Başkasının açlığına alışmak

Pazartesi, 11 Aralık, 2017
Direnen insan asla acınacak hale düşmez. Esas acınacak halde olan seyirci kalanlardır. Gülmen ve Özakça’ların direnişine seyirci kalan hepimiz acınacak haldeyiz. Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı’nı karakola çeviren iktidarın hali ise ayrı bahis.

Açlık grevlerinin 60. gününde hepimiz ayağa kalkmıştık. Çünkü hekimler ve deneyimler açlık grevinin 60 günden sonra “kritik aşamaya” girdiğini bildiriyordu. İki eğitimcinin hepimizin gözleri önünde erimesi karşısında iktidarın kılını kıpırdatmayacağını, o yüzden Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevine son vermesi gerektiğini söyleyenler, yazanlar oldu.

Açlık grevini farklı saiklerle doğru bulmayanların, eleştirenlerin argümanlarını 60. gününde İnsan Hakları Anıtı önündeki bankta oturan Nuriye Gülmen’e gidip aktardığımda şu yanıtı vermişti: “Biz ölmek isteyen insanlar değiliz. Aklımızı yitirmedik ki! Ama ‘açlık grevini bırakın’ demenizin bizim mücadelemize hiçbir katkısı yok. Son günlerde çok sık duyuyorum bu çağrıyı. Ama bu tür çağrılar sadece bizi üzmeye yarıyor. Eğer bizim için bir şey yapmak istiyorsanız, lütfen o şey bize grevi sonlandırın çağrısı olmasın. Herkes elinden ne geliyorsa onu yapsın.”

 

Gülmen’in bu cümlelerini aktardıktan sonra şöyle yazmıştım: “Peki elimizden ne gelebilir? Sanırım ‘açlık grevini bırakın’ çağrısı, elimizden gelmeyen şeyi yine açlık grevini sürdürenlere yaptırmaya çalışmaktan ibaret. Onlar açlık grevini bitirirse, bizler de derin bir nefes alacağız. Ama hepsi bu!”

Sonuçta, 276 gündür derin nefes almıyoruz, alamıyoruz.

Evet, Gülmen ve Özakça olağanüstü iradeleriyle, sayısız gözaltı ve en son tutuklanmaya rağmen ayakta kalmayı başardı. Onların taleplerinin karşılanması için açlık grevine giren öğretmen Esra Özakça da 200 günü geride bıraktı.

İktidar medyasının “sabah açlık grevi yapıp akşam kebap yiyorlar” türü mide bulandırıcı propagandasına, iki eğitimcinin örgüt üyesi olduğuna dair karalamasına rağmen etraflarındaki insan halkası dağılmadı.

Ama hepimiz biliyoruz ki, açlık grevinin muhtemel üç sonu var: Ya talepleri karşılanıp greve son verirler, ya talepleri karşılanmadığı halde açlık grevine son verip başka bir direniş yolu seçerler… Veya devam ederler. Gidişat o yönde. Ama açlık grevi zaman ayarlı bir eylem. Sonsuz değil.

O yüzden 9 Mayıs 2017 tarihinde sorduğumuz soru geçerliliğini koruyor: “Peki, elimizden ne gelebilir?”

Onlar işlerine iade edilmediğine, açlık grevine son vermelerini sağlayacak güçlü ve belirleyici bir kamuoyu oluşturmadığımıza ve sonuçta iki eğitimci açlık grevlerine devam ettiğine göre, hiçbirimiz elimizden geleni yapmadık. İktidarın bu gaddar muameleden vazgeçmesini sağlamadık. Ama “yaptıklarımız” bundan ibaret değil.

Gülmen ve Özakça’ların açlık günlerini saymak dışında belirleyici hiçbir şey yapmadık. Ama asıl korkuncu hepimizin üç eğitimcinin açlığına alışmış olması. Başkasının açlığına alışmak kolay. Bedeni gün geçtikçe eriyen eğitimcileri felakete sürükleyen tam da bu “sıradanlık.” Biz her gün “sıradanlığa” uyanırken onlar her gün sıradışılığa yaklaşıyor. Tekrar tekrar vurgulamalı: Gülmen ve Özakça’ların eylemi sonsuz değil. Şu soğuk gerçeği idrak etmek zorundayız: Risk büyük ama “gündem” akıyor, akıyor…

Peki, elimizden ne gelebilir? Gülmen ve Özakça, ellerinden gelenin açlık grevi olduğunu söylüyor. Onlar kararlarında direniyor.

Direnen insan asla acınacak hale düşmez. Esas acınacak halde olan seyirci kalanlardır. Gülmen ve Özakça’ların direnişine seyirci kalan hepimiz acınacak haldeyiz. Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı’nı karakola çeviren iktidarın hali ise ayrı bahis. Fakat biz, geçen her gün, bir gün daha geç kalıyoruz ve işe, acınacak halimizden utanmakla başlayabilir, buradan harekete geçebiliriz. Çünkü onların onuru bizim onurumuz. Hepimizin! Gülmen’in Duvar için yaptığımız söyleşide dediği gibi, “yapabiliriz, tutunabiliriz.”

Ve bugün 10 Aralık, Dünya İnsan Hakları Günü. Yüksel’deki İnsan Hakları Anıtı’nın etrafı bariyerlerle çevrili, arkasında seyyar bir polis “karakolu.” Bugün anıtın yanından geçerken dikkatimi çekiyor: Anıt kadının kalbinin tam üstünde kırmızı bir leke, arkasındaki “seyyar karakolun” tepesinde Türkiye bayrağı…

————

Not: Nuriye Gülmen’le yaptığımız söyleşinin başlığı üzerinden yapılan bazı saldırgan eleştiriler oldu. Bu eleştirilere göre Gülmen’in söylemediği bir sözü (“10 yıl sonra nerede olacağımı çok merak ediyorum”) başlığa taşımışım! Oysa:

1- Gülmen’in bu sözü söyleşide yer alıyor.

2- Gülmen’in bu sözü söylediği ses ve video kaydı var.

3- Söyleşinin yayınlanmadan önceki son hali bizzat Gülmen’in onayından geçti.

Gülmen ve Özakça için hiçbir şey yapmayıp sosyal medyadan hakaretler yağdıran kişilere söyleyecek söz bulamıyorum.

 


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI