Seyircinin sorumluluğu: İndirilme korkusu, inmezler kaygısı

Perşembe, 7 Aralık, 2017
Toplumun yarısı, çoğunluk olmanın sağladıklarına fazla değer biçerken, diğer yarısı gücünün çok altındakine razı olmakta bir sakınca görmüyor. Ortak yaşama zemini, itiraz, azınlıkta olunsa bile hak talep etme, çoğunluğu değiştirecek yüzde birin hangi tarafta yer alacağına ilişkin hesaplara bağlanıyor. İktidar en çok "indirilmekten"; muhalefet ise "inmezler" diye korkuyor.

Türkiye gibi bir ülkede yaşayıp, haftalık siyasi yazılar yazıyorsanız gündem sıkıntısı çekmeniz hemen hemen imkansız. Hatta öylesine baş döndürücü bir hız var ki; bazen olup bitenin ne kadar kısa zaman önce yaşandığını unutuyorsunuz. Yeni gelen, olanı ve öncekini eziyor, zaman algınızı bozuyor. Bir iki ay, bazen birkaç hafta önce yaşananlar seneler önce olmuş gibi geliyor. Yaşananları hızla geride bırakıp yeni yeni şeylere doğru ilerlemek, dışarıdan bakıldığında heyecanlı görünebilir. Ama bu hızlı yolculuk hiç eğlenceli ve heyecan verici değil. Son günlerde çok kullanıldığı gibi “aynı gemide” yapılan bir deniz seyahatinden ziyade, eski – kötü bir otobüsle yapılan sevimsiz bir yolculuğa daha çok benziyor. Bozuk satıh, virajlı yolda tehlikeli makaslar atan berbat sürücüler ve yolun hiç bitmeyecek gibi görünmesi (tehlikelerini dikkate almasak bile) çok eziyetli. Yolun sonunun görülmemesi de, defalarca aynı yerlerden geçen anlamsız “tur atma”ların, nedensiz “dur-kalk”ların eseri. Yeniden tartışmaya açılan “aynı gemi” söyleminin çekiciliğine fazla kapılmadan yolculuk metaforunu noktalayalım. Ama metafor üretmenin bazı mantıksal mahkumiyetler ve kapalı alanlar yarattığını da eklemeyi unutmadan. Gemi, otobüs filan yok. Kötü yönetilen, yönetilemeyen bir ülke var. İktidarlar değişince ülkeler batmaz. Batma denilen şey, genellikle bu “normal” işleyişin artık mümkün olamayacağı fikrinin bataklığında yaşanır.

Geçen aydan bakiye gündem başlıkları, Zarrab Davası ve yolsuzluk – rüşvet iddiaları ile bunlara karşılık üretilen yoğun karşı saldırılar hâlâ yürürlükte. Yukarıda anlattığımız gündem hızı için fazla uzun sürmüş bir gündem dizilişi. Sosyal medyada neredeyse 17 – 25 Aralık “tape günlerini” hatırlatan hareketlilik, Zarrab Davası’nın görüldüğü ABD ile zaman farkından dolayı günün 24 saatine yayılıyor. CHP Lideri Kılıçdaroğlu çoğu yeni olmasa da “belgeli iddialar” serisinde ısrarlı, Erdoğan iyice kişiselleştirdiği karşı saldırısında dozu yükseltiyor. Ama bütün bu hareketlilik, ne içinde yer alan aktörleri ne de seyircileri memnun ediyor. AKP bir türlü istediği “yerli-milli direnişi” ateşleyemiyor veya Erdoğan yeterince tatmin edilemiyor. Galiba bu yüzden, “parasını yurt dışına götüren vatan hainleri” gibi “kaçaklar” yapacak kadar ayar kaçıyor. CHP medyayı ikame ederek gündem üretme avantajı yaratsa da, asıl fonksiyonu olan tepkiyi genişletme işini yapmıyor / yapamıyor. Zarrab Davası dolayısıyla Türkiye ilgisi biraz daha artmış görünen dış çevreler ve yabancı medya, defalarca dile getirilen “sıkıntılı sonuçlar doğabilir” cümlesini tekrar edip duruyor. Fakat, bütün bu gürültülü hareketlilik ve hızlı gündem vesileyisiyle pozisyonlar ve pozisyonların ardındaki desteklerde anlamlı bir değişiklik olmuyor. Endişe eden de, umut bağlayan da, oyuncusu olan da, seyircisi olan da “bi’şey” olmamasından şikayetçi.

Özellikle muhalefet blokundaki seyirci kalabalığı, “değişmeyen” dengeden (sarsılmış görünmeyen iktidardan) çok mutsuz. Bir kısmı doğrudan CHP’yi ve Kılıçdaroğlu’nu suçluyor. İddiaların çok yeni, çok güçlü olmadığı, zamanlama ve yöntem hataları yapıldığı yolunda eleştiriler artıyor. Zarrab Davası’yla ilgili hissiyat da benzer bir menzile doğru ilerliyor. Genel hava şöyle; çok güçlü ve yeni iddialar gündeme gelmiyor veya iddiaların kaynağı yüzünden iktidara bir şey olmuyor, hatta biraz daha güçleniyor. Gerçekleşen veya olası sonuçlar açısından bakıldığında bu görüşün çok yanlış olduğu söylenemez. Fakat, siyasal sonuçlar, kaynak olayın büyüklüğünden çok, ona verilen tepkinin gücüyle ilgili. Sanki ortaya çıkartılan belgeler veya öne sürülen iddialar çok güçlü olsa çok önemli siyasi sonuçlar oluşacakmış gibi düşünülüyor. Oysa asıl sorun, ortaya çıkanlara verilen, örgütlenebilen tepkinin cılızlığı. Zaten, bu ülkede son yıllarda siyasi reaksiyon üretebilecek “büyük olay” açısından sıkıntı olduğunu düşünmek çok komik olurdu. (Uzun süreli yüksek doz yüzünden “büyük olay” çıtası fırlamış olabilir). Bu kadar “büyük olay” olurken ortaya çıkan toplumsal tepkiler için ise aynı şeyi söylemek mümkün değil. “Öteki yüzde elli”, iktidar bloku seçmeninin “duyarsızlığı” ve muhalefet aktörlerinin performansı hakkında fikir yürütmeyi sevdiği kadar, kendi aktivitesi ile ilgilenmiyor. Hafif dudak bükerek; “tamam tepki göstereyim de olay zayıf..” Sanırsın, büyük olaylarda sokaktan ayrılmamış.

Türkiye’nin toplumsal hareketler, sivil tepkiler ve siyasi sonuçları olan “büyük protestolar” geçmişi fazla parlak değil. Bazıları örgütlü işçi hareketleri (15 -16 Haziran), kimi tamamen örgütsüz kitle gösterileri (Gezi) şeklinde güçlü tekil örnekler, yüz ağartıcı deneyimler olsa da, tepkisini gösterme konusunda atak bir memlekette yaşamadığımız ortada. Toplumsal tepki diye kayda girmiş bazı olayların da, resmi ellerce hizmete sokulmuş “izinli linç” eylemleri veya “özel prodüksiyonlar” (6 -7 Eylül) olduğunu biliyoruz. Kalkışma ile protesto arasındaki sınır da bilinçli olarak hayli belirsiz bırakılmış durumda. Bunun yanında, politik aktörlerin toplumsal tepkilerden çekinme, protestolardan (pozitif anlamda) etkilenme, hatta ayıplanacak şeylerden utanma konusunda çok cömert olduğu söylenemez. “Siyasi bedel” denen şey, bu ülkede fazla ucuz, itiraz etmenin bedeli ise fazla yüksek. Son zamanlarda iyice koyulaşan tepkisizlik meselesini açıklamak için, iktidar değişikliği için alternatif sıkıntısı ve zayıf muhalefet argümanları da sıkça kullanılıyor. Çok haklı ve doğru bu değerlendirmeleri “halka bahane bulma”, “en büyük taraftar futbolcular sahtekar” diye bağıran tribünlere saygı duyma sınırına vardırmamak lazım. Çünkü, alternatif olmadan harekete geçemeyen “istikrar tutkusu” herkesi günaha ortak yapar.

Siyaseti ve siyasi aktörleri etik alana çekme çabası, kamuoyuna dönük ahlaki davet ve pasif seyirci olmaktan vazgeçme çağrısı olmadan bir sonuç alamaz. Müşteri gibi, seyirci de daima haklı olamaz, desteğine muhtaç olunan kalabalıklar bütün etik kritiklerden muaf sayılamaz. Bu yüzden, – en geniş anlamda – muhalefet aktörlerinin iktidar alternatifi oluşturamaması kadar, muhalefet tepkisi örgütleyememesi, en azından (adalet yürüyüşünde olduğu gibi) buna zemin – platform sağlayamaması üzerine; ama daha da çok bu tepki potansiyelindeki tıkanmaya (zaten olan zayıflığa) kafa yormak gerek. Aksi takdirde, iktidar değişikliği için alternatif üretilene kadar olacaklara katlanmaktan veya “şikayet etmekten” başka bir siyasi pozisyon önerisi bulmak zorlaşır. Doğru zemin, araçlar ve uygun yöntem ve dil ile çok sık olmasa da bu tepki mekanizmasının çalıştığı oluyor. Bunun güç ve kalabalıkla da çok ilgisi yok. Yerim dar, yenim dar” diyecekler için, Nuriye ve Semih; açlık grevi üzerine etik tartışma açıp sıvışacaklar için de, Veli ve Acun örneği verilebilir. “Tekrar”, aynı şeyin olmaya devam etmesi demek değildir.

Sokakta herhangi bir kural hatasına tepki vermeye kalktığınızda (emniyet şeridi ihlalinden otobüsten kız kaçırmaya kadar) göreceğiniz karşılık ve destek, bir kuyruktaki “kaynak yapma” girişimindeki müdahale iştahı ile aynı olmayacaktır. Ortadaki yanlışlığın kendisiyle ne kadar ilgili olduğu, tepkiyle kurulan ilişkiyi de doğrudan belirliyor. “Boş verin, bunlar anlamaz” ile “bunlar bu dilden anlar” arasında gidip gelen tepki – destek yelpazesi siyasette de gündelik hayattaki gibi işliyor. Büyük kalabalıkları “kaybedecekleri” konusunda ikna etmek, “ellerindekinin çok az” olduğuna inandırmaktan daha kolay. Üstelik bu, sadece iktidarları destekleyen kitleler için değil, muhalefet cephesinde yer alanlar için de geçerli. Toplumun yarısı, çoğunluk olmanın sağladıklarına fazla değer biçerken, diğer yarısı gücünün çok altındakine razı olmakta bir sakınca görmüyor. Ortak yaşama zemini, itiraz, azınlıkta olunsa bile hak talep etme, çoğunluğu değiştirecek yüzde birin hangi tarafta yer alacağına ilişkin hesaplara bağlanıyor. İktidar en çok “indirilmekten”; muhalefet ise “inmezler” diye korkuyor. İktidar “indirilme korkusunu” daha fazla insan için ortak bir endişeye çevirebiliyor; muhalefet ise formül aramaktan, yanlışların herkesle ilgisini kuracak tepkiyi örgütlemeye vakit bulamıyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI