YAZARLAR

Medya kime karşı sorumludur?

1971’de patlak veren “Pentagon Belgeleri” skandalı sırasında ‘The Washington Post’ gazetesinin yazı işleri ve patron kanatlarının zorlu sürecini anlatan Steven Spielberg imzalı ‘The Post’, gazeteciliğin evrensel ilkeleri üzerine çarpıcı bir yapım. Tabii Türkiye’de iktidarın gazeteciler üzerindeki baskısı ve medya-sermaye üzerine düşünmek için de birçok olanak sunuyor.

Birkaç gün önce sosyal medyada bir ‘gazeteci’, PKK’nin tutukladığını iddia ettiği MİT elemanlarıyla ilgili görüşlerini belirtikten sonra “Devletin imajı bir an önce düzeltilsin” diye bitiriyordu sözlerini.

25 Kasım 2017’de ABD Başkanı Donald Trump, Twitter hesabından şöyle bir yorum paylaştı: “@FoxNews ABD’de CNN’den çok daha önemli. Ancak ABD dışında CNN International hala (sahte) haber konusunda etkili bir kaynak. Ve halkımızı dünyaya kötü gösteriyor. Dışarıdaki dünya onlardan gerçeği öğrenemiyor.” CNN’in cevabı yerindeydi: “ABD’yi dünyada temsil etmek CNN’in işi değil. O sizin işiniz. Bizim işimiz haber yapmak.”

ABD medyasının başta Soğuk Savaş olmak üzere Vietnam, Irak, Yugoslavya’daki suçları bir yana, ‘editöryal bağımsızlık’ ve kendi iktidarlarına karşı taviz vermeyen tutumları da tarih tarafından kayıt altına alınmış durumda. Tevekkeli değil, Hollywood dönüp dolaşıp birkaç yılda iyi gazetecilik filmleri çıkarıp koyuyor önümüze. Daha iki yıl önce kilisenin çocuk tacizlerini nasıl örtbas ettiğini anlatan “Spotlight”ı izleyip uzun uzun tartışmıştık. “Watergate” ortaya çıkarılışını anlatan “Başkanın Bütün Adamları” (All the Presedent’s Men, 1976) türün zirvesi olarak kabul ediliyor her zaman. Bu hafta gösterime giren Steven Spielberg imzalı “The Post”un zirveye yerleşip yerleşemeyeceğini zaman gösterecek hiç kuşku yok ki ama yerinin çok sağlam olacağını şimdiden belirterek girelim konuya.

Film 60’lı yılların ortalarında Spielberg’in en iyi bildiği yerden başlıyor ve bir savaş sahnesiyle açılıyor. Vietnam’dayız. Ülkeye geri dönüyoruz ve Amerikan siyasetinin önemli isimlerinden Robert McNamara’nın Vietnam Savaşı’na dair yazdığı çok gizli raporun gizlice dışarı sızdırıldığını görüyoruz. Zaman atlıyor ve 1971 yılına gidiyoruz. O dönem etkisi Washington’u ötesine pek geçemeyen The Washington Post’un ofis binası ve gazetenin sahibi Kay Graham’ın evi hikayenin ana mekânına dönüşüyor. Babasından kalan aile şirketini uzun yıllar yöneten kocası ölünce bir anda kendisini işin içinde bulan Kay Graham zorlu kararlar verme arifesindedir. Ancak bu kararlar ilk başta yayın politikasından çok ekonomiktir.

Gazetenin borsaya açılması ve ailenin bazı sorumluluklarını yeni hissedarlarla paylaşması gerekmektedir. Çünkü Post rekabette geriye düşmüştür ve zor bir döneme girmek üzeredir. Öte yandan gazetenin genel yayın yönetmeni Ben Bradlee, The New York Times’ın önemli bir politika muhabirinin uzun süredir sessiz kalmasından endişe etmekte ve önemli bir haberin patlamak üzere olduğunu sezmektedir.

Derken haber patlar. Times, tarihe “Pentagon Papers” skandalı olarak geçen belgeleri yayımlamaya başlar. McNamara tarafından hazırlanan binlerce sayfadan oluşan rapor ABD halkının ve senatonun uzun yıllar boyunca Vietnam konusunda yanıltıldığını ortaya koymaktadır. Oysa bu savaşın kazanılamayacağı en başından bellidir ve iç siyasette kullanılmak için savaş sürekli uzatılmaktadır. Times’ın bu çıkışının ardından, hükümet hızla duruma el koyar ve yayın yasağı getirir. Gazete çalışanları hapis tehdidiyle karşı karşıyadır. Tam o sırada belgeleri sızdıran kaynak, Post’a ulaşır. Graham ve Bradlee zor bir karar vermek zorunda kalacaklardır. Mahkeme kararına rağmen haberi yayınlamak gazetenin kapanması ve hapse girmelerine neden olabilir. Öte yandan hem haberin içeriğinin önemi hem de The New York Times’la dayanışmak için haberin basılması gerektiği gibi etik bir ikilem vardır önlerinde. “The Post”, ikili bir anlatımla bir yandan haberin basılması ve sonrasında yaşanan süreçleri anlatırken, diğer yandan da Graham’ın bir sermayedar olarak bu kararı verme sürecini ele alıyor.

BİR GAZETE KİMİN ÇIKARINI GÖZETİR?

İşin gazetecilik kısmından başlayalım. Bradlee’nin haberi basmanın başında bulunduğu gazeteyi büyüteceği fırsatını görmüş olmasını ilk elden tespit ederek giriş yapalım. Ancak, film boyunca haberin girilmesi için bastırmasının gerçek nedeninin “devletin çıkarları ve halkın çıkarları” arasındaki büyük uçurumun farkına varılması olduğunu söyleyebiliriz. Nihayetinde uzun yıllar boyunca halkı kandırmış bir devlet söz konusu. Dolayısıyla Bradlee ve başında bulunduğu deneyimli editör kadrosu haberin ne pahasına olursa olsun basılması gerektiğini, başlarına gelecek sıkıntıların göğüslenmesini istiyorlar. Hatta bazıları haberin yayımlanmaması durumunda istifa edeceklerini de söylüyor.

İkincisi, The New York Times’ın iktidar baskısı ve hukuk yoluyla susturulmasının kabul edilemez olduğu ve dayanışmak için bu haberin devam ettirilmesi gerektiği konusunda hemen herkes hem fikir oluyor. Hükümet kanadının açık tehditlerine rağmen hikayenin gazeteci tarafı taviz vermek istemiyor. Post haberi yayınladıktan sonra, ülkedeki birçok gazetenin benzer manşetlerle verdiği destek, meslek ahlakı açısından da insanı duygulandırmıyor değil.

Şimdi burada bir parantez açıp, Türkiye’ye dair birkaç şey söylemek de yarar var. Çünkü bu tür sarsıcı hikayeler sadece ABD’ye özgü değil. “MİT Tırları” haberinin ortaya çıkaracağı sonuçları öngörmek o kadar da zor değil. Buna rağmen bu haberi yayımlayıp kamuyu aydınlatan Cumhuriyet’in baskı altına alınması, çalışanlarının cezaevine konulması hala yakıcı bir gündem. Başta Sur ve Lice olmak üzere öldürülüp günlerce sokaklarda bırakılan kadınların, bodrumlarda yakılan gençlerin haberini yapan onlarca Kürt gazetecinin de ağır bedeller ödediğini biliyoruz. Türkiye’de devlet ve iktidarın gadrine uğrama riskine rağmen gazetecilikten taviz vermeyen bir damar her zaman oldu. 90’lı yıllar ve 2000’lerin başında Evrensel’de çalışırken “Bu habere kesin dava açarlar, gazeteyi kapatabilirler” diye düşünüp, yine de haberi manşetten vermekten çekinmediğimiz zamanları hatırlıyorum.

Evet, davalar da açıldı, gazete de birkaç kez kapatıldı. Benzer duyguların Kürt gazeteciler, Birgün, Cumhuriyet için bugün ne kadar güncel olduğu su götürmez. Ana akım gazete ve gazetecilerin “vay anasını” diye izledikleri bu hikayelerin Türkiye’ye de çok fazla uzak olmadığını belirtmek istiyorum sadece. Ancak, ABD’de bu tür hikayeler ana akım gazetelerin uğradıkları mağduriyetler üzerine kurulur. Bunun da ülkedeki sermaye yapısıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu vesile ile filmin diğer kahramanına bakmakta yarar var.

BİR SERMAYEDARIN DİLEMMASI

Filmin bir diğer ana karakteri sermaye sahibi Kay Graham, Nixon iktidarı ve sermayedarların baskısına rağmen haberi yayımlama kararı veriyor. Film bunun arkasında birkaç motivasyon olduğunu aktarıyor seyirciye. Birincisi “Zaten kaybedilen bir savaşta çocukların ölmemesi”. Burada Vietnamlıların ölümüne dair bir empati görmüyoruz ama kendi çocuklarının ölmemesini dilemek de bir şeydir. Bir diğer motivasyon ise yıllarca babası ve kocasının gölgesinde kalan Graham’ın rüştünü ispatlama çabası. Film bu açıdan feminist bir yorum da getiriyor karakterine. Ama Amerikan değerlerinin ve sermayenin iflah olmaz hayranı olarak Spielberg’in merkeze oturtmasa da dikkat çektiği bir nokta var. Liz Hannah ve Josh Singer’in senaryosunda alttan alta sermayenin bağımsızlığına yapılan vurguyu seziyoruz. Birikimini iktidar nimetlerinden değil, piyasanın ‘olanaklarından’ sağlamış.

Var olmak için devlet ihalelerine, beleş arsa tahsislerine, kamu mallarının yağmalanmasına ihtiyacı olmayan bir sermayenin bu tür kararlar alırken görece daha özgür hareket edebildiğini gösteriyor film bize. Tam da bu yüzden Türkiye’de ana akım medyadaki hiçbir patron iktidarları kızdırmayı göze alamıyor. Çünkü onlara medya patronu yapan sermayenin devlet olanaklarını kullanarak, kamu mallarını yağmalayarak ve iktidarların göz yummasıyla azınlık mallarına çökerek kazanıldığını çok iyi biliyorlar. Bu bakımdan Kay Graham, iktidarı kızdırmaktan daha çok McNamara ile yılara dayalı dostluğunu kaybetmek kaygılandırıyor.

“Amistad” (1997) ve “Lincoln” (2012) gibi filmlerde ülkenin kurucu yasalarına olan güvenini dile getiren, “Amerikan Rüyası”na inanmaktan vazgeçmeyen Steven Spielberg’in bu halkaya eklenecek yapımı olarak kayıtlara geçecektir “The Post”. Bu iki filmde olduğu gibi burada da ülkenin kuruluş ilkelerine ve Anayasası’na referanslarla bir kez daha ABD’yi taltif etmekten geri durmuyor. Ama öte yandan mesleki dayanışmanın önemi ve gazetecilerin devletin değil kamunun çıkarını gözetmesi gerektiği gibi mesleğin evrensel ilkelerinin altını kalınca çiziyor. Ve medya-sermaye-devlet ilişkileri konusunda da üzerine kafa yorulmayı hak eden malzemeler sunuyor.

Biraz uzun oldu farkındayım ama bir not daha düşelim: Spielberg ile beşinci kez çalışan Tom Hanks ve artık yaşayan efsane haline gelen Meryl Streep’in oyunculukları için ayrı bir değerlendirmeye ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum.

ORİJİNAL ADI: The Post

YÖNETMEN: Steven Spielberg

OYUNCULAR: Meryl Streep, Tom Hanks, Sarah Paulson, Bob Odenkirk, Tracy Letts, Bradley Whitford, Bruce Greenwood

YAPIM: 2017 ABD

SÜRE: 115 dk.