YAZARLAR

Dilim döndüğünce

“Giden” bir coğrafyanın insanlık ideallerine yaşamlarını vakfetmiş olanlardansa, onun ufkunu gökkuşağı renklerine boyayanlardansa kayba uğrayan, yaşamının en hakiki ilkesindeki tahribatla geniş bir topluluktur çünkü. Ve katledilenin dünyasına dâhil olanlar için “giden”in ardında bıraktığı iz bir borca da karşılık gelir, bilirler.

“Ölüm asla hikâyenin sonu değildir, her zaman iz kalır”. O izin müteveffayla bağları olanlar açısından değişen anlamları vardır, bireysel olduğu kadar kolektif anlamları da. Hele de müteveffanın kendisinde tecelli eden bir kemâl varsa izin kolektif derinliği artar. İzin getirdiği ve taşıttığı ‘yükler’, bu yüklerin duygulanımsal doğası, bunlarla başa çıkma halleri, merkezinde müteveffanın durduğu bir çemberin değişik kanatlarına savurur onunla olumlu ve olumsuz bağları olanları. Ancak bir gerçek vardır ki tümü açısından o izin çekirdeğindeki anlam değişmez, değiştirilemez. O da ölümün biçimiyle kendini idrâk eder. Katl mi, bir kaza sonucu mu, bir amansız hastalıkla mı gerçekleşmiştir ölüm? Ve bu biçim izin rengini olduğu kadar derinliğini, dolayısıyla etkilerinin genişliğini belirler. Kazaysa ne türden bir kazadır ya katl, ne türden bir katldir,? İze, izin çekirdeğine kayıtlıdır.

Katledilenin çiçeğe durmadan meyve veren incir ağacına benzediği bazı katllerin bıraktığı izler asla bir lekeye benzemez. Çünkü akıtılan kanın bıraktığı leke değildir, karıştığı toprağın kimyasını değiştiren bir ‘ecza’dır. Bilen bilir ecza denilen hem deva hem zehirdir. Ruhların topoğrafyasında deprem yaratan türdendir bir bakıma iz. Ancak katledenlerde ve destekçilerindeki deprem katledilenin dünyasıyla yakınlığı olanlardaki depremden farklıdır. İze karşı inkârda veya muhabbette kolayca açık eder kendini bu farklılık. İzin inkârı ‘katli vacip’ diyenlerin hanesinde geçici ‘zaferler’den başka anlamı olmayan fiillerle sürdürülür, oysa gerçekte sonuçsuz, çıkışsız fiillerdir bunlar. Yaşadıkları depremin delilleridir izi inkâr çabaları. İzin onların ruhlarında yarattığı deprem zehrin vücutta yaptığı tahribat gibidir. Katle cevaz verdiklerinden zaten zehirlenmiştir ruhları, ama izin yarattığı yük zehirlenmişliklerini yoğunlaştırdıkça yoğunlaştırır. Bu halleriyle var olmaya devam edebilirler, yandaş da kazanabilirler, ama olmanın, hayatı onamanın patikasına adım atamazlar. Ancak Oedipus'un kendi gözlerine mil çekişi gibi bir edim belki o zehrin ruhları için bir devaya dönüşmesine meydan verebilir.

Katledilenin dünyasıyla yakınlığı olanların depremi, “acılarımın başını/Evcimen telaşlarla okşadım” diyen, “arttım, fazlalaştım/Eksikli yaşamaktan” diye ünleyen sarsıntılarla yaşanır. Acıyı bal eyleyerek ize muhabbetlerinde, izle hemhal oluşlarında her bir anda daha bir bilirler ki “giden”le yitirdikleri ölçüye gelir değildir. “Giden” bir coğrafyanın insanlık ideallerine yaşamlarını vakfetmiş olanlardansa, onun ufkunu gökkuşağı renklerine boyayanlardansa kayba uğrayan, yaşamının en hakiki ilkesindeki tahribatla geniş bir topluluktur çünkü. Ve katledilenin dünyasına dâhil olanlar için “giden”in ardında bıraktığı iz bir borca da karşılık gelir, bilirler. “Giden”in bıraktıklarına halel gelmemesi için emanete hıyanet edilemeyeceğinin derin bilinciyle yaşamı çoğaltmanın yollarında yürümeye gayret ederler. “Sadece kendin için değil başkaları için dua etmeyi öğrenebileceğimiz bir yaşamdan yana tercih yapmak” bunun en sade ifadesidir.

Kanlı kansız katllerle ruhlarımızın topoğrafyasında sarsıntılar, kırıklar yaratan depremler olmaya devam ediyor. Ve mirasımız olarak izler de çoğalmaya. Farkında olunsun ya da olunmasın vebali olan olmayan hiçbir varisin redd-i miras hakkı yok bu katllerin bıraktığı izler karşısında. Mesele mirasın nasıl üstlenileceğinde. Kudreti arttırarak mı, zayıflatarak mı? Sevincin mi, nefretin mi alanı genişletilecek? Despotun düzeninden yana mı, özgürlüğün safında yer alarak mı? Eğer hayatı layığıyla zenginleştirmekse aslolan, gözü dönmüşçesine kudretlerin zayıflatılmasına and içmiş despot, köle, din adamı kisvelerine karşı durmanın yollarını adımlamaktan, kudretleri arttırmaktan başka çare yok. Bu da mirasları layığıyla üstlenmek anlamına geliyor.

Adıyla müsemma Tahir Elçi için. Affına sığınarak Türkan Elçi’ye saygıyla…

Şunu söylemeliyim hem çok yazmak isteyip hem de çok kısır kalabiliyor kelimeler. Kuru kupkuru olmasına rağmen yazdım. Dilim bu kadarına döndü…


Zeliha Etöz Kimdir?

İzmir Karşıyaka’da doğdu. Ege Üniversitesi’nde Sosyoloji okudu. ODTÜ’de yine aynı alanda yüksek lisansını tamamladı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyaset Bilimi doktorasına başladıktan sonra, aynı fakültede Sosyoloji kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Biraz yazı çizi, konferans işiyle çokça ders verip sınırlı sayıda tez yönettiği görevinden profesör kadrosundayken 7 Şubat 2016’da yayımlanan 686 sayılı KHK ile atıldı. Şimdi ‘Gazete Duvar’ın dibinde haftalık yazılar yazmaya çalışıyor.