Murat Sevinç
Murat Sevinç

Değerlere saygılı bir Noel Baba, fena fikir değildi aslında...

Salı, 26 Aralık, 2017
Toplumun değerleriyle daha barışık bir Noel Baba’nın kabul göreceğini tahmin ediyordu. Muhafazakar semtlerde çocuklara namaz takkesi, küçük tespihler dağıtan bir Noel Baba pekala sempatik gelebilirdi. Bir başka muhitte de İzmir Marşı mırıldanarak dengeyi sağlardı. Öyle "hoh hoh" diyerek toplumun değerlerine hitap etmek, kabul görmek mümkün olamıyordu.

Yaklaşık on üç ay önce KHK ile ihraç edilmişti üniversiteden. Bir gece yayınlanan KHK’da kendi adını ve bir iki arkadaşının adını görmüş, bir an sahip olduğu her şeyi yitirdiğini sanmıştı. Yalnızca iki kişi ihraç olmuştu kurumundan. Kalanların küçük bir kısmı vedalaşmaya gelerek üzüntülerini iletmiş, büyük kısmı odalarından çıkmamış, kapılarını açmamıştı. Hemen o gece odasındaki internet bağlantısı kesilmiş, arkadaşıyla birlikte kimlikleri iptal edilmişti. Uzun süredir bir küçük şehir üniversitesinde çalışıyordu. Son bir yıl içinde üçüncü rektör atanmıştı. İlki, terör örgütü üyeliğinden cezaevine girmiş, onun yerine atananın da bir başka terör örgütüyle iltisaklı olduğu anlaşılınca KHK ile atılmıştı. Yerlerine gelen üçüncüsü, kendisini büyüklerine kanıtlayabilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı. Gayretkeş biriydi. Sürekli nemli ve hafif pembeleşmiş dudaklarının üzerinde belli belirsiz ince bıyıkları vardı. Fen bilimleri alanından geliyordu ve son derece milliyetçi, milli ve manevi değerlerine bağlı biriydi. Bilimin ve üniversitesinin de milli olması gerektiğini düşündüğünü, ilk gün üniversite mensuplarına yaptığı konuşmada tebliğ etmişti. Sürekli biçimde ‘değerlere’ vurgu yapıyor, hiçbir şey söylemeyen yuvarlak cümleler kuruyordu. Göze girmek için göze almayacağı bir şey yok gibiydi. Her cümlenin sonunu ‘Düşünüyorum,’ ifadesiyle tamamlıyordu. Düşünebildiğini dünya aleme kanıtlamak gibi bir isteği vardı belli ki. Atanır atanmaz kendi kadrosunu kurmuştu büyük bir hızla ve değişimin önemini anlatmıştı personeline. “Personelim” diyordu onlara. Düşünen, cevval, kararlı ve yerli idi. Çoğu fen bilimci gibi sosyal konulara ve özellikle de tarihe hakimiyeti, derin bilgisiyle dikkat çekiyordu.

Üçüncü rektörün atanmasının ilk gününden itibaren tedirgin olmuş ve bu rektörün, arkadaşıyla kendisinin başına bir dert açacağını hissetmişti aslında. Zaten bir süredir gerginlik yaşıyor, ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Attıkları imzanın ardından başlarına gelmeyen kalmamıştı ve her an bir KHK’ya girme ihtimalleri olduğunu biliyorlardı. Nitekim olmuştu işte. Atılmışlardı. Arkadaşıyla birlikte memleketlerine dönmek zorunda kalmışlardı mecburen.

Büyükşehirde yaşamaya başlamıştı artık. Ailesiyle birlikte. Ailesinin durumu pek yoktu aslında. Çalışırken her ay maaşından bir miktarını paylaştığı insanlara yük olacağını düşünüyordu bir yandan. Kendisini toparladıktan, biraz dinlendikten sonra iş bakacaktı. Ancak yıllarca çalıştığı, emek harcadığı işinin ardından ne yapacağını, daha doğrusu elinden ne gelebileceğini pek bilmiyordu. Yaşamı boyunca okumak ve yazmak dışında hiçbir şey yapmamıştı. Keşke bir zanaat öğrenseydim zamanında, doğru dürüst bir mesleğim olsaydı diye hayıflandığı oluyordu. İlk bir iki ayda arayıp soran, dertleştiği insanlar da sormaz oluyordu giderek. Herkesin işi gücü var, hayat gailesi, diye düşünüyordu. Her düşündüğünde de, cümlelerini “düşünüyorum” sözcüğüyle tamamlayan ve son KHK ile bir terör örgütüyle iltisaklı olduğu gerekçesiyle ihraç edilen eski rektörü olacak o kılıksız herif aklına geliyor, sinirleniyordu durup dururken. Onun yerine kim bilir kimi atamışlardı? Ona neydi ki artık zaten; laf işte! Büyük şehre geleli üç ay olmuştu artık. Bir şeyler bakmalıydı. Sivisini göndermeyi düşündü önce sağa sola, şirketlere. İyi de, ne yazacaktı? Hangi şirket kabul ederdi ki terör örgütüyle iltisaklı olan birini? “Aslında yok öyle bir şey, yanlışlık oldu” dese, kim inanırdı? Zaten gün aşırı şirketlerin küçülmeye gittiği, çalışanlarını işten çıkardıkları haberlerini okuyordu sosyal medyada. Bu yaşta bir şirketin kapısına gidip ne diyecekti? Yıllarca sosyal bilim çalışmış birini alıp ne yapacaklardı? Üstelik adını bir arama motoruna yazar yazmaz imzacıların listesinde çıkıyordu. Bunu öğrenirlerse, atıldığını bilirlerse işe alacakları varsa da almazlardı. Birlikte büyüdüğü mahalle arkadaşları dahi selamı sabahı kesmişler, dedikodusunu yapıyorlardı. Bir ara iş başvurusu için doğrudan birileriyle konuşmayı da düşündü. Açık konuşursa, atıldığını söyler ve gerekçesini açıklarsa işverenin onu dürüst bulacağını tahmin ediyordu. Sonuçta bir suç işlememişti ve atılmalarının altında o ince bıyıklı ve hafif pembe dudaklı rektörün olduğunu biliyordu. Belki bunları anlatması işe yarayabilirdi.

Babasının rahatsızlıkları artıyor, annesi çaresizlikle her işe yetişmeye çalışıyor ve çalışırken her ay harçlık gönderdiği kız kardeşinin giderek zorlandığını hissetmeye başlıyordu. Üzerindeki baskı arttıkça sağlıklı düşünmesi daha da zorlaşıyordu. Yurt dışına kaçmayı bile düşündü. Atıldıktan sonra pasaportu da iptal edilmişti. Yeni pasaport almasının önünde hiçbir engel olmasa da, devleti yönetenler almasını istemediği için alamıyor, bu fiili ve hukuksuz yasak nedeniyle yurt dışına da çıkamıyordu. Kendisini atanlar, belli ki onun ve arkadaşlarının bütün dünya için tehlike arz ettiklerini düşünüyor, diğer ülkeleri korumaya çalışıyordu. Vazgeçti sonra. Gitmeyi kendine yediremediği gibi, ailesini yüz üst bırakmayı da kabullenemiyordu. Ayrıca nasıl gidebileceği konusunda da bir fikri yoktu aslında ve eline yüzüne bulaştırma ihtimali büyüktü. Çok becerikli biri sayılmazdı. Hatta, hiç becerikli değildi. Demek ki iş bulmanın, para kazanmanın başka bir yolunu bulmalıydı. Cesaretini toplayıp sivi gönderdiği şirketler cevap dahi vermiyorlardı. Biri mülakata çağırdı ve atıldığını söyleyince çayını bitirmesine dahi izin vermeden kapı dışarı edildi. Açıklayabileceğinde ısrarcıydı aslında, ancak dinlemek isteyen yoktu. Kusura bakmasındı, ateş olmayan yerden duman çıkmaz, bir insan boşu boşuna işinden atılmazdı. Kim bilir ne herzeler yemiş, nasıl bir ihanet içinde olmuştu milletine? Aynı tecrübeyi bir iki şirkette daha yaşayınca özel sektöre sivi göndermekten vazgeçti. Bir sosyal bilimci olarak gıda ya da hazır giyim sektörlerine yönelebilirdi aslında. Pahalı bir lokanta ya da mağazada yöneticilik filan bulabilse, iyi kötü idare edecek kazancı sağlayabileceğini düşündü. Gazete ilanlarını karıştırmaya başladı. Lokantaların ve pahalı mağazaların gazete ilanıyla idareci aramadığını hayretle fark etti. Genellikle mağaza çalışanı, garson ve ahçı ilanları vardı. Ahçılık yapamazdı, garsonluk için de yaşlı hissediyordu doğrusu. O kadar insanın ağız kokusunu çekemezdi bu yaştan sonra. Bir ay sonra, garsonluğun o kadar da vahim bir iş olmayabileceğine ikna olmaya başladı. Gazete ilanlarını da boş verip iyi halli gördüğü lokantalarda, patronla doğrudan konuşarak iş bulabileceğine ikna etti kendisini. Üç lokantayla yaptığı görüşmelerden sonra zannettiği kadar kolay olmadığını anladı. İlk lokantanın sahibi neden iş aradığını öğrendiğinde, ekşimiş yüzüyle, daha tecrübeli birine ihtiyaçları olduğunu söyledi. İkincisi, bu iş için fazla eğitimli olduğunu. İkna etmek için “Daha az eğitimli biri gibi davranabileceğini” söylese de fayda etmedi. Üçüncüsü felaket bir herifti. Eski rektörüne benziyordu, ince bıyıkları ve hafif pembe dudakları vardı. İşinden atıldığını duyunca kıpkırmızı yüzüyle, bir vatan hainini lokantasında görmek istemediğini haykırdı. O haykırınca garsonlar da en milli duygularla koşuşturup patronlarının çevresini sardı ve küfrederek yaka paça dışarı attılar.

Bir müesseseye bağlı olarak çalışmasının neredeyse mümkün olmadığını düşünmeye başlıyordu umutsuzlukla. Her gün kahvaltısını yaptıktan sonra sokaklara atıyordu kendisini. Dükkanların camekanlarına bakarak yürüyor, uygun bir işin ne olabileceği üzerine kafa yoruyordu. Belki kendi işini kurabilir, kendisinin patronu olabilirdi. Kimseye boyun eğmeden yaşamanın bir yolu olmalıydı. Çok sevdiği nohut pilavcıda yemeğini yerken bu işin hiç de fena olmayabileceğini düşünüyor, hemen ardından soğuğu, zabıtayı, müşteriyi ve varislerini düşünerek vazgeçiyordu. Simit alırken simitçiliğin, akşam bozacının sesini duyduğunda boza salep işinin kâr getirebileceğini hayal ediyordu. Fakat kendi kendisinin patronu olmak için de sermeye ve mesleki deneyim gerekiyordu nihayetinde. İşsizlik ve parasızlık bunaltmaya başlamıştı artık. Havalar soğumuş, sonbahar geçmiş, kar kış kapıya dayanmıştı. Saatlerce yürümek de zorlaşıyordu, kaldırımlarda, vitrinlere bakınarak. Okuduğu kitaplara yoğunlaşamıyor, aklını iş ve gelir ihtiyacından başka hiçbir şeye veremez hale geliyordu. Memleket gündemi de her geçen gün vahimleşiyor, işe dönme umudunu yitiriyor ve giderek nefes almakta zorlandığını fark ediyordu.

Soğuklar iyice bastırmışken, yine bir yürüyüşte, yaşadığı büyükşehrin ışıklandırılmış mağazalarının kırmızı süslerini ve kırmızı çiçeklerle, çam ağaçlarıyla bezenmiş yollarına baktı, uzun uzun, dalgınca. Yılbaşı geliyordu. Bir AVM’nin kapısında devasa Noel Baba maskotu gördü. Yıllar önce seyrettiği bir Türk filmini hatırladı. Ailesini geçindirmek için Noel Baba kıyafetiyle oyuncakçıda çalışan adamın hikâyesi. Neden olmasın diye düşündü. Hem mevsimlik, geçici bir iş, hem de o kıyafetler içindekinin adının sanının ve mesleğinin hiçbir önemi yok. Belki önünde yeni kapılar da açılırdı. Birileriyle tanışır, iyi ilişkiler kurar, yük olmadan yaşam sürmenin yolunu bulabilirdi. Sabah olur olmaz, hem anket yapan hem de gösteri işleri organize eden bir şirketin kapısını çaldı. Haftada yedi gün, günde on iki saat çalışacak, bir sağlık sorunu ve sabıkası olmayan Noel Babalar arıyorlardı. Yalnızca bir aylık işti ama bir yerden başlaması gerekiyordu. Noel Baba olmanın tüm risklerini göze almıştı. Yerli ve milli duygularla hareket eden gençler tarafından herhangi bir yerde saldırıya uğrayabilir, tartaklanabilirdi. Mensubu olduğu toplumun ciddiye alınabilir herhangi bir ‘değeri’ yoktu ancak bir iki konuda hakikaten hassasiyet taşıyorlardı. Samimi oturan, öpüşen gençler misal, çileden çıkarıyordu onları. Yılbaşları da öyle. Noel Baba’ya öfke duyuyorlardı. Gerçi son yıllarda şişme Noel Babalar bıçaklanıyor, insanlar fazla zarar görmüyordu ama yine de tehlikesi yok denemezdi işin. Mülakatı yapan asistan, KHK ile atıldığını ve atılma gerekçesini duyunca, ‘milli değerlere bağlı ve devletiyle ters düşmemiş’ Noel Babalar aradıklarını, kendisini kabul edemeyeceklerini söyleyiverdi sıkıntılı yüz ifadesiyle.

Bir yandan bıkkınlık diğer yandan umutsuzluk ve kızgınlıktı artık hissettiği. Hızla çıktı şirketten. İnterneti tükenmek üzere olan telefonundan o kıyafetleri alabileceği mağazaları aradı. Nihayetinde Noel Baba dedikleri kırmızı bir elbise, siyah kemer, bir kırmızı takke ve koca beyaz sakaldan ibaretti. Çuvalı da annesi dikerdi. Gurur meselesiydi artık Noel Babalık. Kendi işinin patronu olacaktı. Seyyar, bağımsız bir Noel Baba. Artık kapı kapı dolaşıp iş bakmayacak, gazeteye verdiği iki satırlık ilan sayesinde mağazalar ona ulaşacaktı. Kuralları o koyabilir, mesai saatleri konusunda pazarlık yapabilirdi. Kafası rahat ederdi hiç olmazsa. Noel Baba’ya yönelik düşmanlık sorununu çözmenin yolunu da bulabilirdi belki. Toplumun değerleriyle daha barışık bir Noel Baba’nın kabul göreceğini tahmin ediyordu. Muhafazakar semtlerde çocuklara namaz takkesi, küçük tespihler ve dua kitapları dağıtan bir Noel Baba pekala sempatik gelebilirdi. Örneğin bugüne dek, herkesçe bilinen bazı ilahileri ya da mehter güftesini mırıldanan bir Noel Baba hiç olmamıştı. Bir başka muhitte de İzmir Marşı mırıldanarak dengeyi sağlar, Noel Baba’yı saygı duyulan milli bir figüre dahi dönüştürebilirdi. Öyle “hoh hoh” diyerek toplumun değerlerine hitap etmek, kabul görmek mümkün olamıyordu. Ayrıca sonrasında, yaşadığı büyükşehrin büyük çarşısında sultan kıyafetleriyle hatıra fotoğrafı, Ramazan’da Hacivat kostümüyle macun işine de girerdi belki. Evet evet, milli değerlere uygun Noel Baba işine girmek hiç fena fikir değildi doğrusu…


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI