Hattı değil sathı, sesi değil sözü savunmak

Perşembe, 21 Aralık, 2017
"Eyyy.." diye başlayan "bittin sen" diye tamamlanan gürültü, tutarlılıkla dirhem alakası olmamış insanların "yalancılık" suçlamalarının müşterek bahis konusu yapıldığı atmosfer nefes almayı zorlaştırıyor. O zaman, siyaset alanını korumanın diğer bir önemli şartı da "sözün değerini" korumak, söze yeniden yer açmak olmalı.

Gectiğimiz haftaki yazının son cümlesinde, “gerçek bir siyasi alanın varlığı, belirli bir zamandaki siyasi güçten daha önemlidir. ‘Demokrasilerde çare tükenmez’ lafı, bir güç tedarikinin değil, bir zemin korumanın ifadesidir” yazmış ve bu hafta buradan devam ederiz demiştik. Seçim konjonktürü güncelliğini koruduğuna göre, tartışmaya bu minvalde devam edelim. Demokrasi, hem Batı referansları, hem de aslında bu ülkede karşılık geldiği kodlar açısından bir siyaset zeminini, siyaset yapma biçimini ama hepsinden önemlisi imkan zenginliğini çağrıştırıyor. Demokrasiyi “araçsal” tarif edenler, “binilecek tren” veya geçici bir imkan olarak kullanmayı hesaplayanlar bile bu algıyı değiştiremiyor hatta demagojik olsa da kullanıyor, kullanışlı buluyor. Türkiye’nin bu imkana inanmayı sevdiğini, sevmeye devam ettiğini -seçimler anlamında olsa da- siyasete (seçime) katılma oranlarının benzer ülkelerden çok yüksek oluşuna bakarak da söylemek mümkün (örneğin yeniden sağcıların iktidara geldiği Şili’de yapılan seçime katılım yüzde elliyi bile bulmadı). Sadece seçimle sınırlı siyasi ilginin bir sağlıksızlık belirtisi olduğu düşünülse bile, bu ilginin devam ediyor olmasının bir imkanı işaret ettiği çok yanlış sayılamaz.

Türkiye kamuoyu, siyasi tercihlerinin etkisi konusunda hâlâ epey yüksek bir inanç ve iddiayı sürdürüyor (“kuyruğu dik tutabildiği” bir yer olduğundan galiba). Yıllardır pek değişmeden tekrarlanan seçim sonuçlarını değiştirmek isteyenler de, asla değişmemesi için çabalayanlar da, hatta “değişmez” diyenler bile aynı iştahla sandığa gitmeye devam ediyor. Siyasetin AKP eliyle seçimden ibaret hale getirilerek içeriksizleştirilmesi çabasına ve bu zorlamanın zımni kabulüne rağmen, seçime katılım azalmıyor, anketlerde “sandığa gitmeyeceğim” diyen sayısında dramatik artışlar görülmüyor. Yapılan araştırmalarda, oylarının hiçe sayılmasını açıkça yaşamış, siyaseten izole edilmeye çalışılan Kürt seçmenin, sandığa küsmek için haklı nedenleri olsa da, hâlâ partisinin arkasında görünmesi de bir başka önemli gösterge. “Sandıkta görüşürüz”, iktidar tarafından sonucu belli bir düelloya çağrı gibi kullanılsa da, seçmen nezdinde bir siyaset zemini varmış (olabilirmiş) hissini hâlâ canlı tutuyor. Bu girizgahın ardından geçen hafta bıraktığımız noktaya tekrar geri dönersek, “gerçek bir siyasi alanın varlığını, belirli bir zamandaki siyasi güçten daha önemli yapan” şeyin, can çekişse de, sakatlansa da hâlâ yaşamaya devam eden bu “imkan fikri” olduğu söylenebilir. Politik aktörler tarafından gücünü gösterebilmek, “ben değiştiririm diyebilmek” önemli elbette, ama galiba her şeyden önce “böyle bir imkan ve alan var” demek daha da hayati.

Demokrasinin kökleşmesi, derinleşmesi girdiği krizler ve karşı karşıya kaldığı tehditlerle mücadele yöntemiyle yakından ilişkili. Dünyada ve eksik – aksak da olsa Türkiye’de yaşadığımız pratik bunu gösteriyor. Fakat, şimdilerde ABD’de Trump’ın kazanması, İngiltere’de Brexit, Avrupa’da ırkçı sağ popülizmin hızlı yükselişi ve neredeyse tüm dünyada otoriterizmin destek görmesi gibi gelişmeler eşliğinde kritik bir tartışma yaşanıyor: Demokrasinin imkan zenginliğinin, yan yana durma becerisinin, çoğunluk tiranlığının saldırısı karşısında sanıldığından daha savunmasız olması, kalabalıkları daha kolay yönetebilen otoriterliğin, kaba pragmatizmin ve saldırgan tekçiliğin alan hakimiyetini ele geçirmesi. Sadece Türkiye’de değil bütün dünyada demokrasi, barış, özgürlük, adalet ve eşitlik talep eden güçler zorlanıyor, bu taleplerin alandaki ağırlığı azalıyor. Bunun nedenleri, çok boyutlu, uzun ve kolay sonuçlanmayacak derinlikteki bir tartışmanın konusu. Ama yeniden Türkiye’ye ve işin daha güncel-pratik yönüne dönersek; “demokrasi talebi” için “hattı savunma mı, sathı savunma mı” daha öncelikli olmalı? Çok basit bir mantıkla; hattı savunmanın “güçle” ve “mevcut imkanlarla”, sathı savunmanın ise “irade” ve “olası imkanlarla” ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Gücünüz yetmiyorsa (veya kullanabilme beceriniz eksikse) hattı savunamayabilirsiniz ama gücünüz az olsa da (tam organize olamasanız bile) satıhta var kalabilir, sathı koruyabilirsiniz. Üzerinde kalınacak, ayak basılacak bir alan (imkan fikri) oldukça “başka bir şey” ummaya devam edilebilir.

Siyaset zeminini, mevcut olmasa da olasılık olarak bir demokratik vasatını korumanın, hatta bugün itibarıyla tamir ve belki yeniden oluşturma çabasının önceliği, çeşitli hatlarda güç imkanlarını geliştirmekten vazgeçilmese bile, alanı korkudan ve “gücün” hakimiyetinden arındırmak olmalı. Kritik hatlarından biri olan seçimi, yukarıda özetlendiği gibi, “imkan” özelliğiyle ele almak, siyasi faaliyeti sayısal sonuçlardan daha geniş bir yaygınlığa taşımak alanın hayatiyeti için önemli. Seçmen davranışı ve kamuoyu tepkisi anlamında ciddi bir etki yaratmamış görünse de siyasi gündem hareketliliği ve artık süreklileşmiş görünen seçim konjonktürü de alanı ayrıca aktifleştiriyor. Ancak, siyasi gündem hareketlenirken, o gündemin içeriğini etkileyen bir başka dinamik daha işlemeye, işletilmeye başlanıyor: “Söz”ün yerini “nida”nın alması. Söz: önü arkası, nedeni ve sonucu olan bir durumu, bir düşünceyi eksiksiz ve bağlayıcı biçimde aktaran kelime dizisi; Nida ise, bulunduğu yeri işaretleme, emir verme veya tepki göstermek için bağırma, çağırma, seslenme. Söz akılla (vicdanla), nida refleksle (korkuyla) ilişki kuruyor. Söz (uzun) derin, nida (kısa) güçlü.

Siyasetin içeriksizleşmesi, siyasi alanın daraltılması ve giderek siyasetsizleştirilmesi, sözün değersizleşmesiyle başlıyor. “Siyaset” dili, giderek daha yüksek perdeden “nidalar” halinde kuruluyor. Sesler yükselirken, söz uzaklaşıyor. “Eyyy..” diye başlayan “bittin sen” diye tamamlanan gürültü, tutarlılıkla dirhem alakası olmamış insanların “yalancılık” suçlamalarının müşterek bahis konusu yapıldığı atmosfer nefes almayı zorlaştırıyor. O zaman, siyaset alanını korumanın diğer bir önemli şartı da “sözün değerini” korumak, söze yeniden yer açmak olmalı. Siyasi alandan sözü kovarak hakimiyet kuran güçler, gürültüyü, boş nidaları ve en önemlisi yalanı bir idare etme yöntemi veya çaresizlikten başvurdukları bir kaçış olarak kullanmıyor. Bilerek ve isteyerek, kontrollü ve ısrarlı biçimde alanın dili haline getirmek için çalışıyorlar. Özellikle en çok başvurulan yalanla tahkim edilmiş saldırgan dil, sözü imha etmenin en etkili aracı ve alanda konuşmayı imkansız kılan yıkıcı bir saldırı. İşte bu yüzden, “nidalar” eşliğinde yükselen gürültü karşısına, benzer ve mümkünse daha yüksek bir sesle çıkmak çok işe yaramıyor (hatta tam tersi, yapılmak istenene yarıyor). Dolayısıyla, kısa vadede zayıf kalsa da, istenen ölçüde yürekleri ferahlatmasa da (“sesini duyurmak” daha cazip gelse de), “sözü” yeniden değerli hale getirme çabası çok kuvvetli bir direnme biçimi olabilir. Henüz yüksek nidalarla dolu kulaklara ulaşacak bir söz söylenemiyor veya varsa bu söz taşınamıyor olabilir ama tıpkı yukarıda “siyasi alan” için söylediğimiz gibi, “sözü” bir imkan olarak canlı tutmak, tutabilmek hiç fena bir başlangıç olmaz.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI