Taziye mi okuntu mu?

Cuma, 5 Ocak, 2018
Aile denilen kurumun her zaman bir ‘karanlık yüzü’ vardı ve o karanlık yüz, modernliğin hayata geçirdiği düzeneklerle etkileşerek modernist tahayyülle biçimlendiği haliyle ailenin bodrumuna kilitlenmişti. Ve belki de aile üzerinden tanık olduklarımız, ailenin dönüşerek katkıda da bulunduğu, uzunca bir süredir serpilmekte olan farklı türden bir iktidar şebekesine eklenmesinin dışa vurumlarından başka bir şey değildir.

Kısa ve acılı bir hikâye bu. 16-17 yaşında iki kız çocuğunun başlarına gelenlerle ilgili bir hikâye. Yaşadıkları az rastlanır cinsten değil. On yıllardır bu ülkede yaşanmakta olan, sayısı milyonları bulan hikâyelerden biri çünkü. Onlar, hikâyelerini öğrenenlerin gündeliğin diliyle ‘bahtsız’ addedeceği iki mağdur, mağduriyetlerinin müsebbibi ise aileleri. Her ikisi de istemedikleri bir evliliğe zorlanan güzeller güzeli iki kız çocuğu: Biri evlenmek yerine ölümü göze alan, hasbelkader ölümden kıl payı kurtulan, ama evlendirilmekten kaçamayan, diğeri ise evlendikten sonra intihara teşebbüs eden, yine komşuları sayesinde kazara yaşama döndürülen, ama buna rağmen mutsuz bir evliliği sürdürmek zorunda kalan.

Zoraki sürdürdükleri evliliklerinde yaşadıkları mutsuzluklarını şu ya da bu biçimde doğurdukları çocuklara aktardılar, onları çok sevmelerine rağmen. Ne kadar çok sevseler de çocuklarını, o çocuklar sevmeyi öğrenme konusunda eksikli kaldı. Neden mi? Sevmeyi öğrenmek için sevmeyi deneyimlemek gerek, sadece sevilmek yetmez çünkü. Sevmeyi deneyimlemek için birbirini seven insanlar arasındaki ilişkilere tanık olmak, olmazsa olmazlardandır da ondan. Birbirine sevgiyle bakan gözlere, sevgiyle harmanlanmış sözcüklere tanık olunamıyorsa, seviliyor olmak layıkıyla hazmedilemiyor maalesef.

Bu yaşta kendilerinden 15-20 yaş büyük erkeklerle neden evlendirilmeye zorlandılar? Ölümü göze almaları, ailelerinin kararlarını değiştirmeleri için neden yeterince can yakıcı değildi? Mutsuzlukları aileleri için bir yük oluşturmadı mı hiç? Belki kısmen, ama asla sürekli değil. Ailelerinin zor hayatları nedeniyle mi yaşandı bütün bunlar? Maddi güçlükler bazı yönlerden gerekçe olarak ileri sürülebilir tabii. Yaşanan güçlüklerden birini kurtarmak, bir boğazdan da kurtulmak belki. Ama benzer hikâyelere o kadar da maddi zorlukları olmayan, kendi yağıyla kavrulan ailelerde de çokça rastlanıyor. Yani mesele maddi imkânlarla ilgili değil. Münferit hadiselerden değil bunlar kısacası. O zaman biraz daha kazımak gerek, daha bir derine inmek gerek.

Her yıl sayıları biraz daha fazla artan kadın cinayetlerinden, dikkate değer birkaç çalışma sayesinde bir sosyolojik gerçeği biliyoruz artık, bu toplumun en şedit haliyle ‘Nomos’un (‘Namus’un) ilksel yasası olmayı sürdürdüğünü. Kadınların bedenleri üzerinden devletle ailenin kimi kez gizli kimi kez aşikâr güç birliğiyle işleyen bir yasa bu.

Bu minvalde devlette olan bitenlere dair pek de fena olmayan bir bilgi birikimine, veriye sahibiz de ya aile kurumuna dair? Orada olanlara, sınıfsal farklılıkları işaretleyen, sınıfları yatay kesen ailevi gerçeklere, ebeveyn çocuk ilişkilerine dair bilgi namına elimizde ne var? Maalesef çok da bir şey yok. İşte TÜİK’in 2016 Aile Yapısı Araştırması. Evet, görünüşte aile hakkında birkaç bir şey söylüyor, ama biraz dikkatli bakınca araştırmanın ardındaki saikin asıl olarak ‘nasıl bir aile istiyoruz’ sorusuyla malûl olduğu görülebiliyor, raporun ara başlıkları bunun iyi birer delili. Dolayısıyla ülkenin aile gerçeğini sergilemekten çok uzak. Ha tersinden, araştırmanın içerdiği sorunlara bakarak da ülkede ailenin hali pür melaline, devlet-aile ilişkisine dair bir şeyler söyleyebiliyoruz: Hemen ilk elde durumun hiç de parlak olmadığını mesela. Ya da normatif niteliğinin, tam da gerçeği gözlerden saklama işlevini yerine getirdiğini.

Ancak medyaya yansıyan haberlerden hareketle, dolaylı da olsa aile kurumunda neler olup bittiğine dair, ebeveyn çocuk ilişkileri konusunda kırık dökük fikir sahibi olabileceğimiz ‘veriler’ yok değil elbette. Her ne kadar bilgi üretmek üzere toplanmadıklarından, güvenilirlik açısında çoğu şüpheli olsalar da. Bunlara genel olarak çocuklara, ama özellikle kız çocuklarına yönelik okullarda, yurtlarda, anaokullarında ortaya çıkan istismarları, kız ve erkek çocukları arasındaki insanî ve eşitlikçi ilişki kodlarını zedeleyen hatta ortadan kaldıran tavırları, devlet katından ya da belediye, okul gibi örgütlenmelerden gelen bu türden düzenlemeleri, düzenleme benzeri girişimleri, zaten zayıf olan ‘laik ve çağdaş’ eğitimin köküne kibrit suyu döken uygulamaları ve bütün bunlara karşı ana babalardan gelen çok sınırlı düzeyde kalan tepkileri eklemek mümkün. Örnek çok da daha yakın tarihli ikisini hatırlayalım hemen: Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan medyaya yansıyan ‘babanın öz kızına şehvet duyması haram değil’ fetvasına ya da Başkanlığın web sayfasındaki ‘nikâh’ ve Dini Kavramlar Sözlüğü’ndeki ‘bulûğ’ tanımlamalarından çıkan 9 yaşındaki kız çocuğunun evlenebileceği ve çocuk doğurabileceği sonucuna dair yer yerinden oynadı mı? Tepkiler geldi de sosyal medya üzerinde handiyse tanış olmuş küçük bir çevreden. Bu ‘uzlaşının’ kaynağı ne? Hangi refleksler iş başında?

Dahası da var. Televizyonların ‘Müge Anlı İle Tatlı Sert’, Serap Paköz’ün ‘Gerçeğin Peşinde’ türünden sabah programları da halihazırda aile kurumunun durumuna ilişkin epeyce bir malumat sunuyor. Bu tür programlar konusunda kurguları ve dolayısıyla da genellemelerde bulunma açısından temkinli olmak gerek elbet. Ancak aileye odaklı oluşları dikkatlerden kaçmıyor. Bu açıdan semptomatik bir okumaya uygun yanlar barındırıyorlar. Ağırlıklı olarak cinayet, tecavüz, ensest, hırsızlık, dolandırıcılık gibi temalar var karşımızda. Ve fakat dikkati çeken nokta, olayların mağdur kadar mağduriyete yol açanın çoğun aile bireyleri ve akrabalar arasından çıkıyor olması. Bu programlara bakarak en azından toplumun bir kesimindeki ailelerde işlerin hiç de parlak gitmediğini söylemek mümkün. Ama buna rağmen aile mevhumunun sürekli olarak yüceltildiği programlar bunlar, tabii sadece aileyi değil, “başımızdan eksik olmasınlar” nidalarıyla devleti, polisi, jandarmayı da yüceltiyorlar. Doğrudan ya da ima yollu, ama hep üst perdeden “anne dediğin, kadın dediğin bu değil, koca, çocuk, hala, teyze, amca, dayı bu değil, kısacası aile dediğin bu değil” diye diye sesleniyorlar. Sergiledikleriyle ve sergileyişleriyle neler dikkatlerden kaçıyor, nelere hizmet ediyorlar, bu arada neler rahvan ya da tırıs yollarını döşüyor?

Evet, aileye bir şey oluyor. Aileyle birlikte başka kurumlara da. Siyasal iktidardan gelen ve toplumda da karşılık bulan ailenin yüceltilmesine karşılık, kadınlara çocuklara bizzat ailelerinden yönelen istismar ve şiddet, bu kategorilere yönelmiş olan istismar ve şiddetin neredeyse tepkisiz kalması, ailenin çok yönlü krizine mi işaret ediyor acaba? Yoksa bu ‘kriz’ ibaresi tam da tanık olduğumuz olaylarda bakılması gereken süreçleri gözlerden gizleyen bir perde vazifesi mi görüyor? Belki de aile denilen kurumun her zaman bir ‘karanlık yüzü’ vardı ve o karanlık yüz, modernliğin hayata geçirdiği düzeneklerle etkileşerek modernist tahayyülle biçimlendiği haliyle ailenin bodrumuna kilitlenmişti. Ve belki de aile üzerinden tanık olduklarımız, ailenin dönüşerek katkıda da bulunduğu, uzunca bir süredir serpilmekte olan farklı türden bir iktidar şebekesine eklenmesinin dışa vurumlarından başka bir şey değildir. Dolayısıyla üyeleri arasındaki ilişkiler, buharlaşmakta olduğu halde ısrarla tutunmaya devam ettiğimiz aile mefhumuyla bağlarını koparıyor olamazlar mı?


Zeliha Etöz kimdir?

İzmir Karşıyaka’da doğdu. Ege Üniversitesi’nde Sosyoloji okudu. ODTÜ’de yine aynı alanda yüksek lisansını tamamladı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyaset Bilimi doktorasına başladıktan sonra, aynı fakültede Sosyoloji kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Biraz yazı çizi, konferans işiyle çokça ders verip sınırlı sayıda tez yönettiği görevinden profesör kadrosundayken 7 Şubat 2016’da yayımlanan 686 sayılı KHK ile atıldı. Şimdi ‘Gazete Duvar’ın dibinde haftalık yazılar yazmaya çalışıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI