununu bir türlü çözüme kavuşturamamış olması. Bu harekat Türkiye’nin 1980’lerden beri Kürt sorununu sınırları ötesinde çözmeye çalışmasının yeni bir halkası oldu. Bu operasyonun yaratacağı olası sonuçlar ileride kendisini daha çok belli edecek.

KÜRT KORİDORU KORKUSU

Türkiye’nin Suriye’ye iki kez askeri olarak girmesinin mantığı, güneyinde Irak’tan başlayarak Akdeniz’e ulaşacak bir Kürt koridorunun gerçekleşmesini önlemek. Şu anda tanımladığı en büyük ulusal güvenlik tehdidi bu. Oysa, sahadaki duruma baktığımızda böyle bir gelişmenin sağlam bir zemini olmadığı hemen görülüyor. Bir defa PYD ile Barzani arasında bir uyum, işbirliği sağlanamadı. İkincisi, bu şeritte Kürt nüfusu yeterince yoğun değil; bu kadar uzun bir coğrafyayı siyasi kontrol altında tutmak bile uzun vadede iktisadi açıdan, güvenlik açısından ve idari açıdan kolay değil. PYD’nin güneyde bir kısmını elinde tuttuğu petrol alanları buna yetmez. Buradan çekilmek zorunda kalacak, çekilmese bile petrolü kime satacak, satsa bile ayakta tutmaya yetmez. Petrolü olan Kürdistan Bölgesel Yönetimi maaş ödeyemez durumda. ABD PYD’ye silah sağlasa bile bunların Suriye ya da Türk ordusuyla karşılaştırıldığında savunma yapmaya yetip yetmeyeceği bile belirsiz. Üçüncüsü, haritaya bakıldığında çok açık görüleceği gibi, bir olası Kürt koridorunun denize çıkışı olabilmesi için Hatay’dan ya da orası olmazsa, güneyden Lazkiye’den geçmesi gerekir. PYD’nin bunun için Türkiye ile konvansiyonel bir saldırı savaşını göze alması gerekir ki, bunun hiçbir açıdan mümkün olmadığı ortada.

Dolayısıyla, denize çıkışı olan bir Kürt koridoru bir söylemden ibaretti ve Türkiye’nin Fırat Kalkanı gibi nispeten düşük maliyetli bir operasyonuyla zaten geçerliliğini çoktan yitirmişti.

ABD DESTEĞİ VE KÜRTLERİN KIRILGANLIĞI

ABD uzun süredir bölgedeki Kürt siyasi aktörlerle değişen zaman ve ölçülerde temas ve bağlantı içindeydi ama Ortadoğu ve Kürtlerin tarihinde ilk kez günümüzde bölgedeki iki ana Kürt hareketiyle de yakın ilişki içinde. Bir tarafta Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve diğer tarafta PKK’nın uzantıları olan PYD ve PJAK ABD ile yakın ilişki içinde. ABD artık bu konuda daha açık davranacak duruma da geldi. Bu doğal olarak ABD’ye bölgede belli bir hareket alanı sağlamakla birlikte Kürt siyaseti açısından da kırılganlıklar yaratıyor.

Aslına bakılırsa, Ortadoğu’daki her savaş ve kriz Kürt siyasetine yaramış, Kürtlerin profilleri yükselmişti. 1991’deki Körfez Savaşından sonra Iraklı Kürtler Çekiç Güç koruması altında Saddam yönetimine karşı koruma ve özerklik elde ettiler; 2003 işgaliyle anayasal bir statü kazandılar; 2011’de ise Suriye’de kantonlarını kurabildiler. Ne var ki, önce Türkiye’de ağır bedellere mal olan anlamsız hendek siyaseti, devamında devletin hem PKK hem de HDP üzerine sert bir şekilde gitmesi, ardından KBY’nin erken ve bölgesel koşulları hesaba katmadan yapttığı referandum, sonrasında da Suriye’de ABD ve Rusya’ya dayalı siyaset bu kırılganlığı artırdı. Bunun getirdiği sorunları şöyle sıralamak mümkün.

Öncelikle, Irak’ta Barzani’nin İsrail’e, Suriye’de PYD’nin ise ABD’ye yakın durma ve doğrudan Pentagon’un kara gücü olma durumu gibi sıkıntılı politik duruşlar söz konusu. ABD’nin yakın geçmişte bölgedeki sicili ortadayken bu tür bir angajman bölge halkları açısından rahatsız edici bir görüntü veriyor. İkincisi, Rusya’nın Afrin’deki operasyon karşısındaki sessizliği gibi, bir gün ABD’nin de politika değişikliğine gitmeyeceğinin garantisi yok. Öyle görünüyor ki, Rusya Afrin’in ileride rejime verileceğini düşündüğü için, ABD ise Kürt unsurunda Rusya bağlantısını zayıflatacağı için, Türkiye’nin operasyonuna karşı çıkmadılar. Bu noktada PYD’nin en büyük şansı Erdoğan yönetiminin hem ABD hem de Esad ile arasının iyi olmaması.

TÜRKİYE’NİN VEKİLİ ÖSO

Türkiye tarihinde ilk kez açıkça bir başka ülkede, o ülke yönetiminin terörist olarak tanımladığı bir grupla ortak bir operasyon yürütüyor. Tabii bu durumda ABD’ye PYD’yi desteklediği için yönelttiği, “bir terör örgütünü başka bir terör örgütüyle temizleme” eleştirisi onun için de geçerli oluyor çünkü Suriye rejimi Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) terörist olarak görüyor. Ama bölgede kendi söylemiyle çelişen tek aktör Türkiye de değil. Reelpolitik açısından bakıldığında Türkiye’nin, bölgede siyaset yapma pratiğine çabuk adapte olduğu ve kendi vekilini yaratıp onu kendi hedefleri doğrultusunda harekete geçirebilme kapasitesine eriştiğini tespit etmek gerekiyor.

ERKEN SEÇİM Mİ?

PYD/YPG ile karşılaştırıldığında, sahip olduğu büyük ateş gücü ve ÖSO’nun da karadaki desteğiyle Türkiye PYD’yi Afrin’den çıkarabilir. Sonrasında Menbiç ve Rojava’yla bunu devam ettirmek ise bölgesel siyasette ve ABD’nin pozisyonunda radikal bir değişiklik olmazsa gerçekçi görünmüyor. Eğer PYD buradan çıkarılırsa, bu başkanlık ve parlamento seçiminin erkene alınacağı, hatta erkene alınmış olduğu için bu operasyonun yapıldığı anlamına geliyor. İkincisi, Erdoğan’ın buradan bir seçim galibiyeti çıkarıp çıkaramayağı meselesi. Erdoğan’ın bir başarı hikayesine şiddetle ihtiyacı vardı ve Afrin bunu sağlayabilir. Bu harekatın başarılı olarak sunulması (sonuçta AKP medyası herşeyi tersyüz etme becerisine sahip) milliyetçi oyları konsolide eder, MHP ile AKP seçmeni arasındaki bağı güçlendirir, kararsız seçmeni Erdoğan’a doğru yönlendirebilir, İyi Parti deneyimini daha kendini gösteremeden gömebilir, CHP ise bir yanda oyları İyi Partiye kaptırma endişesi ve ulusalcı tabanı memnun etme kaygısı, öte yanda İstanbul il başkanının seçiminde olduğu gibi sol çizgiyi kormaya çalışarak gücünü iç tartışmalara harcayabilir. Ama dış politika başarısı ve seçimler arasındaki ilişki açısından Erdoğan zaten şimdiye kadar literatüre geçecek bir katkı sağlamış durumda. Başarısızlık aleyhine işlemezken, başarı onun hesabına yazılıyor. Erdoğan/AKP seçmeni örneğin “one minute” çıkışı gibi olayları, Erdoğan’ın Ortadoğu’nun lideri olduğu şeklinde algılarken, İsrail’le tazminat karşılığı anlaşılmasını, iyi işleyen ticareti, Suriye’deki korkunç başarısızlığı, Süleyman Şah türbesinin kaçırılır gibi yer değiştirilmesini dert etmiyor. Churchill 2. Dünya Savaşından sonra, Ecevit Kıbrıs harekatından sonra, baba Bush Körfez Savaşından sonra girdikleri seçimleri kaybettiler, dış zaferi içeride oya çeviremediler. Ama Erdoğan çevirebilir. Siyasete dair bilinen şeylerin çoğu Erdoğan döneminde, belki bu yeni siyaset yapma biçiminin hakim olduğu, Trump’ın, Putin’in, Macaristan’da Orban’ın yükseldiği dönemde geçerliliğini yitirmiş durumda. Günümüzün sağ siyaseti, toplumlardaki beklentileri, dönüşümleri maalesef demokrat kesimlerden çok daha iyi okuyabiliyor.

RİSKLER SÜRÜYOR

Herşeye rağmen Afrin operasyonu ciddi riskler taşıyor. Türkiye, Afrin için, belli ki Fırat Kalkanı operasyonunu model alıyor. Oysa, Cerablus ve civarındaki radikal İslamcılar güçlü bir direniş göstermediler ama ona rağmen Türkiye çok sayıda tank kaybetti ve 72 kayıp verdi. Eğer PYD/YPG direnirse, Afrin operasyonu çok daha farklı gelişir, sonuçları her iki taraf için de ağır olur. Eğer bir direniş olmazsa ve YPG çekilirse, bu Erdoğan için, kısa dönemli bir zafer hikayesi olur. Ama bundan sonra da bölgenin ÖSO tarafından kontrol altında tutulması, Cerablus deneyiminden çok farklı olur, istikrarın sağlanması kolay olmayabilir.

Operasyon uzun sürerse Afrin operasyonu da, resmen yedi ay sürmüş olan Fırat Kalkanı ve diğer bütün olaylar gibi sıradanlaşabilir. Ama şu anda medyası, yorumcuları, sembolizmi (Fırat Kalkanındaki 72 asker kaybına gönderme yaparak 72 uçakla harekat düzenleme) ile milliyetçiliği ve militarizme yeni bir ivme kazandırdı. Böyle bir ortam otoriterliğin beslenebileceği yeni bir kaynak yaratacak. Buna yalnızca AKP- MHP gibi milliyetçi-muhafazakar kitlenin değil, ulusalcı kesimlerin de dahil olduğu daha geniş bir blokun bu politikanın destekçisi olması gibi bir sorunla karşı karşıyayız.

Bunun en önemli sonuçlarından biri Kürt sorununa barışçıl bir çözüm noktasından giderek uzaklaşılması. Yapılan operasyonlar, hamleler kısa vadede iktidarın başarı hesabına yazılsa da, zamanın geçmesi Kürt sorununu giderek karmaşık hale getirmekte, soruna dahil olan aktör sayısını, çıkarları çeşitlendirmekte, taraflar arasındaki kopuşu hızlandırmakta, sorunu dışarıda çözme çabası içeride çözümsüzlüğü beslemekte.


İlhan Uzgel kimdir?

1988’den itibaren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde çalıştı. Bölüm başkanı iken Şubat 2017’de ihraç edildi. Ankara ve Cambridge Üniversitelerinde yüksek lisans yaptı, Ankara Üniversitesinden doktora derecesini aldı. LSE, Georgetown gibi üniversitelerde doktora ve doktora sonrası araştırmalar yaptı, Oklahoma City Üniversitesinde dersler verdi. British Council, Jean Monnet ve Fulbright gibi burslardan faydalandı. Daha çok ABD dış politikası, Türk dış politikası, Balkanlar gibi konularla ilgilendi. Ulusal Çıkar (2004, İmge), Türkiye’nin Komşuları (derleme, 2002, İmge) ve AKP Kitabı (derleme, 2009 Phoenix) gibi çalışmaları vardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI