Murat Sevinç
Murat Sevinç

Demokrasilerde ‘halk’ egemendir. Yalan!

Perşembe, 28 Aralık, 2017
Neden halklar, halk olmaktan vazgeçiyor? Neden yurttaşlar, yurttaşlıklarını terk ediyor? Belki de etmiyordur. Tarihin başka bir evresindeyizdir ve halklar sahne demokrasisinden sıkılmıştır. Olamaz mı? Belki, yaşamları üzerinde gerçek bir egemenlik talep ediyorlardır artık ve belki de siyasetten uzaklaşma gibi görünen eğilimin kendisi, bizzat siyasi bir gelişmenin sonucudur. Düşünelim biraz.

Dört yılda bir sandığa gidip milletvekillerini belirlemek için oy veriyoruz. Beş yılda bir de yerel yöneticileri seçmek için, yine aynı sandığa gidip oyumuzu ağzı mühürlü sandığın içine bırakıyoruz. Kime oy veriyoruz? Ben bilmiyorum, sizin bir fikriniz var mı? Örneğin İstanbul’da yaşayanların İstanbul milletvekilleri hakkında bir bilgisi? Hangisini tanıyorsunuz? Yoksa tanımıyor musunuz? Eh peki tanımadığınız insanlara neden oy veriyorsunuz, aptal mısınız? Ne kaba saba soru, çok mu ağır oldu? Merak etmeyin, şimdi hemen biri çıkıp “İyi de anayasada, vekiller tüm ulusu temsil eder” der. Öyle mi? TBMM’deki vekiller Türkiye ulusunu mu temsil ediyor? Nasıl bir temsil bu, daha açıkçası, milletvekilleri mensubu olduğunuz ‘millet’ ile ne tür bir bağ/ilişki kuruyorlar sizce? Neden böyle bir temsil ilişkisi kurmak gerekmiş? Temsil edilmeseniz olmaz mı? Yani İngiltere’nin, Fransa’nın, ABD’nin meclisleri bugün yok olsa, sizce ne olur? Başka bir yönetim ve karar alma tarzı bulunamaz mı dersiniz?

Türkiye’yi düşünün. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı tarihte, devletin fiilen sona ermesiyle oluşan ‘boşluk’ anında halk halihazırda kendi kaderine hâkim olmaya başlamış ve toprağımızın muhtelif bölgelerinde ‘yerel kongreler’ kurulmuştu bile. Ya da örneğin Fransa’da 1871’de yeğen Napolyon Almanlara tutsak düştükten sonra, 1875’te III’üncü Cumhuriyet ilan edilene dek yine bir tür ‘boşluk’ anı yaşanmıştı. Örnekleri var bu durumun. Alışkın olduğumuz sistemler, içinde yaşadığımız yapılar bir anda/süreçte ortadan kalktığında sıradan insanlar, bizler buharlaşmıyoruz ve farklı bir düzen içinde, bir başkasını kurmak ya da kurulan bir başkası içinde yaşamak üzere nefes almayı sürdürüyoruz. Sorun şu ki, içinde yaşadığımız, kurallarına uyduğumuz, sınırları çizilmiş yapılar ile kurduğumuz ilişkinin niteliği çok önemli ve ne yazı ki pek belirsiz!

Antik dönemdeki demokrasiyi geçelim. Burjuvazi tarafından yaratılan ve belli bir tarihten sonra işçi sınıfının etkisiyle içeriği değişen klasik demokrasinin tarihi çok eski değil. Yalnızca birkaç yüz yıl. Sürekli zenginleşen, değişen bir sistem. Demokratikleşme dediğimiz olgunun bir başı var da sonu yok aslında. Özellikle II’nci Dünya Savaşı ardından yaşanan gelişmeler, yepyeni hak demetlerinin ortaya çıkmasına neden oldu, oluyor ve olacak. Burjuvazinin, kralların yanında kilise ve feodaliteyle sürdürdüğü mücadelede galibiyeti, ardından hükümdarları da altı ederek, egemenliğini parlamentolar ile ilan edişinin tarihidir modern demokrasi serüveni. İşte bu süreçte ortaya atılan kuramlar ve egemenliğin ‘kaynağının’ gökyüzünden yeryüzüne indirilmesi, o kaynağı temsil edecek yeni bir kavrama, değere ihtiyaç gösterdi. Fransızlar devrim ardından egemenliğin yeni kaynağının adını ‘ulus’ koydu. Burjuvazi açısından son derece kullanışlıydı ‘ulusun’ egemen olması. Bir yandan egemenliğin kaynağını Tanrı’dan alıp bir başka ‘olguya’ vererek yönetimi ‘laikleştirme’ fırsatı; diğer yandan Tanrı gibi ‘soyut’ bir varlıktan, ‘ulus’ gibi bir başka soyutluğa aktararak yeni bir ‘temsil’ ilişkisi kurma yolu/aracı yaratıyordu. Halk somut bir varlıktı, oysa ulus, halkın öte dünyaya göçmüşlerini ve doğacaklarını da kapsıyordu.

Amerikan devrimi, milliyetçiliğin yayılmasıyla imparatorlukların dağılıp yeni ‘ulus’ devletlerin inşası… Belli bir tarihten itibaren egemenliğin sahibi/kullanıcısı artık halk oldu. Tebaa yurttaşa dönüştü. Önce kimin temsilci olacağına, yalnızca belli bir miktar servet sahibi erkekler karar veriyordu. 19’uncu ve 20’nci yüzyıl boyunca seçme hakkı olanlara kadınlar ve servet sahibi olmayanlar da eklendi. Malum ilke (ve yaygın serzenişle!) ağa ile maraba eşit oy hakkına sahip oldu! Ağa ile marabanın, yalnızca oy sayısı eşitti elbette! Ve sınıflı toplumlarda bırakın başka türlü bir ‘eşitlik’ hedefini, Batı demokrasileri ‘genel ve eşit oy’ haklarını sağlarken dahi epeyce düşündü. Örneğin demokrasinin beşiği İngiltere’de ‘eşit oy’ hakkı, Türkiye’den çok sonra 1948’de kabul edilebildi. Anlayacağınız Batı demokrasileri yönetimlerini halka dayandırdıklarını ilan ederken, son derece tedirgindi. İki temel gerekçeyle: Birincisi, egemen sınıf açısından söz konusu eşitlik büyük ölçüde ‘şekilde’ kalmak zorundaydı. İkincisi, halka güven olmazdı, boş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya kaçma ihtimali vardı. Ezcümle, demokratik sistemlerde egemen olduğu iddia edilen halkın iktidarı, doğrusu büyük ölçüde göze ve kulağa hoş gelen bir yalan olmalıydı; ancak böyle olabilirse yaşayabilirdi.

Demokrasilerin doğumlarında halka güvensizlik çok sık dile getirilmiştir. Anayasaları yapanlar, Amerikalılar dahil yeni demokratik devlet yapılarını kuranların büyük kaygılarından biri de doğru karar verecekleri çok kuşkulu olan halk kitlelerinin etkisini olabildiğince sembolik kılmak için gerekli tedbirler üzerinde kafa yormak olmuştu. Bir iki asır sonra, doğrusu artık o ‘güvenilmez’ halkların olup biten üzerinde yaratabilecekleri etkinin ölçüsü bir yana, varlığı dahi tartışmalı hale gelmiş durumda. Halklar, yönetenler üzerinde ne ölçüde belirleyici? Halklar, belirleyici/seçici olma haklarından neden giderek artan ölçüde feragat ediyorlar? Neden siyasete, seçimlere ilgi her yerde azalıyor? Peki, seçimlere ilginin azalması, siyasete, yönetmeye, yönetime katılmaya ilginin azaldığı anlamına gelir mi? Hakikaten, bizler aptal mıyız ki, tanımadığımız ve gerçekte bizleri temsil etmediklerini çok iyi bildiğimiz insanlara oy vermek için belli aralıklarla sandığa gidiyoruz ve sonrasında evlerimize çekilip bizden daha nitelikli olmadığını görebildiğimiz birilerinin, yaşamımız hakkındaki temel kararları alışlarını seyrediyoruz?

Emilio Gentile, “Demokraside Halk Her Zaman Egemendir” (Yalan!), Çev: Volkan Çandar, İletişim Yayınları, 134 syf, 2017

İşte faşizm konusundaki çalışmalarıyla bilinen Emilio Gentile, “Demokraside Halk Her Zaman Egemendir” (Yalan!) başlıklı kitapta, ‘kendisiyle’ bu konuları tartışıyor ve demokrasiden umudunu kesmemiş biri olarak sorduğu sorulara yanıt arıyor. Kitap İletişim Yayınları’ndan bu yıl yayımlandı. Çevirmeni Volkan Çandar. Gentile, yukarıda özetlemeye çalıştığım tarihsel süreçten hareketle demokrasinin kökeni hakkında kafa yorup bugüne nasıl vardığını anlamaya çalışıyor. Kendisine yönelttiği sorularda zaman zaman hayli acımasız ve eleştirel olduğunu, o sert sorulara son derece makul yanıtlar vermeye çalıştığını söylemeli. Bir tarihçinin kendi düşüncesiyle, tarihsel gelişmelerle hesaplaşması da diyebiliriz belki.

Yazar işe “Demokrasi halkın iktidarını ifade eder. O halde, demokratik bir devlette egemen olan halktır ve hiçbir yönetici halkın üzerinde veya dışında olamaz… ” genel kabulünden hareketle, farklı demokrasi tanımları ve türleri olduğu saptamasıyla başlıyor. Doğrudan, temsili, müzakereci, katılımcı, özgürlükçü, oligarşik, popüler vs… Ardından, demokrasinin söz konusu tanımını ve yaygın görüşleri sorgulamaya girişiyor. Bunu yaparken, kitap boyunca hem eleştirel yaklaşan hem de takdir eden düşünür, kuramcı ve siyasetçilerin düşüncelerine başvuruyor. ‘Ama’ ve ‘ancak’ ifadeleriyle, uyarılarıyla ilerletiyor düşüncesini. Kitaptaki her ana başlık, sorgulamanın bir aşaması niteliğinde. Bir iki örnek yeterli olur sanırım. ‘Biz halklar’ başlığı altında, uluslararası kabul görmüş ilkelerden ve tabii ki evrensel insan haklarından söz eden BM’nin ‘üyesi’ olan ülkelerin farklı niteliklerinden hareketle, ‘halkın’ kapsamı üzerinde duruyor. Tabii buradaki en hoş örnek, yukarıda da değinmeye çalıştığım ABD anayasasını yazan ‘kurucu babaların’ halk konusundaki tereddütlerinden (Jefferson gibi) söz etmesi. Halka böylesine güçlü vurgu yapan ve federal devlet sistemini icat eden kurucuların, halk kitlelerine duydukları güvensizlikten. ‘Muzaffer demokrasi’ başlığında, günümüzde artık neredeyse herkesin ve her yönetimin kendisini demokrasi kavramıyla tanımlıyor oluşundan, klasik demokrasi ilkeleriyle ilgisi olmayan ülke anayasalarının da II’nci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni devlet anayasalarının da ‘halk egemenliğine’ yaptıkları vurgudan söz ediyor. Bu arada ulus devletlerin oluşumuna değindiği yerlerde Türkiye’nin 1924 Anayasasını, Erdoğan’ın ulus devletin ‘sekülerleşmesini’ tartışmaya açtığını da anmadan geçmiyor. Erdoğan’ın adının geçtiği bir diğer yer, tahmin edilebileceği gibi ‘Putinvari’ yönetimlerin anlatıldığı sayfalar!

Gentile, ardından demokrasinin tarihsel ve güncel hastalıkları konularına geçiyor. Tespit ettiği temel sorunlardan/açmazlardan biri, Türkiye’de de sıklıkla gündeme gelen, tartışılan bir konu. Demokratik siyaset kültürünü güçlendirmeye yönelik ‘Aydınlanma’ değerleri (özgürlük, eşitlik kardeşlik, akılcılık, hoşgörü, ifade özgürlüğü…) ile muhtelif tehditler ileri sürülerek giderek ‘güvenlik devletlerine’ dönüşen yapılar arasındaki çelişki ve başta ifade özgürlüğü olmak üzere demokratik ilkelerin yüz yüze kaldığı tehditlerin altını çiziyor. Klasik demokratik değerlerin işlevsizleştiği ve demokrasinin yalnızca ‘belli aralıklarla sandığa oy atma’ eylemine indirgendiği hallerde (ki giderek yaygınlaşan eğilim bu), Gentile’ye göre halk artık ‘egemenliksizleştirilmiş’ bir halktır ve demokrasi, ‘sahne’ demokrasisidir. Özellikle sahne demokrasisi ifadesi son derece yerinde ve akıllıca. Türkçe yazsa belki de “Dostlar alışverişte görsün demokrasisi” derdi yazar! Gentile, yalnızca az gelişmiş/sorunlu demokrasilerden değil, asıl olarak ‘Sağlam liberal geleneğe sahip temsili demokrasilerde egemen halkın başına gelenlerden’ bahsediyor. Buralarda egemen halk giderek ‘seçim rekabeti’ bir yana, ‘egemenliğinden’ mahrum kalıyor, yazara göre. Mahrumiyet belirginleştikçe sonucu, halkın siyasete ve seçimlere de daha az iltifat etmesi, güven kaybı, ilgisizlik oluyor, sahne demokrasisinde. Ezcümle, büyük ölçüde bir kurgu olan egemenlik ilkesinin kaybı endişe verici.

Dolayısıyla ‘Biz yönetenler,’ aslında yönetmediğimiz gibi, giderek ‘oyuna katılma isteğini’ dahi kaybediyoruz. Egemenliği giderek daha küçük grupların ve kişilerin haczetmesini seyretmekle yetinerek. Yazar, memleketi olan İtalya başta olmak üzere pek çok ülkeden tarihsel ve güncel örneklerle, sahne demokrasisi evresini anlatıyor. Kitabın tamamını anlatmaya kalkmayayım yine! Önemli olan, klasik demokratik ilkelerin ve egemenliğin halkta olduğunu iddia eden devletlerin, yönetimlerin, bugün vardığı yeri kavrayabilmek. Bunun nedenleri üzerine kafa yormak. Tedavi yolları üzerinde düşünebilmek için, öncelikle hastalıkları teşhis etmek. Hiçbir kavramı kutsamamak. Halk, demokrasi, özgürlük şu bu… Hepsinin, her bir kavramın tarihsel arka planı bulunduğunu, örneğin en demokratik devletlerin diğer yandan en sömürgen ve savaşçı devletler olduğunu da akılda tutmak.

Neden halklar, halk olmaktan vazgeçiyor? Neden yurttaşlar, yurttaşlıklarını terk ediyor? Belki de etmiyordur. Tarihin başka bir evresindeyizdir ve halklar sahne demokrasisinden sıkılmıştır. Olamaz mı? Belki, yaşamları üzerinde gerçek bir egemenlik talep ediyorlardır artık ve belki de siyasetten uzaklaşma gibi görünen eğilimin kendisi, bizzat siyasi bir gelişmenin sonucudur. Düşünelim biraz. Yazarın kendisini demokrasinin âşığı değil, dostu olarak tanımlamasını çok sevdim. Ortada âşık olunacak değil, hastalıklarını tedavi etmeye çalışarak ‘dost’ olunabilecek bir olgu/sistem/tercih var. İnsan aşık olduğunun kusurlarını görmez malum. Buna mukabil dostluk, görmeyi ve eleştirmeyi, yargılamayı da içerir ve gerektirir. İyi bir şeydir.

Zihin açıcı tartışmaların, saptamaların olduğu bu ‘sohbet’ eserini öneririm.

Duvar okuyucularının yeni yılını kutlarım. 2018 daha iyi bir yıl olsun.

Bir uyarı/rica notu: Bu kitapta ve başkaca yayınlarda sık karşılaştığım, klavye sürçmesi olduğunu tahmin ettiğim küçük bir hatayı söylemeden geçmeyeyim. ‘Universal suffrage’ genel oy hakkı demektir. ‘Evrensel’ oy diye bir kavram, bilebildiğim kadarıyla yok.


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI