YAZARLAR

Yalnızlık bakanlığı

Yalnızlık bakanlığı kurulacağı açıklanmış dün İngiltere’de. Yalnızlığı yok edemeyen burjuvazi, onun bakanlığını kurarak resmileştiriyor. Tam burjuvaziye uygun bir tavır, kurumsallaştır ve isim ver. Endüstriyel toplumun dışarı attığı yaşlılardan başlayacaklarmış. Ölmeden önce insanlara beyazlar giydiren, yakınlarımızı gözümüzden ve gönlümüzden ırak tutan hastaneler gibi, okul müsamerelerine dönüştürülen bir STK etkinliği olarak, her şeyimizi düşünen incelikli bir bürokrasi kurulacaktır mutlaka.

Almanya’da, İngiltere’de, Hollanda’da filan benim ‘F’ filmini seyrediyorlardı. Festival film izleyicileriydi çoğunluğu, orta sınıf entellektüeller, insan hakları savunucuları ya da küçük burjuva militan solcular -hiç küçümsemek gibi bir tavrım yok küçük burjuvaziyi, ne kadar sol literatürde hor görülseler de bir sürü devrimin dinamikleriydi ve dört tarafları ‘zorunluluk’ ile çevrili olmadığı halde- Hücre tipi cezaevine karşı, açlık greviyle direnen binlerce tutsağın öyküsüydü film. Film bitince üzerine konuşuyorduk. Böyle olur festivallerde. Yönetmen sahneye çıkar. Herkes soru sorar filan. Bazen kimse sormaya başlamaz. O zaman festival organizatörleri başlarlar sormaya, mesela, neden ‘F’, gibi derin sorulardır bunlar. Halbuki filmi yapmışsın, ne anlaşılıyorsa artık, tırnağını yiyerek bakarsın sadece…

Avrupa’da bütün seyredenler daha çok, senin hükümetin kötü benimki iyi, diye filmi seyrediyordu ya da en azından benim devletim kötü ama seninki daha da kötü gibi. O zaman, ki sahnede olunca insan, bir sürü avantaj taşıyor ve hele henüz filmin gösterilmişse, yani Fransız kürsü anarşisti Léon Duguit'in dediği gibi, kürsüde olmak sadece marangoz hatası değilse, bir şeyler söyleme hakkın oluyor tabii ki yoksa Avrupa solunun 'Light' ırkçılığı kendilerine ilişkin, seni dinlemeye müsait değildir- Hayır diyordum, bu bizim meselemiz değil, sizin meseleniz öncelikle. "Bu sadece bizim devletin, F tipi- tecrit cezaevlerini sizden öğrenmesi değil, egemenler bir şeyi yapacaklarında, önce cezaevlerinde deniyorlar her şeyi. Önce çalışma-toplama kamplarını inşa etmişlerdi. Sonra onları inşa edilenler yenilmesine rağmen, bütün kentler çalışma kamplarına dönüştüler. Sonra Avrupa’da tecrit cezaevleri başladı ve tek tip hücrelere dönüşmüş, asansör sosyalliğinde endüstriyel toplum evleri." Yabancılaşmanın karnında bir sohbet oluyordu bu ama sonra çarpıcı örneğimi veriyordum: "Birisi öldü geçen haftalarda, Almanya’da evinde televizyon seyrederken. Öleni bir-iki saat, birkaç gün sonra değil tam üç hafta sonra buldular. Çünkü adamın bir komşusu yoktu gelip giden ya da onu arayan bir -Feodal ilişki! - akraba. Bir mahalle bakkalı bile yoktu, kaç gündür gazete almadı ve belki süt, ekmek işte her neyse. Yani her yer tecrit cezaevine dönüşüyor. Bizde henüz birbirimize dokunmayı unutmadığımızdan bu direniş ve sadece cezaevlerine ilişkin değil. Farkında değil misiniz esas size ilişkin" diyordum. Pek anlamıyorlardı galiba ama önemli bir şey anlattığımı düşünüyordum ve ne bileyim insan bazen konuşmasının melodisine kaptırıyor kendini. Sonra son vurucu cümleyi söylüyordum. "İşin dehşetli tarafı üç hafta sonra ölüyü bulduklarında, televizyon hâlâ çalışıyordu. Yani siz tecrit cezaevlerine, insan hakları çiğnendiğinden değil kendiniz için dur demezseniz, hepimiz öleceğiz ve televizyon çalışmaya devam edecek."

Yalnızlık bakanlığı kurulacağı açıklanmış dün İngiltere’de. Yalnızlığı yok edemeyen burjuvazi, onun bakanlığını kurarak resmileştiriyor. Tam burjuvaziye uygun bir tavır, kurumsallaştır ve isim ver. Endüstriyel toplumun dışarı attığı yaşlılardan başlayacaklarmış. Ölmeden önce insanlara beyazlar giydiren, yakınlarımızı gözümüzden ve gönlümüzden ırak tutan hastaneler gibi, okul müsamerelerine dönüştürülen bir STK etkinliği olarak, her şeyimizi düşünen incelikli bir bürokrasi kurulacaktır mutlaka. Belki bizde de hemen taklit edilerek ‘yerli ve milli’ bir yalnızlık bakanlığı ihdas edilecektir ve toplu sünnet düğünleri gibi, toplu Kuran okuma organizasyonları yapılacaktır. Sanki bu hayat çok iyi, güzel ve gerçekten yaşanmış gibi ölüme geçiş seremonileri ile uğurlanacak yalnızlar…

Bu arada yaşlı olmayanlar, diğer yalnızlar ne olacak ya da bundan şikayetçi olan var mı sahiden? Yoksa geçen haftalarda yazdığım, sevdiğim kendi cümlem gibi artık hepimiz; "Yan yana ve arka arkaya dizilmiş, oturmuş ve ayakta yüzlerce kişi, çok kalabalık ve çok yalnız. Ve hepimiz telefonlarımızla baş başa, tek kişilik hücreler avuçlarımızda sanal bir kalabalık ve gerçek bir yalnızlık arasında mesut ve bahtiyarız…"


Metin Yeğin Kimdir?

Yazar, belgeselci, sinemacı, gazeteci, avukat, seyyah... CNN-Türk, NTV, Kanal Türk, Al Jazeera, Telesur televizyonlarına 200'e yakın belgesel ve kurmaca filmler yaptı. Türkiye'de Cumhuriyet, Radikal, Birgün, Gündem; dünyada Il manifesto, Rebellion gazetelerine köşe yazıları yazdı. Dünyanın sokaklarını anlattığı 10'dan fazla kitaba sahip. Dünyanın farklı yerlerinde yoksullarla birlikte evler inşa etti, bir sürü farklı işte çalışarak yazılar yazdı, filmler çekti. Birçok ülkede kolektif çalışmalara katıldı, kooperatif örgütlenmelerine öncü oldu. Ekolojik direnişlere katıldı, isyanlara tanıklık etti. Türkiye ve birçok ülkede öğretim üyeliği yaptı... Ve dünyayı değiştirmeye çalışmaya devam ediyor hâlâ...