Bir daha ‘can’ımız yanmasın

Cumartesi, 2 Aralık, 2017
Geçmişten günümüze korku ikliminde yaşayan/yaşatılan Alevilere, kendi kimlikleriyle eşit ve özgür vatandaşlar olarak hakları iade edilmediği sürece arkası kesilmez bu oyunların. Bugün Alevi evlerine çarpı işaretleri konulan Malatya’da, 1978 olaylarının yaşandığını hatırlamak zorundayız. Ölenler, yaralananlar ve yağmalanan dükkanların ardından şehri terk edip büyükşehirlere göçen Alevilerin acısı bitmiş değil.

Kardeşlik nutuklarıyla geçiştirilemez Malatya. Malum Habil ile Kabil de kardeşti. Akrabanın akrabaya ettiğini akrep etmez derler ya o hesap. Vicdan, merhamet, şefkat gibi erdemleri yaşanabilir kılacak olan şey toplumsal düzlemde din değil ille adalet. Ve adaletsizlik boyu aştığında karanlık güçler cesaret ve kullanışlı ahmak bulur. Halkımız bu oyuna gelmez demek çare değil. Ne çabuk unutuyoruz yakın ve uzak geçmişte defalarca aynı oyunla pek çok can alındığını?

Kirli ellerin işi, amenna. Mesele o kirli ellere uygun ortam yaratan siyasal ve toplumsal zemin. Kimlik siyasetiyle demokrasi gelmiyor evet ama kimliklere, özgürce kendilerini geliştirecekleri özel alanlarını yaratacak fırsat tanımadan da demokrasi olmaz. Başka bir deyişle kimlikçi siyaset yapmadan kimliklere özgürlük tanımakla mümkün demokrasi. Mevcut onca sorunun yanında, bir çoklarına demokrasi söylemi lüks gibi gelse de, eşit ve özgür bireylerin kimliksel aidiyetlerini de inkar etmeden birlikte yaşamasının demokrasiden başka yolu yok. Demokrasi ülkemizin tek yönlü, geri dönüşü olmayan yolu. Dönemsel geri dönüşlerin yol açtığı kazaları ve şimdilerde olduğu gibi ciddi toplumsal travmalarla boğuştumuzu bildiğimizden daima demokrasiyi güçlendirmeyi hedeflemekten başka çare yok. Hele de çevremiz mezhep çatışmalarına gebeyken ülkemizi bu yangına sürüklemekten koruyacak tek çare demokratik toplumsal ve siyasal düzen.

Geçmişten günümüze korku ikliminde yaşayan/yaşatılan Alevilere, kendi kimlikleriyle eşit ve özgür vatandaşlar olarak hakları iade edilmediği sürece arkası kesilmez bu oyunların. Bugün Alevi evlerine çarpı işaretleri konulan Malatya’da, 1978 olaylarının yaşandığını hatırlamak zorundayız. Ölenler, yaralananlar ve yağmalanan dükkanların ardından şehri terk edip büyükşehirlere göçen Alevilerin acısı bitmiş değil. Büyükşehirlerin kalabalığında kimliklerini daha kolay saklayabilmeleri, sorunu çözmedi. Tam tersine ciddi toplumsal fay hatları oluştu. Kırılgan yarıklarla yaşarken toplum her an bir yerlerden bir fitille ateşlenebiliyor. Çorum, Maraş olayları sonra Sivas Madımak Oteli. Hatırlamak bile istemediğimiz ama hiç hatırdan çıkarmamak gereken acılar. Halkımızın defalarca düştüğü oyun bu. Bir daha düşmez sanılması, en hafif deyimiyle basiretsizlik.

Ayrımcılık ve eşitlik kurulu oluşturulması gerekirken topluma idari çalım atılarak kurulun insan hakları kuruluyla birleştirilmesi, demokrasi ve insan hakları açısından ‘mış gibi’ yapmanın yoluydu. Nitekim halen insan hakları ve ayrımcılık kurulumuz varmış gibi görülüyor. Neredeyse kağıt üzerinde varlığını sürdüren İnsan Hakları ve Ayrımcılık Kurumu üye ve görevlilerine -şüphesiz maaşları ödenirken- kuruluş kanunu uyarınca neden Malatya’da resen inceleme başlatmadıkları da sorulsa keşke. Zira kimliklerin özgürce bir arada yaşaması, vicdanla, inançla değil hukukla kurulabilecek bir düzenin sonucunda gerçekleşir. Nefret suçlarına göz açtırmayacak keskin kurallarla adalet tesis edilirse özgürce yaşar kimlikler. İnsan Hakları Kurumu, Ayrımcılık ve Eşitlik Kurumu, Kamu Denetçiliği gibi mutlak özerk olması gereken yapıların işlerini layıkıyla yerine getirmesiyle kurulabilecek demokratik toplum düzeni. Hamasi söylemle yüklü siyasi demeçler değil insan hakları hukuku önler Alevi evlerinin mimlenmesini.

Göstermelik soruşturmalarla, kamuoyunu yatıştırmak için bir iki gözaltıyla geçiştirilemeyecek kadar önemli, insani bir sorunla karşı karşıyayız. Zirve Yayınevi ve Hrant Dink davalarından çıkarılacak derslerle o aynı karanlık güçlerin izi sürülmeli. Tahir Elçi davasında milim gelişme yokken pek nahif sözler elbette ama gerekeni bıkıp usanmadan tekrar etmek de insan hakları savunusunun olmazsa olmazı. Az ümitli, çok kararlı savunuculuk gerektiriyor, demokrasi ve insan hakları.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI