Murat Sevinç
Murat Sevinç

Sıkıcı biri olduğu için işinden atılan memur, H.C.

Salı, 5 Aralık, 2017
Film seyretmeyi oldum olası sevmemişti. Roman okumak zaman kaybıydı. Birileri, bir başkasının yazdığı hayal ürünü hikayeleri okumak istiyorsa, kendileri bilirdi. Gazete karıştırmayı da sevmiyor, eğer çok önemli bir şey olursa zaten arkadaşlarından duyacağını tahmin ediyordu. Siyaset konuşmayı bazen seviyor çoğu zaman hiç sevmiyordu. Böyle konulara kafa yorarsa yönetici olamayacağı yönünde bir endişesi vardı...

Küçük bir şehirde doğmuştu Halim. Daha doğrusu, doğduğu, büyüdüğü, çocukluğunun en güzel günlerini yaşadığı yer, küçük sıfatıyla adlandırılıyordu. Yetiştiği yerin küçük olduğunu, okumak için biraz daha büyük bir şehre gittiğinde anladı. O günden sonra kendisi de memleketinden söz ederken, ‘küçük yer’ ifadesini kullandı. Orta halli sayılabilecek bir ailedendi. Baba küçük dükkanında beyaz eşya satıyordu. Öncesinde elektrikçiymiş. Yaş geçip evlere gitmek, bir inşaatın rutubetinde zaman geçirmek zorlaşınca, mesleğini yalnızca sevdiklerine, konu komşuya yardım için yapmaya karar verip borç harç bir dükkan açmış. Küçük işler yaparak geçimini sağlayan baba, küçük esnaf olmuş. İyi huylu bir adamdı Halim’in babası. Evine, çoluk çocuğuna, hanımına bağlı, pek öyle dışarıda gözü, kahveye kağıda merakı olmayan biri. Küçük yerin iyi huylu munis küçük esnafı. Annesi de ev hanımıydı. Çocuklarının fedakâr anası. Halim’den başka iki çocuğu daha vardı. Büyük lisedeyken, onlar ilk ve orta okulda, biri kız bir oğlan. Ev hanımının eğlencesi, konu komşu akraba ziyaretleri, küçük yerin hiç bitmeyen hararetli dedikodusu. Bazen, doğup büyüdüğü yerin insanı birbiri hakkında konuşmak için yaşarmış gibi gelirdi büyük oğlan Halim’e. İki yüzlü bir dünyaydı ama o iki yüzlülüğün konforundan hiç kimse vazgeçmek istemezdi. Birbirleri hakkında konuşmak küçük yer insanının hayatta kalma yollarından biriydi belki de. Ya da belki bir tür iletişim kurma ve kontrol yöntemi. Herkesin herkesten haberdar olduğu, herkesin bir diğerinin neler yaşadığını bildiği ama hiç kimsenin bir diğerinin ne yaşadığını aslında tam olarak bilemediği bir yerdi, çocukluğunu geçirdiği küçük şehir. Bazen dünyanın en güzel, bezen de dünyanın en berbat yeri olduğunu düşünürdü. Bazen de hiç bir şey düşünmezdi.

Okuması gerektiğini düşünüyordu ailesi. Ne okuması gerektiğini bilmiyorlardı ama herhalde en iyisi doktor ya da öğretmen olmaktı. Küçük yerde doktor ve öğretmenler çok önemli insanlardı. Hem öğretmen ve doktor oldukları, hem de hakim, savcı, garnizon komutanı ve kaymakam ile doğrudan görüştükleri, birlikte yiyip içebildikleri için. Gerçi garnizon komutanı ve kaymakam, öğretmen ile değil daha çok okul müdürüyle çay kahve içerdi ama okul müdürü olabilmek için de bir yerden başlamak gerekiyordu nihayetinde. Birkaç yıl hangi okulu seçmesi gerektiğine tam anlamıyla karar veremese de sonunda öğretmen olmanın isabetli olabileceğini düşündü. Üniversite sınavında bu yönde ve bu yönde olmayan tercihler yaptı. Bu yönde olmayan tercihlerinden birini kazandı! Biraz daha büyük bir şehrin küçük üniversitesinin, iktisadi ve idari bilimler fakültesinin kamu yönetimi bölümünü kazanmıştı. Tam sevinmedi, tam üzülmedi de. Ailesi mutlu oldu ancak çok da mutlu olmadı. Öğretmen ya da doktor olmasını çok istiyorlardı. Kamu yönetimi okuyup bitirdiğinde tam olarak ne olacağını, ayrıca orada ne okuyacağını bilmiyordu Halim. Bir yakını, önce kaymakam ardından vali olabileceğini çıtlattığında sevindi. Bir diğer yakını, “Ne yöneteceksin orayı bitirince?” diye sorduğunda cevap veremedi. Kazandığı üniversiteyi duyanların her biri bir şey söylüyor, bir yakınlarından örnek veriyordu. İş miş bulamayacağında ısrar eden tanışları da olmuştu, “Hiç olmazsa askerliğini yedek subay olarak yaparsın” diyen de. Fakat hiç kimse kamu yönetimi okuyunca tam olarak ne olunabileceğini bilmiyordu aslında. Öğretmen ya da doktor olunamayacağı kesindi ama. Beyaz eşya satıcısı küçük esnaf babası yine de mutlu olduğunu düşünüyordu oğlunun başarısından. Halim’in sınavı kazandığını duyduğunda diğer küçük esnaf arkadaşlarına çay ısmarladı. Oğlu kamu yönetimi okuyup kamuyu yönetecekti. Mesele neyi yönettiği değildi Halim’in babası için; önemli olan yönettiği yeri kendisine ve ailesine layık bir biçimde yönetmesiydi. Aslında bir de koç kesip dağıtmayı düşündü ama şimdilik vazgeçti, hele bir okuyup kamuyu yönetmeyi başlasın, o zaman kurban keserdi, doğrusu buydu. Halim’in annesi, bir sabah kalkıp oğlunun küçük şehirlerinden bir başka şehre gideceğini öğrendiğinde ağladı. Çok ağladı hem de. Biri kız diğeri oğlan iki çocuğu, ne olduğunu pek anlamasalar da anneleri ağladığı için göz yaşı döktüler. Konu komşu tebrik ziyaretine geldiğinde, çaylarını içip börek yerken birlikte ağladılar. Çocuklar büyüyordu işte, evden uçup gidiyorlardı, Nazife’nin kızı da geçen yıl gitmişti üniversite için, orada bir başına ne yapacaktı, ne yiyip içecekti, kimlerle arkadaşlık yapacaktı, ne sıklıkta gelip gidebilecekti… “Çocuklar büyüyordu” işte. Çay içip börek yerken sık sık bunu söylediler hep birlikte. Halim mutluydu o esnada ama çok da mutlu değildi.

İlk kez ayrılacaktı küçük şehrinden, küçük evinden, anne baba ve kardeşlerinden. Evde mi kalacaktı? Yurtta mı kalacaktı? Evde bir başına kalabilir miydi ki, yoksa arkadaş mı bulacaktı? Bir de ne olacaktı kamu yönetimini bitirdiğinde, tam manasıyla bilmiyordu. Acaba her şehir birbirine benzer mi? Ya bambaşka alışkanlıkları varsa insanların o şehirde? Hiçbir şeyi bilemediği ve tahmin edemediği için epey heyecanlı, biraz da tedirgindi. Ama çok da tedirgin değildi. Halim, küçük şehrindeki, küçük esnaf ailesini, kardeşlerini, akrabalarını ve lisedeyken hoşlandığı simsiyah gözlü kızı arkasında bırakarak, diğer şehre gitti, iktisadi idari bilimler fakültesinde kamu yönetimi okumak için. Önce çok zorlandı. İlk yılını sonunda ‘giriş’ yazan dersleri geçmeye çalışarak geçirdi. İlk yılın sonunda Halim, hâlâ mezun olduğunda ne olacağını anlayamamıştı. Sınıfındaki arkadaşlarının da anlayamadığını tahmin ediyordu. Hatta sınıfındaki daha da kara gözlü kız bile anlayamamıştı ona kalırsa. Zaten en akıllısı o görünüyordu. En çalışkanı. En güzeli. Gözleri öyle karaydı ki, Halim, her şeyin en iyisini ancak o bilebilir diye düşünüyordu ilk günden beri. Başka türlü olsa, o kız bu kadar güzel olamazdı. Açılamadı o güzel gözlü kıza bir türlü. İkinci yılında da. Üçüncü yıl bir başkası açıldı. Demek ki o kadar akıllı değildi ve öyle her şeyi de bilmiyordu kara gözlü güzel kız. Hatta üçüncü yılın sonunda, kızın hiçbir halttan anlamadığına karar vermişti Halim. Son sınıfa geldiğinde, neredeyse kırkın üzerinde ders görmüştü ama ne olacağı konusundaki belirsizlik sürüyordu zihninde. Son sınıfın hemen ilk ayında bir hocasına mezuniyet sonrasında hangi sınavlara girebileceğini, nerelerde yöneticilik yapabileceğini sorduğunda, hocası Halim’e, hemen her bakanlığa girebileceğini ve hemen hiçbir bakanlığa girememe ihtimalinin olduğunu söyledi. Kaymakamlık sınavına girebilirdi fakat sınavı kazanamayabilirdi; üstelik mülakatlarda torpil çok etkiliydi. Öyle dedi hocası. Şu torpil meselesini o ana dek hiç düşünmediğini fark etti. Ne küçük esnaf babası, ne de ona sürekli yakışıklı ve aslan gibi olduğunu söyleyen ev kadını annesi bahsetmişti torpil işinden. Arkadaşlarıyla konuşuyorlardı bu konuyu arada bir. Onlar da ne olacaklarını ve eğer gerekirse nasıl torpil bulunacağını tam olarak bilmiyorlardı. Orta halli şehrin küçük öğrenci kahvelerinde ve orta boy simit köşklerinde bir araya gelip mezun olduklarında hangi kamu kurumunu seçebilecekleri üzerine konuşuyorlardı. Bazen bir iki arkadaşı, özel sektörün de düşünülebileceğini hatırlatsa da, kamunun daha güvenceli olacağı konusunda uzlaşıyorlardı. En çok gittikleri öğrenci kahveleri, şehrin tek kitapçısının yakınındaydı. Küçük bir kitapçıydı ve kırtasiye, fotokopi, çanta kalemleri de mevcuttu. Halim pek meraklı değildi kitaplara. Bir ara güzel kara gözlü kızla sohbet edebilmek, konu açabilmek için çantasında ve başlığı görünecek şekilde koltuk altında hayli klasik bir roman taşımış, hatta bir iki sayfasını okumuştu. Kızın hiç ama hiç akıllı biri olmadığına karar verdiğindeyse, okumayı bırakmıştı zaten. Çok dersi vardı, çok çalışmalıydı ve ders dışı kitaplarla vakit kaybederek kamu yöneticisi olmak pek mümkün değildi. Şehirde bir sinema vardı. Film seyretmeyi oldum olası sevmemişti. Roman okumak zaman kaybıydı. Okuyanları anlamakta zorlanıyor ama okuyan insanların tercihlerine karışmaması gerektiğini düşünüyordu. Birileri, bir başkasının yazdığı hayal ürünü hikayeleri okumak istiyorsa, kendileri bilirdi. Gazete karıştırmayı da sevmiyor, eğer çok önemli bir şey olursa zaten arkadaşlarından duyacağını tahmin ediyordu. Nadiren televizyon haberlerine denk geliyordu, iki arkadaşıyla paylaştığı küçük öğrenci evinde. Siyaset konuşmayı bazen seviyor çoğu zaman hiç sevmiyordu. Böyle konulara kafa yorarsa yönetici olamayacağı yönünde bir endişesi vardı. Küçük esnaf babası ve ev hanımı annesi, o siyasetle ilgilenip roman okusun ve gazetelerle zaman kaybetsin diye katlanmamıştı o kadar zorluğa. Sınavlarda şansını deneyecek ve mutlaka bir kamu kurumunda kamu yöneticisi olacaktı. Er ya da geç. Ailesini mahcup etmeye hiç niyeti yoktu; o güzel kara gözlü ve üçüncü sınıfın sonundan itibaren açıkça aptal olduğuna karar verdiği kızı mahcup etmeyi ise çok istiyordu.

Sınavlara girdi. İlk yılın sonunda bir kamu kurumunun, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nün önce yazılısını sonra mülakatını kazandı. Çanakkale Tapu Müdürlüğü’ne gönderdiler Halim’i. Üniversiteyi okuduğu şehrinden biraz daha büyük bir şehrin tapu müdürlüğüne. Kendisi de ailesi de gururluydu. Üçüncü yılının sonundan itibaren mutlak olarak aptal olduğuna karar verdiği o kara gözlü ve doğrusu pek güzel de olmayan kız kim bilir nasıl bozulmuştur, diye düşündü tapu müdürlüğüne başlayan aday memur Halim. Çanakkale’de kuracaktı artık yaşamını, asaletini alınca belki evlenmeyi dahi düşünebilirdi. Küçük bir ev tuttu. İşinde gücündeydi. Bir gün sayın müdürü yanına çağırdı Halim’i. Asık yüzüyle bir kâğıt uzattı. Uzatılan kağıtta yazan şu cümleleri okudu, ayakta durmakta zorlanan Halim:

“Çanakkale ilinde görev yaptığı sürede mesai bitimlerinde ikametgahına gittiği, geceleri hiçbir yere çıkmadığı, az konuştuğu, hiçbir gazete ve dergi ile ilgilenmediği, içine kapanık bir kişi olduğu intibaını verdiği için H.C.’nin durumu Türkiye Komünist Emek Partisi’nin “Faaliyetine devam et fakat sessiz kal” temel ilkesine uymaktadır. Bu nedenle adaylık süresi içinde görevine son verilmiştir.”

Açıklama: Okuduğunuz hikâyenin son paragrafı ‘gerçek.’ Memleketimizin yaklaşık kırk yıl öncesinden şahane bir ‘adalet’ hatırası! Bu ‘işe son verme’ vakası, 12 Eylül sonrasında Çanakkale ilinde yaşanmış. Bülent Tanör’ün “Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu,” adlı kitabında, 34’üncü sayfanın sonundan alıntıdır. H.C.’nin açılımını bilmiyorum. Bu işlem daha sonra İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI