YAZARLAR

Aldatmak da ilişkiye dahil (mi)?

Kişi ilişki dışı ilişkiyi neden tercih eder? Yeni bir heyecan arayışı, aşık olma arzusu, özgür hissetmek, “yasak” olana duyulan çekim, geçmişte bastırdıklarını ya da yaşayamadıklarını yaşama ihtiyacı, birincil ilişkide kendisini iyi hissetmeme hali, varoluşsal sıkıntıları, ölüm kaygısını giderme çabası, can sıkıntısı, yenilik arayışı… Bunlar aklıma ilk gelenler. Peki ilişki dışı ilişkiye maruz kalan kişi(ler) neler hisseder?

Kimimizin ilişkilerdeki en büyük korkusu, kimimizin belki de en sık rastladığı eylem: aldatma.

Kimimiz sürekli aldatıyoruz ya da daima aldatılıyoruz. Veya başımıza sadece bir kez geldi ama yoğurdu değil üfleye üfleye yemek, yoğurdu tedavülden kaldırmak istiyoruz.

Bazımız içinse pek bir önemi yok bu eylemin, kalan sağlar bizimdir deyip devam ediyoruz yola.

Her ne oluyorsa aldatmanın varlığı, yokluğu ya da korkusu ilişkilerde büyük bir yer kaplıyor. Filmlerde, romanlarda, dizilerde, kısacası içinden insan geçen her yerde sürekli rastlıyoruz bu temaya.

“Aldatmak” kelimesi, gerek dilimizde gerekse hayatımızda anlamından çok daha büyük bir yer kaplıyor.

Kendisi türlü anlamlara sahipken bize daha çok ilişkilerdeki sadakatsizliği çağrıştırıyor.

Fakat burada kelimenin kötücüllüğüne takılıp, bu takılma haliyle ise ilişkiye dair başka gerçekleri görmemiz engellendiğinden bu yazıda çoğunlukla “aldatmak” kelimesi yerine çok kıymetli hocam Dr. Murat Dokur’dan öğrendiğim ve dilime yerleştirdiğim “ilişki dışı ilişki” ifadesini kullanmayı tercih edeceğim.

Kişi ilişki dışı ilişkiyi neden tercih eder?

Yeni bir heyecan arayışı, aşık olma arzusu, özgür hissetmek, “yasak” olana duyulan çekim, geçmişte bastırdıklarını ya da yaşayamadıklarını yaşama ihtiyacı, birincil ilişkide kendisini iyi hissetmeme hali, varoluşsal sıkıntıları, ölüm kaygısını giderme çabası, can sıkıntısı, yenilik arayışı… Bunlar aklıma ilk gelenler.

Peki ilişki dışı ilişkiye maruz kalan kişi(ler) neler hisseder?

Haksızlık, öfke, güvensizlik, hayal kırıklığı, utanç, çaresizlik, umutsuzluk, dışlanmışlık, değersizlik ve yetersizlik duygusu vs.

Sonra kendini ve partnerini suçlamalar; “Ben nerede yanlış yaptım?”, “Bunu bana nasıl yapar?”

Ardından gelen intikam duygusu.

Ne olduğumuzu şaşırdığımız, dünyamızın tepetaklak olduğunu düşündüğümüz, hiç de kolay olmayan bir süreç bu.

Partnerinizin ilişki dışı ilişki yaşaması elbette bir ölçüde sizinle bağlantılı olabilir, sonuçları sizi ve hayatınızı etkileyebilir, ancak bu durum daha çok partnerinizin kendisiyle, kendi ihtiyaçlarıyla alakalıdır. Aynı zamanda ilişkinizin gelmiş olduğu noktada artık eksik ya da fazla gelen bir şeyler vardır. Bu da doğrudan sizinle ilgili değildir. Çünkü bir ilişki iki kişiliktir ve iki kişinin etkileşimi sonucunda oluşur. Bu sebeple faturanın sadece tek kişiye çıkarılması pek de gerçekçi bir yaklaşım değildir.

Peki bir ilişki gerçekten bu yüzden biter mi?

Bana sorarsanız bir ilişki başkası yüzünden değil, olsa olsa kendi yüzünden biter.

Ya kişisel ya da ilişkisel sebeplerden dolayı yani.

“İlişki dışı ilişki” tam da bu nedenlerle bir “sonuç“ olabilir. Üstelik birincil değil, ikincil bir sonuç.

Irvin D. Yalom’un Aşkın Celladı isimli kitabında geçen şöyle bir cümle vardır: “Bir yaşam hiçbir zaman yanlış bir patika yüzünden ters gitmez, ana yol yanlış olduğu için ters gider.”

Yalom’un bu cümlesini ilişkilere de uyarlarsak, ilişki de yaşamdaki patikalardan biridir ve dolayısıyla aldatmalar, ayrılmalar da…

Elbette bu patika ana yolu etkiler ancak başlı başına bir güzergâh sunmaz. Burada patikaya takılı kalmak, ana yoldaki sorunları, ihtiyaçları, beklentileri görmeyi engelleyebilir. Resmin bütününde daha ziyade ana yolu görürüz. Yaşamımız boyunca bizi bir yere ulaştıracak olan da o ana yoldur.

Orayı odak noktamıza almak bu nedenle çok daha avantajlı olacaktır.

Hayatımızın merkezinde sandığımız yani ana yolda olduğunu düşündüğümüz şeyler, bazen epey kıyıda köşede kalan patikalar olabilir ancak onların oyalayıcılıkları sayesinde merkezimizde yer aldığını düşünürüz. Halbuki bu bir yanılsamadır. Bu yanılsamalara karşı uyanık olmak bizi merkezimize yakın tutacaktır.

İlişki dışı ilişki, bazen kişinin gerçekleştirdiği bir “ilişki kazası” da olabilir. Burada her iki taraf da kuşkusuz yara bere alır. Bazen ufak sıyrıklarla atlatılır bu kaza, bazense daha derin travmalarla…

Ancak ilişki dışı ilişkinin yaşanması kimi zaman illa bir son değil, bazen de daha güçlü bir ilişkinin başlangıcı olabilir.

İlişkide başımıza gelen “aldatma” hadisesi çok can sıkıcı olmakla beraber, ilişkimizi sadece bu sebepten dolayı bitirmek, öfkemizi ötekine karşı sabit tutmamıza ve ayrılığın dönüştürücü işlevinden kendimizi mahrum bırakmamıza neden olacaktır.

Malum hadiseyi gerekirse yeniden ele almak üzere bir kenara bırakabilmek, ilişkiye ve kendimize karşı daha objektif bir tutum benimsememizi sağlayabilir.

Bazen de ilişkiyi başka biri yüzünden bitirmek, kendi yüzünden bitirmekten çok daha kolaydır. Çünkü orada öfke nesnesi, günah keçisi bellidir. Diğerinde ise bunu görebilmek için biraz çaba harcamak, daha dikkatli bakmak gerekir.

Bu harcamaya değer bir çabadır çünkü bu çaba, hem kendimizle hem de diğer kişilerle kuracağımız ilişkilerde bize yol, su, elektrik olarak geri dönecektir.

Günah keçisi bulmak, hem bireysel hem de toplumsal olarak epey rağbet ettiğimiz bir eylem.

Thomas Szasz Deliliğin İmalatı isimli kitapta, sosyal inancın “öteki”ne olan olumsuz bakışı ve onu yok etme çabasından ziyade, paradoksal bir biçimde ona ihtiyaç duymasını, bu yüzden onu yaratmasını ve kötülüğü ona yakıştırarak kendini doğurmasını ortaya koymaya çalıştığını ifade eder.

Günah keçisi sayesinde sorumluluğu kendimiz üstlenmektense ötekine veriyoruz.

Kişisel veya ilişkisel kendi iç meselelerimize, birer dış mesele atıyoruz.

Bu yolla içimizde olan biteni görmezden gelip onun sorumluluğundan kaçıp onunla ancak başkası üzerinden baş etmeye çalışıyoruz.

İçeride yaşanan ama kabul edemediğimiz şeyleri, dışarıya atfederek, onları bu şekilde görmezden gelebiliyoruz.

Yaşadığımız ilişki(ler)den ve kendimizden hepimizin çok çeşitli beklentileri var.

Hem ilişkinin ruhsallığını hem de kendi ruhsallığımızı toprağa benzetirsek her toprakta her türlü meyve/sebze yetişmez.

Örneğin ananas sizin toprağınızda yetişmiyor diye bu durumdan siz veya bir başkası suçlu değildir. Türlü yollarla orada ananas yetiştirmeye çalışsanız bile bu istediğiniz lezzette ve sağlıkta olacak mı, tartışılır!

O ekim nedeniyle toprağınızın hastalanmasına ve veriminin düşmesine neden olabilir hatta belki daha sonra toprağı kullanamaz hale bile getirebilirsiniz.

İlişkinin toprağına da ekmek istediğiniz ama ne yazık ki o toprağın türünden dolayı yetişemeyecek, yetişse de istediğiniz gibi olamayacak, çabuk çürüyecek veya böceklenecek, toprağa zarar verecek ürünler olabilir.

Burada toprağın sesine kulak vermek, kişileri hayal kırıklığından, gerçek dışı beklentilerden, suçluluk hissetmekten veya suçlu aramaktan koruyabilir.

Organik tarımın dünya çapında yayılması için çok önemli çalışmalarda bulunmuş bir bilim insanı olan Albert Howard’ın şu sözü ne kadar da anlamlıdır;

“İnsanlar ekip-diktiklerini değil, hastalık ve zararlılardan arta kalanı biçerler.”

Neyi ekip-dikmek istediğimizi, neyi biçmek istemediğimizi anlamak, yaşamımızda yerine getireceğimiz hayati sorumluluklardan biri olabilir.


Tuğçe Isıyel Kimdir?

Klinik Psikolog/Psikoterapist. Londra'da Middlesex Üniversitesi'nde ve Türkiye'de psikanalizle ilgili çeşitli eğitimler aldı. EFTA-Avrupa Aile Terapisi Derneği (European Family Therapy Association) tarafından sertifikalanan Aile ve Çift Terapisi eğitiminin temel ve ileri düzeyini tamamladı. Kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin, çift ve aile alanında psikoterapist olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda “Psikanalitik Edebiyat Okumaları” isimli bir atölye çalışması yürütüyor ve çeşitli dergilerde inceleme, deneme, eleştiri türünde yazılar yazıyor. Ya Hiç Karşılaşmasaydık isimli kitabın yazarıdır. Tezer Özlü’ye Armağan kitabına yazılarıyla katkıda bulunmuş, İstanbul’un Sakinleri adlı öykü kitabını ise yayıma hazırlamıştır.