Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
  • zcelenk@gazeteduvar.com.tr

Taciz, eleştiri, özür ve linç

Cuma, 22 Aralık, 2017
Erkekler kadar, her kesimden bazı kadınların da maalesef bilerek ya da bilinçsizce katkıda bulunduğu bir tür kadın düşmanlığının sürüyor olması ciddi bir sorun. On ifşadan biri gerçekleri saptırdığında ya da Tohumcu örneğinde olduğu gibi, kadın hareketine yakınlığıyla bilinen bir kadın tökezlediğinde bir linç baş gösteriyor hemen.

Bavul dergisi Aralık sayısında, Aslı Tohumcu imzasıyla yayımlanan “Sen de yaptın, sen de!” başlıklı yazı büyük tartışmalara neden oldu. Yazarın gerçek taciz hikâyelerini erkeklerin ağzından aktarma amacıyla yazdığını belirttiği yazı, #BenDe ile başlayan itiraf öykücükleri içeriyor.

Tartışmalar büyük ölçüde yazının, hayli rahatsız edici ilk paragrafına odaklanıyor. Belediye otobüsünde ilkokul çağındaki bir kız çocuğuna tacizin, failin ağzından aktarıldığı bu bölüm, pornografiye göz kırpan (ya da seri göz kırpıştıran) imge ve ifadeler içeren bir üslupla kaleme alınmış. Bavul dergisinin ilk açıklamasına göre, sosyal medyada ilk paylaşımlarda yazarın ismi görünmediği için bu tek paragrafı okuyanlar, bir pedofilin gerçek itirafıyla karşılaştıkları duygusuyla vermişler ilk tepkilerini.

Yazının devamı itibarıyla bu derece irkiltici olmasa da, başından sonuna yazarın, hedefini ıskalarken maksadını da ‘aşındırdığını’ düşündüren bir üslupla kaleme alındığını düşünenlerdenim, maalesef. Bir filmde ya da romanda tecavüzü hikâye etmekle estetize etmenin apayrı şeyler olması gibi, tacizcinin bakış açısından yazmakla, dilde tacizi, pedofiliyi gerekli yabancılaştırıcı mesafeyi koymadan üretmek arasında ciddi farklar var.

Tohumcu’nun tercihini bu açıdan oldukça sorunlu ve eleştirilebilir buluyorum. Ama derginin olay karşısında izlediği tutum ve yazara, dergiye ilişkin eleştiriden ışık hızıyla lince evrilen tepkiler de en az o kadar sorunlu.

Tohumcu, yazıyı, 5harflilercom.dan esinle yazdığını duyurmuş Twitter hesabından. Sosyal medyadaki #bende (#metoo) etiketli otobiyografik taciz paylaşımları, bu yazıda belirtildiği üzere, iki yıl önceki Özgecan Aslan cinayetiyle üst seviyeye ulaşmıştı. Taciz/tecavüz ifşaları dünyanın her yerinde günden güne katlanarak artıyor bilindiği gibi. Yıllardır dolan dev bir irin balonu bir iğneyle patlatılmayı bekliyormuş meğer. Dünyanın her yerinde kadınların benzer deneyimlerden geçip benzer travmaları yaşadıklarını gösteren bu paylaşımlarla maruz kalınan irili ufaklı kötülükler ortaya çıkarken belki bastırılmış anılar da su yüzüne çıkıyor. Akacak yolu bulduğunda cesaretin, korkudan daha bulaşıcı olabilmesi ne güzel!

Dünyadaki büyük ifşaların çoğunluğu tacizcilerin ‘ama’sız kıvırtmasız özrüyle sonuçlanıyor. Bizdeyse, “özür dileyeceğine özür dileyecek şeyler yapma!” gibi afili sözler çok sevilir, sık sık özür dilemeyi gerektiren şeyler yapılır ve muhatabın gözünün içine bakılarak dilenen sahici bir özürle karşılaşılma ihtimali, uçak kazasından sağ kurtulmaktan pek de yüksek değildir. Tacize dair farkındalık üretme amacıyla yola çıkıp talihsiz bir ironiyle tacizkârlığa yaklaşan bu metin için de ne yazar ne de dergi tatmin edici bir özür dilemeyi başarabildi.

Yılların kıvıl kıvıl suskunluğunun ardından taciz ifşalarının bu gürül gürül akışındaki büyük hayrı görmemek için kör olmak lazım. #BenDe ve benzeri hareketler, özünde tüm erkekleri potansiyel tecavüzcü olarak varsaymak gibi bir yaklaşımdan yola çıkmıyor. Erkekler değil, “erkeklikler” burada sorgulanmaya çalışılan. Erkeği de kadını da, uçan kuşu da tehdit eden, hayatı kabusa çeviren ana şeylerden biri bu. Yetişkin erkeklerin taciz ve tecavüzüne uğrayan erkek çocukların sayısı az mı? Bu meseleye dair sağlam bir kafa mesaisini hayata ve sanatsal üretime yedirmemek artık bir seçenek olmaktan çıktı. Şapka er geç düşüyor, kel de görünüyor, kırık teller de, gündemden söylemesi!

Erkekler kadar, her kesimden bazı kadınların da maalesef bilerek ya da bilinçsizce katkıda bulunduğu bir tür kadın düşmanlığının sürüyor olması ciddi bir sorun. On ifşadan biri gerçekleri saptırdığında ya da Tohumcu örneğinde olduğu gibi, kadın hareketine yakınlığıyla bilinen bir kadın tökezlediğinde bir linç baş gösteriyor hemen.

Bu tür olayların akabinde konuşan/yazan kadınlar, hemcinslerinden köprü üstünde yakalayıp hınç çıkarmakla, susanlar ya da destek verenler de “mahalleden birine” destek vermek, ahbap kayırmakla suçlanıyor. Bu tutumların her ikisinin de elbette ki sırf hatta öncelikli olarak kadınlara, kadın hareketine özgü olmayıp bizde tüm kesim ve mahallelere hâkim arızalardan beslenmesi de işleri kolaylaştırmıyor.

Evet, hınç ve haset de (çünkü mutsuzluk) yaygın, mahallecilik de. Ama tüm bunların üstüne çıkıp, adil olmaya çalışanların sayısı da göründüğü kadar az değil.

Peki, bu tür bir fırtına kopunca ne yapsan, nerede dursan kabahat oluyor diye, susacak mıyız? Gördüğümüzü usturuplu ve az çok yapıcı biçimde ifade etmekten kaçınacak mıyız? Ne münasebet canım.

Yüzleşmeyi, bastırıp gömmenin, ahenk değil konfor lehine uzlaşmanın yanıltıcı huzuruna yeğlemek gerek. Biraz kafa göz yararak da olsa tüm gerçek yüzleşmeler gerçek bir iletişimin kapısını aralamaya hizmet ediyor. Farkındalık denen şey de böyle böyle oluşuyor.

Aslı Tohumcu, kendi yaşadığı taciz hikâyelerini tacizcinin ağzından “vahşi bir dil kullanarak” aktarmakla farkındalık yaratmayı hedeflediğini söylemiş, açıklama metninde. Öncelikle, Tohumcu’yu tanımasam da, buradaki niyetin iyiliğine yürekten inandığımı belirteyim.

Aslı Tohumcu

Yazıya ilişkin sıkça dillendirilen varsayımlardan biri de, “tacizcinin dilinden yazan da sapıktır,” türünden, 2B’den Taci’nin sıra üstü karalaması tarzı bir şey. Öyle olsa yazarların çoğu sapık, seri katil falan olur, belli edebiyat türleri ise hiç olmazdı. Geçelim bu saçmalıkları. Meselenin bence yazarın niyetinin iyiliği, kötülüğüyle, bu anlamda bilincinin altıyla dışıyla falan pek bir ilgisi yok. Öte yandan yazının yalnızca talihsiz değil, maalesef her açıdan kötü bir yazı olduğu görüşündeyim. Bu değerlendirmeyi yazarın diğer ürünlerine değil “sadece” bu yazıya dair yaptığımı da vurgulayayım baştan.

Yazının #BenDe etiketiyle bile isteye yüklendiği sosyal sorumluluk misyonu “ama kurgu bu canım…” deyip geçmeyi imkânsız kılıyor. Bir polisiye hikâye değil ki söz konusu olan. Derin bir toplumsal soruna dair farkındalık üretme iddiasındaki bir metin elbetteki edebi yönü dışında da eleştirilmeye iki kat açık hâle gelir.

Bu anlamda da, farkındalığı tacizci diliyle yaratmaya çalışmak zaten sorgulanabilir bir tercih. Tohumcu bunu bir de yabancılaştırıcı, okuduğumuzun kurmaca bir metin olduğunu durup düşündürücü bir tekniğe başvurmadan yapmış. Erkek anlatıcı kadınla değiştirilecek olsa pek bir şeyin değişmeyeceği hayli düz bir anlatımı var metnin, bu anlamda pek ironik de değil. Kışkırtıcılık ya da rahatsız edicilik bir konuya dikkat çekmek için uygun bir metinsel strateji olabilir ama tek başına değil. (Öyle olsaydı öğlen uykusu esnasında yoldan bağırarak geçen satıcı da bizi pırıl pırıl aydınlatırdı.)

Bir diğer sorun da erkek diliyle aktarılan kısımların tacizci erkeğin psikolojisini inandırıcı biçimde ortaya koymayan bir çalakalemlik içermesi. Mesela bir pedofil gerçekten de taciz ettiği bir kız çocuğu için “okuldan evine gitmek dışında yapmak istediği başka bir şey yoktu” diye mi düşünür? Yoksa onu içindeki sapkınlığın çarpık aynasında, çocuk bedenine sığınmış bir kadın gibi görür, hatta masumane tavırlarını da alttan alta verilmiş işaretler olarak mı yorumlar? Konu üzerine sonradan düşünülmüşlüğün verdiği bir suçluluk, pişmanlık ifadesiyse bu, hemen sonraki cümlede yaptığı iğrençliği ballandırarak anlatır mı?

“Son derece karmaşık bir psikoloji içinde gerçekleşen karanlık bir eylemin dümdüz anlatımı, gerçekten de olası tacizcilerin iştahını kabartıp taciz mağdurlarının yarasını kaşımak dışında neye yarar?” gibi sorularda yatıyor esas sorun. Tohumcu’nun yapmaya çalıştığı şeyden çok bunu yapma, hikâye etme biçimindeki yetersizliklerde. Yoksa elbette ki edebiyat ve sinema rahatsız edici, provakatif anlatımlarla dolu.

Konuya dair tartışmalarda da gündeme gelen Lolita, bunun için iyi bir örnek gerçekten. Nabokov’un, 40’ına yaklaşmış bir adamın 12-13 yaşındaki bir kız çocuğunu gördüğü anda kafaya takıp annesiyle evlenmek dahil türlü entrika çevirerek elde etmesini, bu uğurda katil olmayı da içeren, yıllar süren hastalıklı takıntısı ve istismarını anlatan romanı, maalesef edebi bir şaheserdir evet. Yazıldığı yıllardan bugüne çok tartışılmış, lanetlenmiş, sansürlenmiştir de. Yazarın ve metnin niyetlerinin tüm sorgulanabilirliğine rağmen edebiyatın gücünü konuşturur. Bu nedenle de büyüsünden sıyrıldığında en azından bir pedofilin beyninde uzun süre gezinmekten, hatta onu yer yer anlamaktan! kaynaklanan derin suçlulukla baş başa bırakır okuru. Metnin edebi hazzı, okuru en çok kuşattığı anda bile aynı zamanda okuduğunun bir edebi metin olduğunu unutmamasını sağlayacak bir tür müzakere imkânı da sağlar. Kaldı ki Lolita, bu alanda verilebilecek en uç örneklerden biridir. Bunun dışında taciz ve tecavüzü tüm katmanlarıyla hikaye ederken estetize edici bir tek sahneye yer vermeyen sayısız film ve roman da var…

Bu halen alabildiğine hantal eril kodlarla yürüme inadından tıknefes dünyada, kendi ayaklarının üstünde durmaya, üretmeye, minimal düzeyde bile olsa bir şeyleri değiştirmeye çalışan bir kadın yazar, hiç tanımasam da benim ancak dostum olabilir. Ancak gerçek ya da manevi dostlarımızı da eleştirebilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yazıya dair eleştiriyi bu derece ayrıntılandırmamın sebebi budur.

Kopan onca fırtınadan sonra yazardan gelen, temelde iyi niyetli ve eleştiriye de açık metnin, “affediyorum” gibi ifadeler içermesi de bir diğer hata.

Giderek kabaran bir linç ortamına yazarı pek düşünmeden süren, sonrasında da editoryal süreçlere ilişkin doyurucu bir açıklama yapmak başta, yeterli sorumluluk almayan derginin tutumu da öyle.

Bunu derginin genel politikasından bir nebze ayırarak yazıyorum, şu nedenle: Yalama olmuş bir evlilik ilişkisi gibi, biriktirip biriktirip elde etekte ne varsa kavgada dökmeye benziyor, birden topluca boşalan hınç. Dergiciliğimize ve dergi içeriğine dair söylenenlerde haklılık payı çok büyük ama tüm bunlar neden sakin zamanlarda tane tane (de) söylenmiyor? Bu dergiler bu kadar beğenilmiyorsa kim alıp okuyor, alternatifleri neden artık pek üretilemiyor, üretilse yaşatacak mıyız? Yazarlar ne yapsın, sonuçta okunmak için yazılmıyor mu, seslerini daha çok duyuracakları mecralardan neden ve nereye kaçsınlar? Hata tespiti güzel de daha sakin, yapıcı, alternatif üreten sorgulamalar olmaksızın büyük bir faydası olmuyor gibi geliyor.

Bunların yanı sıra çuvaldızın büyüğü dönüp dolaşıp bize batıyor. Muhaliflik kırıntısını yutmaya ayarlı dev bir elektrik süpürgesi gibi çalışan bir atmosferde sağduyu sahibi insan, “düşmanını” bile hedef haline getirmekten çekinmeli. Hamasetten, çay çorba edebiyatından, (z)edebiyattan kaçınmak için akıl ve adalet mesafesinde durmak şart. Yine de klavyede tıkırdayan elleri arada bir yerini hatırlamak için olsun, kalbe değdirmeli. Yazıyı yazarken Ümit Kıvanç’ın olayı, bu kısım dahil tüm yönleriyle çok doyurucu biçimde ele alan yazısına denk geldim. Tohumcu’nun metnine yoğunlaşan yazımdaki boşlukları da dolduruyor bu güzel yazı.

Bir yazısındaki kötü ve talihsiz tercihleri nedeniyle Aslı Tohumcu’nun ayın şanssızı olarak arenada daha fazla hırpalanmasından yana değilim. Bu vesileyle açılan tartışmaların, linç boyutundan derhal çıkıp, birbirini ağırlayan dar çevrelere sıkışmaktan mustarip yazı ve yazın ortamımızda yapıcı tartışmalara vesile olmasını dilerim. Dergi ve dergiciliğin kör noktalarının sonuna dek tartışılmasından yanayım. Ama ne derginin ne de yazarın çıkış niyeti kötü olmayan bir yazı nedeniyle pedofili, sapkınlık gibi iddialarla hedef gösterilmesine gönlüm razı. Topluca daha fazla ve gerçek okuma, dinleme, keşif içeren daha yaratıcı edebi üretimden yanayım. Allah aşkına, kısacık hayat aşkına, artık bir şeyler değişsin. Er geç değişecek de, biz de biraz görelim.


Zehra Çelenk kimdir?

Senarist ve yazar. İlk şiirini beş buçuk yaşında yazdı, olaylar uzayda geçiyordu. Şiirleri 13-18 yaşları arasında Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra Omnia, Böcek Yapım gibi şirketlerde çalıştı; reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV - sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI