Bir kart aldım, size mektup yazdım

Cuma, 22 Aralık, 2017
Mektup üzerine hasbıhal etmem hoş bir tesadüf sayesinde oldu aslında. Bu kez posta kutusunda fatura ve tanıtım broşürleri değil de, sıcacık duygularla yazılmış satırlarıyla elle yapılmış bir yılbaşı kartını bulmak, bu yazının vesilesi oluverdi işte. Bir zamanlar uzun uzun mektuplar yazan, kendi elleriyle kartlar hazırlayan beni şöyle bir sarstı,

Belki ihtiyaç duyduğumuz güç için, belki yalnızlığımızı hafifletmek için, belki duygudaşlığımızı teslim etmek için kendi hikâyemizi anlatmaktan hoşlanırız. Karşılıklı sohbetlerimize kısa veya uzun anekdotlar olarak dâhil oluverirler değişik vesilelerle: Karşımızdakinin sözünü kimi kez teyit etmek, kimi kez ona itiraz etmek, beklenen, talep edilen tavsiyeye kişisel deneyimimizle cevap vermek için, gecikmiş bir özrün, teşekkürün nişanesi olarak, vs. Kişisel hikâyeleri anlatma konusunda kimileri daha cömerttir, kimileriyse epeyce ketum. Ama en ketum olanın bile kendi hikâyesinden bahsettiği anlar muhakkak vardır.

Doğrudan sohbetlerin eşlikçisi olmanın dışında kendi hikâyelerimizi anlatmanın başka başka biçimleri var tabii. Bunlardan biri de kendine has lezzeti olan mektup. Mektuplar, her zaman olmasa da uzun ya da kısa hikâyemizin parçalarını doğrudan içerirler kimi kez. Böylesi bir doğrudanlık içermedikleri durumda bile hikâyemizin anda kristalleşmiş hallerini içerirler emin olun. Çünkü doğrudan ya da dolaylı ‘ben’ üzerine düşünmenin izdüşümleri vardır mektupların satırlarında. Kendini söylemenin bir halidirler. Kullandığımız kavramlar, dile getirdiğimiz düşünceler zihniyetimize dair ipuçlarıdır. Mektup satırlarında dünyayla hayatla kurduğumuz ilişkilerin kendileri olmasa bile temsilleri dolanır. Ahlâkî değerlerimiz, önyargılarımız kendilerini açık ediverir seçtiğimiz kelimelerde. Diğerleriyle paylaştıklarımız kadar özgünlüklerimizin de dışavurumudur yazdığımız mektuplar. Kolektif ve bireysel olanın oranları farklılaşır elbette. Sadece zihniyet haritamızın değil, duygulanımlarımızın haritasının da anayollarını, patikalarını, çıkmazlarını gösterirler. Bir ben imgesinin belli belirsiz silueti beliriverir o sayfalarda. Bu nedenlerden olsa gerek ‘ben yapımı’nın iyi birer örneği olarak çalışmalara kaynaklık ederler.

Paragraflarımız var mı yoksa paragrafsız yekpare bir blok gibi mi yazmışız düşünce ve duygularımızı kağıda aktarırken? Ünlemler, üç noktalar, kısa cümleler, uzun cümleler, yarıda kalmış cümleler. Bunlar dil bilgisi, yazım kurallarına uygunluk meselesi değil, ilk bakışta böyle addedilebilseler de. Mesele, bunlar aracılığıyla telaşımızın, soğukkanlılığımızın, kaygılarımızın, hassasiyetlerimizin tecelli edişi. Aynı şekilde yazımızın kargacık burgacık ya da güzel oluşu, kullandığımız kağıdın, kalemin niteliği bir şeylerin işareti olarak değerlendirilebilse de mektuptaki ruha sanıldığı gibi etki etmezler. Yarattıkları etkiler geçicidir, anlıktır. Onlar şöyle ya da böyle araçtırlar sadece. Hatta okuması yazması olmayanların yakınlarında eli kalem tutanlara yazdırdıkları mektuplar mevzu bahis olduğunda yazanın kıymeti harbiyesi de yoktur. Aslolan yazıyla söylenendir, neyin nasıl söylendiğidir. Mektup yazmak, mektup okumak bir şeyler meydana getirir, bir şeylere varlık kazandırır. “Bir varmış” der, “bir varmış bir yokmuş” demez mektuplar, bir ayrılığı dillendireni bile. Bir temastır, kendimize ve diğerine bir temas. Belki bundandır kimi mektupları öpüp koklamamız.

Yazılan mektubun muhatabının kim olduğu önemlidir. Muhatap, seçemediğimiz yoksa seçebildiğimiz kişilerden biri midir? Siluetimizin çizgilerinin nitelikleri farklılaşır mektubu yazdığımız kişiye bağlı olarak. Bir anneye, babaya, çocuğa yazılan mektuptaki düşünce ve duyguların akışları bir arkadaşa, sevgiliye yazılan mektuptakinden çok farklıdır. Akışlardaki düğümler, kesintiler, kaçışlar hepten değişir.

Ha bir de bazı mektuplara eklenenler var; kurumuş bir dal çiçek, bir tutam saç, bir fotoğraf ya da ufak bir resim. Sanki söylenen onca şeyden sonra geriye kalanı da sahipsiz dilsiz bırakmamak için, bir sonraki mektuba kadar geçen zamanı doldurmak için eklenmişlerdir.

Mektupların hangi koşullarda yazıldığını, okunduğunu da dikkate almak gerekir bir de. Yegâne sansürcünün kendimiz olduğu durumlarda yazılan mektuptaki ruh, bütün zaaflarıyla birlikte kendimize boyun eğerek tecessüs eder. Ama ya “görülmüştür” damgası taşıyacak mektuplarda? Sahibine gönderilip gönderilemeyeceğinin hükmünü verecek birilerinin elleri ve gözleri değecekse yazacağımız, okuyacağımız mektuplara? Böylesi mektuplardaki ruhun az biraz canı çekilir. Canını kelimelere değil, kelimelerdeki lekelere teslim eder çoğu kere. Usaresine bir acılık, olmadı kekremsi bir tat yerleşiverir. Üstelik yazanın da okuyanın da ‘ben’lerinin en çok temasa ihtiyaç duyduğu bir hal söz konusuyken mektubun yarattığı teselli azalır içten içe, daha bir acı gelir ayrılık. Bu nedenledir ki mektup, gündelik yaşam içinde neredeyse değerinden çok şey yitirmişken en çok da cezaevlerinde olanlar ve yakınları için önemini sürdürür. Sürdürür de garip bir tecellidir mektubun serencamı için.

Madem konumuz mektup oldu, mektuba da şiir yakışır diyerek Özdemir Asaf’ın dizelerini şuraya ekleyivereyim:

Mektuplar aldım sevindim,
Birinde denmiş geliyorum
Öbüründe yazılmış geleceğim.
Bekledim bekliyorum.
Bir yaşam verdim.
Açtım bir başkasını,
Uzun-uzun yazmış gel.
Okumadan arkasını
Gittim gidiyorum
Bir başka yaşama bedel.
Biri demiş sen, biri demiş ben.
Seni ben anladım, beni sen.
Bir yaşam daha verdim
Beklerken giderken dönerken.
Kaldı elimde üç beş mektup,
Üç beş yaşam.
Bir onları da açsam okusam
Önceki yaşamları unutup
Ya beklesem, ya da gidip arasam (Harcamalar)

Bitirirken şunu belirtmeliyim: Mektup üzerine hasbıhal etmem hoş bir tesadüf sayesinde oldu aslında. Bu kez posta kutusunda fatura ve tanıtım broşürleri değil de sıcacık duygularla yazılmış satırlarıyla elle yapılmış bir yılbaşı kartını bulmak bu yazının vesilesi oluverdi işte. Bir zamanlar uzun uzun mektuplar yazan, kendi elleriyle kartlar hazırlayan beni şöyle bir sarstı, iyi de oldu. Bir güzelliği hatırlatıp yaşatan Özlem’e çok teşekkür edeyim bir de.


Zeliha Etöz kimdir?

İzmir Karşıyaka’da doğdu. Ege Üniversitesi’nde Sosyoloji okudu. ODTÜ’de yine aynı alanda yüksek lisansını tamamladı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyaset Bilimi doktorasına başladıktan sonra, aynı fakültede Sosyoloji kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Biraz yazı çizi, konferans işiyle çokça ders verip sınırlı sayıda tez yönettiği görevinden profesör kadrosundayken 7 Şubat 2016’da yayımlanan 686 sayılı KHK ile atıldı. Şimdi ‘Gazete Duvar’ın dibinde haftalık yazılar yazmaya çalışıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI