Kişisel bir Berlin yazısı: Kreuzberg hariç değil

Pazar, 17 Aralık, 2017
Hep derler, doğrudur: Berlin, Türkiye’nin 82’nci vilayeti. Bir dönem Almanya’ya çalışmaya gelen işçilerin yoğunlukla yaşadığı Kreuzberg, bambaşka bir âlem: Doğu’nun incisiyken Batılılarca “uzak durulması gereken yer” olarak kodlanmıştı ama duvarın yıkılmasıyla birlikte yükselen değer haline geldi. Şimdi, Berlin’in “yeni” merkezi.

Bugün size Berlin’den söz edeceğim. Amansız, apansız, zamansız. Berlin’deyim çünkü. Siz bu satırları okurken ben şehrin sokaklarını arşınlamaya çoktan başlamış olacağım. “Hayırlı” bir “iş” için geldim. Bundan sonra sık sık bu şehri seyahat edeceğim –ki bence sakıncası olmayan bir durum bu, zira dünyada kendimi ait hissettiğim birkaç şehirden biri Berlin. İlk temasım, 2010 yılının 30 Nisan günü. O gece bir tiyatro festivalinin kapanışında çalmış, ertesi gün 1 Mayıs’ı Kreuzberg’de karşılamıştım. Ama ne karşılama! Alanda toplanan binlerce kişi sahneden yükselen seslerle eğleniyordu ve ben, iki saatliğine o sahnenin konuğu olmuş, Âşık Mahzuni Şerif’ten Cem Karaca’ya uzanan bir repertuvarı paylaşmış, “bayram”a kendimce katkıda bulunmuştum. “Program”ın sonunda çaldığım Türkçe – Almanca yorumlanmış “1 Mayıs Marşı”, nerede olduğumu bana bir kere daha hatırlatmıştı: Doğu Almanya’nın merkezindeydim ve insanlar hâlâ heyecanlıydı. Berlin’i o gün çok sevdim, hayatımın sonraki dönemlerinde yolumu oraya düşürmeye gayret ettim ve bir gün orada uzun zamanlar geçirme hayali kurdum. Hayalim gerçekleşmek üzere. Son gidişimden bu yana çok şey değişti, o seyahatten bana kalan hatıra artık buruk bir tat veriyor ama ben artık yarı Berlinli bir insan olarak hayatımı sürdüreceğim. Hayalimin bir kısmı gerçekleşti, evet ama hayali birlikte kurduğum, artık yanımda değil. Burukluğum bundan. “Kişisel” bir yazı dedim, daha fazla kişiselleştirmeden toparlanayım.

Berlin’e gidiş sebebimi ve orada yapacaklarımı bu köşede nasılsa okuyacaksınız, onu şimdilik es geçiyorum. Önceki seyahatlerimden bende kalan, Berlin denince aklıma gelen birkaç şeye değinip yazıyı tamamlayacağım. Şüphesiz orada yaşayan, bir dönem yaşamış ya da yolunu düşürmüş Türkiyeli müzisyenlerden ufacık da olsa söz edeceğim. Sonrasında, bugün artık bir utanç abidesi olarak anılan Berlin Duvarı’yla alakalı birkaç cümle kurmak isterim, zira beni Berlin’e bağlayan, o şehri sevmemi sağlayan biraz da bu duvar ya da onun getirdikleri…

Başlarken söyledim, Berlin, aidiyet duyduğum şehirlerden. İki sebebi var: Orada çok sevdiğim arkadaşlarım yaşıyor ve ben, biraz da onlar sayesinde şehrin sokaklarını ve yaşama alanlarını kendi kendime keşfettim. Yalnız yaptığım seyahatlerde, kimi zaman elime harita bile almadan şehri dolaştım, zaman zaman sokaklarında kayboldum ama kendime ait yollar yarattım, sevdiğim mekânlar buldum, kendimi iyi hissettiğim dükkanlar keşfettim. Berlin’in sadece müzelerini değil parklarını da sevdim. Sokak aralarındaki küçücük mekanlarda, o mekana has (ve başka yerde bulamayacağım) biraları yudumlarken kitabıma gömüldüm, başka bir memlekette ama tanıdık insanların arasında yaşamanın keyfini çıkardım. Dedim ya: Şehri, giderek benim kıldım. Aidiyetim bundan. Birileri rehberlik etti elbette ama bu, hiçbir zaman “yemeğini şurada yemelisin, şurayı gezmelisin, şuradan alışveriş yapmalısın” tadında olmadı. Önerilerini aldım, rehberliklerini sevdim, sonrasında onlara teşekkür ettim. Bugün, bir yandan oradaki arkadaşlarıma kavuşmanın sevincini yaşarken diğer yandan sevdiğim şehrin bilmediğim yerlerini keşfedeceğim için mutluyum. Burukluğuma rağmen mutluyum.

Kendimi orada yalnız hissetmeme sebeplerimden biri, şehirdeki Türkçe hâkimiyeti. Müzelerinde Türkçe rehberler var, sokaklarında Türkçe konuşuluyor ve tabelalarındaki Türkçe kelimeler şaşırtmıyor. Hep derler, doğrudur: Berlin, Türkiye’nin 82’nci vilayeti. Bir dönem Almanya’ya çalışmaya gelen işçilerin yoğunlukla yaşadığı Kreuzberg, bambaşka bir âlem: Doğu’nun incisiyken Batılılarca “uzak durulması gereken yer” olarak kodlanmıştı ama duvarın yıkılmasıyla birlikte yükselen değer haline geldi. Şimdi, Berlin’in “yeni” merkezi.

Berlin, Ankara gibi: Güzel dostlukların şehri. Ev gezmelerinin sıklıkla yapıldığı, çilingirlerin kurulduğu, tanıdık mekanlardaki buluşmaların bir şölene dönüştürüldüğü şehir. Biraz da bu yüzden, müzik hep ön planda. Ama Berlin denince akla gelen, 1989 yılında yıkılan ve sadece bir şehri değil, bir ülkeyi ikiye ayıran, aralarında ailelerin, kardeşlerin, dostların, sevgililerin olduğu insanların birbirine kavuşmasını engelleyen “duvar”. Ansiklopedilere bakarsak, “Doğu Almanya vatandaşlarının Batı’ya kaçmasını engellemek için yapılan set”. Temeli, 13 Ağustos 1961’de atılmış. Uzunluğu 46 kilometre. Adındaki ürkütücülüğe kanmayın, aslında incecik bir set ama kağıt olsa ne yazar: İnsanları ayıran her şey gibi ürkütücü. Bugün, bir dönem tanık olunan kaçış hikâyeleri efsane gibi anlatılıyor ama hepsinin temelinde acı var. Kıyısındaki apartmanlardan aşağıya atlayanlar, tünel kazarak karşı tarafa geçmeye çalışanlar, aradaki nehri yüzerek geçmeye çalışırken telef olanlar ve daha nicesi… Çoğu hüsranla biten hikâyeler bunlar ve yaşanan acıların sebebi tek: insanların özgürlüklerini kısıtlayan bu set. Bugün, bir dönem Amerikan askerlerince kontrol edilen ve Batılı diplomatların kullandığı sınır noktası olan Check Point Charlie kıyısında bir Duvar Müzesi var ve bu hikâyelerin bir kısmını orada dinleyebiliyorsunuz. Çoğu acılı kavuşamama hikâyeleri. “Duvar”, en başta kavuşmayı engelliyor çünkü.

“Duvar”ın yıkılışı, Türkiye’nin karanlık günlerine tekabül ediyor. “Derin devlet”in ortama korku saldığı, köylerin yakılıp yıkıldığı, faili meçhullerin ve kayıpların arttığı bir dönem bu. Almanya karanlığını atarken bizim karanlığa batışımız, bu ülkeyle aramızda tuhaf bir zıtlık oluşturuyor. Bu her zaman böyle oldu aslında: Türkiye’nin görece iyi günlerini Almanya kötü geçirdi, onların güzel günlerinde biz bu topraklarda ağladık. Ortaklaştığımız konular da var şüphesiz. Bunların başında müzik geliyor. “Duvar”dan bu bahse gelmem şaşırtıcı değil zira 20’li yaşlarıma adım atmaya hazırlanırken dikkatimi Berlin’e çeken, orada düzenlenen bir konser…

Berlin Duvarı’nın yıkılışının sekizinci ayına tekabül eden bu konserde, Pink Floyd’un esas çocuklarından Roger Waters, alamet-i farikası “The Wall”u (grup arkadaşlarının karşı çıkmasına rağmen) Berlin’de, yıkılan “duvar”ın önünde sergilemişti. Scorpions’tan Cyndi Lauper’a, Ute Lemper’den Bryan Adams’a, Marianne Faithfull’dan Kızıl Ordu Korosu’na pek çok insanın katılımıyla yapılan konserin tarihi, 21 Temmuz 1990. TRT’nin (iki ay gecikmeyle de olsa) banttan yayınladığı konseri Ankara’da bir evde heyecanla izlediğimizi, umudumuzu artıran bu hadiseyi coşkuyla karşılayışımızı dün gibi hatırlıyorum.

Şüphesiz şehre dair tek müzikli hatıram bu değil. Kreuzbergli Dostlar adını verdiği topluluk eşliğinde barış ve özgürlük şarkıları söyleyen Sema, Ruhi Su’nun öğrencisi Sümeyra, M. Erdemir adını kullanarak marşlar besteleyen ve memleket ahvalini Batılılara anlatan Tahsin İncirci, Melike Demirağ – Şanar Yurdatapan ikilisi, Fuat Saka ve Almanya maceraları anlatmakla bitmeyecek Cem Karaca, yolu Berlin’den geçenler… Bilançoyu dökerken Islamic Force’tan Cartel’e uzanan hip – hop camiasını, Nizamettin Ariç’ten Şivan Perwer’e seslerini memlekette duyurma fırsatı bulamayan Kürt sanatçıları, Yarınistan gibi orada yeşeren küçük ama etkili toplulukları, ATTF İşçi Korosu’nu, Köln’den Berlin’e uzanan Yüksel Özkasap gibi “türkücüler”i ve yollarını oraya düşürmek için çırpınan gurbetçi dostu şarkıcıları unutmayayım. Grup Şenyuvalar’dan Ozan Kemteri’ye, Adil Arslan’dan Kemal Kahraman’a o kadar çok isim var ki, her birinin maceralarını ilerleyen haftalarda bu sayfada sıklıkla okuyacaksınız, şimdilik adlarını anmakla yetineyim.

Berlin’i sevme sebeplerimden biri, değişmezliği. “Duvar” yıkılmış ama kalanı yerinde duruyor. Savaş sırasında bombalanan binalar bile (yeni kuşaklara savaşın kötülüğünü göstermek için) aynen muhafaza ediliyor. Elbette şehrin içinde bir değişim, bir tuhaf devinim var ama bunun çoğu, Türkiye’den göçenlerin yaşadığı Kreuzberg bölgesinde. Şehir sabit dururken orası sürekli değişiyor. Gidenler, memleketi Berlin’in göbeğine taşımakla kalmamış, kötü huyları da yanlarında götürmüş. Yazık ki “gelişme” adı altında yapılan bu değişimler, şehrin bir bölgesini çirkinleştirmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Neyse ki şehrin her yerine sirayet edemiyor bu “gelişme”. Her gidişimde, çok sevdiğim mekanları yerinde bulmam, biraz da bundan. Memleketteki değişim, hatıralarımızı beraberinde götürüyor ama Berlin’de yaşadığım hatıralar her seferinde hep canlı. Biraz da bunun için “benim” dediğim bir şehir, Berlin.

Hatıraları yaşamak her dem kıymetli ama kimileri insana acı veriyor. 2016 yılının 1 Nisan günü, Berlin’e son seyahatimi gerçekleştirdim. Giderken içimde bir korku ve bir heyecan vardı, zira hayatımdaki tortuları temizlemiş, adımımı nihayet istediğim yönde atmıştım. Uçağa binmeden önce gönderdiğim bir mektubun cevabını Berlin’e indiğim anda almış, çocuklar gibi sevinmiştim. Hayatımın en güzel yolculuklarından biriydi ama sabırsızdım: Bir an önce Türkiye’ye dönmeyi istiyordum. Aylar sonra, yeniden Berlin’e gitmek üzereyken yazdığım bu satırlar, yazamadığım yeni bir mektubun muadili aslında. Heyecanımı gölgeleyen, geride bıraktıklarım. Şüphesiz geride kalmasını istemediğim şeyler bunlar. Berlin, biraz da onlarla güzel. Eksikliği sadece hayatımı değil, heyecanlarımı da etkileyecek. Bir önceki gidişimde dilimde dolanan mutluluk şarkılarının yerini Berlin’den yükselen bir ağıt aldı. Yakın zamanda Aynur tarafından seslendirilen bir Nizamettin Ariç çalışması bu: “Dayê / Rojek Tê”. Belki de kulağımda son kalan ezgi olduğu için yanımda ve bu, Berlin’de izini süreceğim ezgilerden ilki. “Sonrası iyilik güzellik” demeyi çok isterdim ama bu ara bu pek mümkün değil. Kim bilir, belki devran döner, hayat değişir. Her zaman kurduğum cümleyi kurarak bitireyim yazıyı: Umut, her dem baki. Her şeye rağmen.

 


Murat Meriç kimdir?

1972’de doğdu. Çanakkale ve İzmit’te okudu. Ankara’da kimya mühendisliği eğitimi alırken, dinlediği müziğin tarihine merak saldı ve oradan ilerledi. Kendini bildi bileli plak topluyor; okuyor, dinliyor, dinlediklerini yazıyor, sevdiklerini çalıyor. Kedi gibi meraklı. Rakı, roka, bamya, erik seviyor. İstanbul’da yaşıyor ama Ankaracı. 1996’da Müzük adlı dergiyi çıkartan ekipten. Sonrasında Roll mürettebatına katıldı. Mürekkep, Birikim, Milliyet Sanat, Virgül, Bant gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün'ün yazarlarındandı. Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katıldı ve pek çok radyoda programlar yaptı. Şu anda Açık Radyo'da, hafta içi her sabah Şarkılarla Memleket Tarihi adlı programı hazırlıyor ve sunuyor. Pek çok televizyon programının danışmanlığını yaptı, metnini yazdı. 2002 - 2003 yıllarında hazırlayarak sunduğu Kırkbeşlik adlı televizyon programı TRT’de yayımlandı. Kalan Müzik için bir Tülay German albümü (Burçak Tarlası 64 – 87, 2001) derledi, pek çok albüme yazar ve danışman olarak katkıda bulundu. Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği (İletişim Yayınları, 2006) ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Ağaçkakan Yayınları, 2016) adlı iki kitabı, üzerinde çalıştığı pek çok projesi var. Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde müzik tarihi üzerine seminerler verdi, veriyor. Düzenli olarak Gazete Duvar, Vatan Kitap ve Kafa’da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI