Kaç paranız var?

Pazar, 10 Aralık, 2017
Ülkeyi hep birlikte terk ediyorduk. Pasaport kontrolünü geçtik. Çıktık sayılırdı yani ülkeden. Çok küçük bir havaalanıydı. Üstümüzde başımızda biraz boya, tuğla tozu, votka imalathanesi gölgesi ve özgür çalışma neşesi bulaşıktı. Polisler geldiler, etrafımız sarıp bizi sorguya götürdüler. Ayrı ayrı odalara soktular. "Kaç paranız var?" diye sordular.

Polonya’da sinema okulu inşa ediyorduk. Polonyalı bir arkadaş bir malikane satın almıştı. Sosyalizm sırasında ise bir kolektif çiftlikti. 60 kadar odası vardı malikanenin, bahçesinde 25 kadar ev, 200 metre bir uzunluğunda hangar –atlar içindi kolektif çiftlikken–, 10 hektar ormanı ve bir votka imalathanesi vardı. Ufaktı votka imalathanesi ama uzun bir bacası vardı. Mescit gibi göründüğünü düşünüyorduk. Belki Marksist bir bilinçaltı oyunuydu bu. Freudvari olmasından iyiydi.

Ben aklına sokmuştum sinema okulu yapalım diye. Yaptığımız son belgesel film ekibiyle birlikte oradaydık. İnsan kendi okulunu inşa etmezse orası iktidar okuludur, diye düşünüyorduk. Görüntü yönetmeni, kurgucu, asistan, yönetmen filan hep beraber boya yapıyorduk. Kırılmış mermer basamakların yerine beton döküyor, çatı arasını boşaltıyor, tuğla örüyor, eski bir traktörle çok uzun otların arasında dolaşıyorduk. Güzel bir şeydi yapı işçisi olmak. Bir de avukat arkadaş vardı bizimle beraber, şimdi noter de oldu galiba ama hâlâ bu iş vardır aklında. Aşçılık gibi bir iş bu. İki adım geri çekilip yaptığın işe bakabiliyorsun. Avukatlığın kötü tarafı bu, hep hakim, savcı manzaralı…

Komünist toplum kurallarına göre çalışıyor sayılabilirdik. Sabah iki-üç saat, öğleden sonra iki-üç saat. Halbuki Marx, “günde sadece iki saat çalışılacak” diyordu. Gerisinde balık tutup, resim yapacaktık ya da oturup bulutları seyredecektik ve tabii ki bulut seyretmek bile zorunlu olmayacaktı. Biz, dedim ya, biraz daha fazla çalışıyorduk. Öğle yemeklerinde şarabımız eksik olmuyordu ve ne zaman istesek votka. İnsanın bahçesinde bir votka imalathanesi olması iyi bir şeydir. Boşuna vergi dairesine filan ödeme yapmak zorunda olmuyorsun. Onlar da oradan bunu devlet başkanlarına, onların kaprislerine, kaprislerinin tanklarına tüfeklerine, kulu kölesi oldukları burjuvaziye, kutsalı belletme tarifi veren okul kitaplarına, müfredatlara, buna uyup uymadıklarını kontrol eden müfettişlere, devlet başkanı akrabalarına, mesela enişte, oğul ve damat filana veremiyorlardı. Ve kimsenin öldürülmesine bulaşmadan sarhoş olabiliyordun yani…

Yorucu geçiyordu günler. Özellikle bulutları seyretmek çok yorucuydu. Ormanın üzerinden üstümüze üstümüze geliyorlardı. Çoktular ve karmaşık. Muhtemel sinema okulu inşa ettiğimizi bildiklerinden olacak, rol kapmaya çalışıyorlardı. Beyaz, kocaman, gri, ışık yutan, kollarının arasında güneş ya da saklı bir karanlık, yüksekte koşan ve elini uzatsan yakalayacak…

Ülkeyi hep birlikte terk ediyorduk. Pasaport kontrolünü geçtik. Çıktık sayılırdı yani ülkeden. Çok küçük bir havaalanıydı. Hallice bir misafir odası. Üstümüzde başımızda biraz boya, tuğla tozu, votka imalathanesi gölgesi ve özgür çalışma neşesi bulaşıktı. Polisler geldiler, etrafımız sarıp bizi sorguya götürdüler. Ayrı ayrı odalara soktular. “Kaç paranız var?” diye sordular. “Hiç yok” dedik. Teker teker aradılar. Bulamadılar çünkü hiç yoktu. “Neden arıyorsunuz?” diye sordum komutana. “Çok mutluydunuz” dedi…

Paranın mutlulukla ilgisi var zannediyorlardı… Benim bildiğim kahvaltının var…

YAZARIN DİĞER YAZILARI