Murat Sevinç
Murat Sevinç

Yaşamak için ayağa kalkmamışsan, yazmak için oturmayıver!

Perşembe, 14 Aralık, 2017
Thoreau’nun dediği gibi, “Konuşmadan evvel görmelidir insan.” Sürekli ve hep aynı şeyleri konuşmadan, biraz ağaç, biraz saman koklayarak, biraz da rüzgarı hissederek yürümekte yarar var. Yürüyüşün ardından, berbat konularınıza dönersiniz, telaş etmeyin! Yalnız yürümek yalnızca sağaltıcı etkisi nedeniyle değil, yürüyene istediğini yapma şansı tanıdığı için de kıymetli. ‘Yaşasın başına buyrukluk,’ anlayacağınız!

Henry David Thoreau diyor ki; “Yaşamak için ayağa kalkmamışken, yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir.”

Bu cümleyi okuduğunda pek bir şey hissetmeyenler olabilir kuşkusuz; çok çeşitli insan var, beş parmağın beşi bir değil. Bugün tanıtmaya çalışacağım kitap, özellikle Thoreau’nun cümlesini okuduğunda heyecanlananlar için. Diğerlerine de bir şey ifade eder, bugüne dek hiçbir heyecan hissetmedikleri bir konuda merak duymaya başlarlarsa, ne güzel.

Yürümenin Felsefesi, Kolektif Kitap, 2017

Kitap Türkçe’de bu yıl yayımlandı ve kısa sürede beş baskı yaptı. Duymuş, ancak geçen haftaya dek okuma fırsatı bulamamıştım. Yaklaşık on gün önce, birlikte ilk bisiklet turuma çıktığım arkadaşım (sevgili Kartal) kitabı önüme koyup ‘Oku’ talimatını verince hemen edindim. Birlikte yüzlerce kilometre pedal çevirdiğiniz biri, bir kitabı yüzünde güller açarak önerirse alıp okumalısınız, bir bildiği vardır!

Fransız felsefe profesörü Frédéric Gros’un Yürümenin Felsefesi (Marcher, une philosophie) adlı eseri, Kolektif Kitap tarafından yayımlanmış. Muhterem okuyucu, bu bir kitap tanıtımı ama öyle konular ve kişiler olur ki, onlardan söz ederken yazanın her zamanki sözcükleri tercih etmesi ya da cümlelerini formel kalıplar içinde kurması mümkün olmayabilir. Bunun şart olduğunu da düşünmüyorum doğrusu. İnsan çok sevip tutkuyla bağlandığı şeyleri, diğer her konudan başka bir dille anlatabilir. Başka türlü davranamadığı için. Konusu ‘yürümek’ olan bir kitabı, sıkıcı anayasa ya da siyaset bilimi konularıyla aynı tonda anlatamam. Yürümenin Felsefesi’ndeki ‘yürümek,’ öyle sıradan bir beden hareketi değil. Aksine, ancak bu tutkuyu iliklerinde hisseden birinin ‘eylemi’ olmayı hak edecek türden.

40 yaşında başladım yürümeye. Önceki 39 yıl boyunca bir yerden bir yere gittim, koştum, bisiklete bindim, spor yaptım vs. Ama ‘yürümek,’ ancak kırkıncı yılda mümkün olabildi. Yıllarca uzun uzun yürümüştüm oysa. Hafta sonları kilometrelerce. Hafta içi bazı günler. Ancak o yaşa geldikten sonra, yürümenin başka bir anlamı olmaya başladı. Yapmam gerektiğini düşündüğümden değil; özlediğim, başka türlü yaşamak istemediğim için yürümeye başladım. Yürümek, gezmek, gezinmek sözcükleri aralarındaki farkları düşündüm. Sevdiğim yürüme türünün hangisine denk düştüğünü.

Genellikle ‘gezinme’ sözcüğünü tercih ettim. Belki de daha iyisini akıl edemediğim için. Bir yere varma hedefi ya da yarışmacı bir faaliyetten söz etmiyorum kesinlikle. Hiçbir amaç gütmeden yürümek. Tabii mümkünse güzel bir coğrafyada, manzaralı yollarda. Buna mukabil hiç şart değil, sanayi sitesi sokakları da, karayolunun kenarı da, tozlu kaldırımlar da, gecekondu araları da yürümek için son derece uygun olabilir. Önemli olan, bir nedeni, makul gerekçesi yokken yürümek. Bir neden ve makul gerekçe aramadan. Bunun nasıl bir duygu, nasıl bir mutluluk olduğunu tam olarak anlatabileceğimi düşünmüyordum doğrusu. Çünkü örneğin şu satırları yazarken dahi, aslında istediğim şey yazmak değil, yürümek ve çok heyecanlanıyorum. O kadar ki, kitabı boş verip biraz köy yollarını anlatmak istiyorum sizlere. Gelin görün ki elimdeki kitabın yazarı, yıllardır yürürken hissettiklerimi öyle güzel anlatmış ki. Hemen her satırında, ‘Hah işte tam da böyle bir şey yaşadığım’ diyerek okudum.

Yazar Gros, çok önemli düşünürlerin yürüyüş sevgi ve hatta saplantılarını, onların yaşamından ve yazdıklarından hareketle anlatıyor. Bunu yaparken bir yandan da kendisinin yürümek üzerine düşüncelerini öğreniyoruz ki sizi temin ederim yürüyüş müptelası olmasa o satırların tek bir sözcüğünü dahi kaleme alamazdı. Belli ki o da yerinde duramayanlardan! Kitap, ‘Yürümek spor değildir’ cümlesiyle başlıyor. Harika. Tabii ki değildir. Çünkü yürümenin, skor tutmakla, sıralamayla, teknik kurallar listesiyle ilgisi yok. Yazar, moda yürüyüş tabirlerine (trekking!), giderek daha masraflı hale getirilen yürüyüşlere tepki duyuyor ve bunun çok sürmeyeceğini iddia ediyor. Gros’a göre yürümek, ‘ağırdan almaktır,’ ve ‘Yürümek için iki bacağın olması yeterlidir.’ Sözü ona bırakayım:

“Hızlanmak mı istiyorsunuz? O hâlde yürümeyin, başka bir şey yapın; tekerlekleri kullanın, kayın, uçun! Yürümeyin. Ve unutmayın, yürürken takdire şayan tek şey gökyüzünün parlaklığı, manzaranın görkemidir. Yürümek spor değildir. Bir kez ayakları üzerine dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan.”

Bu sözler, metrobüsün varacağı yerde yaşamın sırrı sunulacakmış gibi yaşayan zavallı ve çaresiz İstanbullular için bir şey ifade eder mi ki! Yürümek, ‘Öncelikle erteleme özgürlüğü sunar,’ diyor Gros. İşleri hiç olmazsa bir süre unutmak mümkündür yürüyen insan için. Ancak kesinlikle sıradan bir zihin oyalama değil burada söz edilen. Yürümek son derece ciddi bir iş. Belli bir tempo gerekli, ne hızlı ne yavaş. Yanlış yere sapamazsınız kolay kolay, çünkü dönüşü saatler sürebilir. Yiyecek ve içeceğinizi iyi hesaplamak zorundasınız. Gerekli malzemeniz olmalı ama kesinlikle ‘yeterince.’ Sıcağa, soğuğa, yağmura hazırlıklı olunmalı. Kas ağrılarına, konforsuzluğa. Kısa süreli bir yürüyüş/gezinti ile günler boyu sürecek yürüyüş arasında çok fark var. Gros, özgürlük duygusunu “Bir lokma ekmek, bir yudum su, uçsuz bucaksız kırlar,” diyerek tanımlıyor. Tabii şunu da söylemeli; rutin yaşamdan birkaç günlüğüne yapılan yürüyüş kaçamağının en vahim yanı, dönüşü oluyor. Çünkü döndüğünüz yer, artık dönmek istemediğiniz bir yer aslında. Mecbur kaldığınız, diyelim.

“…mesele, basit zevkler tatmak uğruna düzenden sıyrılmak değil, sizi ve insanlığı aşan doğanın asiliğinden fışkıran bir özgürlükle tanışmaktır. Yürüyüş, türlü ölçüsüzlüklere neden olabilir: Sersemleten aşırı yorgunluk, ruhu allak bullak eden sınırsız bir güzellik, bedenin sınırlarının zorlandığı zirvelerle yüksek geçitlerde yaşanan aşırı sarhoşluk gibi… Yürümek bizi alıp yaşamın düşey eksenine koyar; arzularımız ve dürtülerimiz ayaklarımızın hemen altındaki sele kapılıp gider.”

Basit olanın yeniden keşfedilmesidir aslında yürümek. Konfordan vazgeçerek keşfedilen bir basitlik. İnsana iyi gelen de bu basitlik, kalabalığın her türünden sıyrılmak aslında.

Gros, Nietczsche ile başlıyor düşünürlerin yürüyüş sevgilerini anlatmaya. Ardından Rimbaud’a, J.J. Rousseau’ya, Thoreau’ya, Kinik düşünceye, Nerval, Kant ve elbette diğerlerinden farklı bir yürüyüşçü olan Gandi’ye değiniyor. Bu yazıda her birini anlatmak ne mümkün, ne gerekli. Kişisel olarak, adı geçen düşünürlerin çoğunun bu niteliğini bilmediğimi ve okuyunca çok heyecanlandığımı söylemeliyim. Kabul, hepsini anlatmaya gerek yok ama yine de konunun önem ve anlamına uygun bir iki satır aktarmak iyi olur.

Nietzsche’nin anlatıldığı sayfalar, filozofun çok hoş satırlarıyla başlıyor: “Mümkün mertebe az oturmalı; açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli.” Nietzsche, yakasını bırakmayan acılarına derman olsun diye başlamış uzun yürüyüşlere: “Dikkatini şakaklarındaki çekiç darbelerinden uzaklaştırmak, onları dağıtmak ve unutmak için uzun uzun yürümek…” Saatlerce yürür filozof, çok uzun mesafeleri: “Ormanlarda bolca yürüyorum ve muazzam sohbetler yapıyorum kendimle.” Nietzsche’nin yürüyüşleri, Kant’tan farklı olarak bedeni toparlamak amaçlı değil. Şu sözcüklerle tanımlıyor yürüyüşünü: “Sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. Bizim ethosumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir.”

Rimbaud ise kendisini ‘Sadece bir yaya olarak’ tanıtır. Gros’un sözcükleriyle, yaşamı boyunca bıkıp usanmadan yürümüştür Rimbaud. Hakikaten haftalarca süren yürüyüşler yapar. Yürümenin amaç oluşunu ne güzel anlatıyor şu sözler: “Nereye gidersek gidelim, hoşçakal burası…” J.J. Rousseau’nun yürüyüşü, bir süre ara vermek zorunda kalsa da, yaşamının ‘olmazsa olmazı.’ Diyor ki; “Yürümeden hiç bir şey yapamam, benim çalışma odam kırlardır. Masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır…”

Uzun yürüyüşlerin önemli bir niteliği olan ‘yalnızlığı’ ve şahane ‘sessizliği’ belki de en iyi anlatan Henry David Thoreau: “Sessizlik, ekseriyetle, karşılaştığım insanlardan daha fazla şey öğretiyor bana.” Rousseau da ‘haklı olarak’ yalnızlık sevenlerden: “Hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım…”

Tabii konu hazır buraya gelmişken, Gros’un kesinlikle hemfikir olduğum ‘yalnızlık’ tavsiyesini hatırlatmak isterim. Hakikaten, uzun yürüyüşler yalnız yapılmalı. Yazar, ideali yalnız olsa da, en fazla dört kişilik bir grubu salık veriyor. Birbirlerini biraz mesafeli takip edecek dört kişi. Eğer yol boyu konuşulmayacaksa belki olabilir. Buna mukabil naçizane tavsiyem, yürüyüşe tek başınıza çıkmanız, mümkünse yürüyüş boyunca zorunlu haller dışında hemen hiç kimse ile sohbet etmeden, yalnızca yürümeniz. Beş altı arkadaşınızla ‘konuşarak’ yürümekten yanaysanız, kendinizi hiç yormamanızı ve şehir merkezinde buluşup bir kahvecide zaman geçirmenizi öneririm. Layığınız budur ve daha az yorulursunuz!

Thoreau’nun dediği gibi, “Konuşmadan evvel görmelidir insan.” Sürekli ve hep aynı şeyleri konuşmadan, biraz ağaç, biraz saman koklayarak, biraz da rüzgarı hissederek yürümekte yarar var. Yürüyüşün ardından, berbat konularınıza dönersiniz, telaş etmeyin! Yalnız yürümek yalnızca sağaltıcı etkisi nedeniyle değil, yürüyene istediğini yapma şansı tanıdığı için de kıymetli. ‘Yaşasın başına buyrukluk,’ anlayacağınız! Hadi sözü yine Rousseau’ya bırakalım: “Ben keyfimce yürümeyi, canım istediğimde de durmayı severim. Bana seyyar bir yaşam gerek…” Ne denli basit ve ferahlatıcı değil mi?

Bu konuyu gönül rahatlığıyla bitirmem pek güç. Sayfalarca yazmak, anlatmak istiyorum. Ancak yazının bir sonu olmalı. Yürümenin Felsefesi, yalnızca yürüyüş seven kimi düşünürlerin yürümek hakkındaki düşünceleri ve yazılarını aktarmıyor. Bizzat Frédéric Gros’un yürümeye dair nefis tespitleriyle karşılaşıyorsunuz. Yürümeyi yürekten hisseden, yürürken mutluluk ve heyecan duyan birinin yapabileceği türden tespitler. Aylar önce, Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı Adalet Yürüyüşü esnasında Cumhuriyet Akademi için kaleme aldığım yazıda, uzun yürüyüşlerin sağaltıcı ve dönüştürücü etkisinden söz etmiştim. Yürüyüşe başlayan ile bitiren insanın aynı olmayacağından. Kuşkusuz siyasi bir tarafı da vardı yürüyüşe dair bu varsayımın.

Oysa bir yürüyüş, yalnızca ve hiç bir amaç gütmeyen bir ‘yürüme’ eylemi de olabilir. Çoğu zaman öyledir. Yürüyen insan, yürümekten başka bir şey yapmayan bir insan olabilir pekala. Olağan zamanda ‘dışarı’ olanı, ‘sürekli’ hale getiren bir eylem. Yürürken ‘dışarısı,’ artık tüm gününüzü geçirdiğiniz bir mekana dönüşür. İnsanı alt üst eden bir yanı var.

Kitabı okumanızı öneririm.

Sonra da çıkıp yürümenizi. Öyle plan vesaire yapmadan çıkıp yürümenizi. Rahat bir ayakkabı ve uygun kıyafet geçirin üzerinize. Sonra çıkın ve her gün araçla kat ettiğiniz, hiç kimsenin yürümeyi düşünmediği bir yolda, yürüyün. Saatlerce. Yorulunca kaldırımın kenarına oturun. Bir iki yudum su için, biraz atıştırın, devam edin. Çok saçma görünen bir şey yapın açıkçası. Çok yorulun. Ayaklarınız ağrısın. Biraz su toplasın. Kilometrelerce sürdürün bunu. Yıllardır hiç görmediğiniz kaldırım kenarına bakın. Hiç fark etmediğiniz küçük çukurlara. Öylece yürüyün. Sonra da doğada, şehirlerarası yollarda, ormanlarda yapın bunu. Ama diğerini küçümsemeden. Yürüdüğünüz hiçbir ana, hiçbir yola dudak bükmeden. Mümkünse yalnız yürüyün. Ne olur müzik dinlemeyin, kulaklığınız olmasın. Yolu dinleyin. Yürüyüşlerinizin sonunda meşhur bir düşünür olma ihtimaliniz çok zayıf, kendinizi kandırmayın! Misal, ben uzun yıllar boyunca binlerce kilometre yürüdüm ve bırakın düşünür olmayı, yurtdışı yasaklı işsiz bir anayasacıyım!

Buna mukabil şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim; ajans haberlerini ve tvitırda neyin TT olduğunu hiç merak etmeyeceksiniz yürüyüş sona erip akşam olduğunda. Yaşamdaki seçenekleri fark edeceksiniz. Alışkanlıklarınızı sorgulayacaksınız. Çok önem verdiğiniz bir şeylerin, o kadar da önemli olmayabileceğini göreceksiniz. İyi hissedeceksiniz. Çok iyi hissedeceksiniz. Hadi yeter bu kadar, ben çıkıyorum…

Fotoğraf: Adem Erkoçak


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI