Her temas iz, her çamur kir bırakır

Perşembe, 30 Kasım, 2017
Erdoğan'ı AKP'nin hatalarından ve başarısızlıklarından uzakta konumlama çabaları, Man Adası ve Zarrab Davası ile bunlara verilen tepkiler dolayısıyla boşa çıkmış durumda. Siyasetin ve her şeyin üzerine yerleştirilmeye çalışılan bir aktör yeniden gündemin belirleyicisi değil, nesnesi haline geliyor, tartışma yeniden kişiselleşiyor.

Beklendiği gibi hafta çok hareketli başladı. CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun salı günü partisinin grup toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakınlarının Man Adası’na para transferiyle ilgili belgeler göstermesi, ABD’de başlayan Zarrab Davası’nın (Artık Hakan Atilla Davası) daha ilk günden Atilla’nın eski Halk Bank Genel Müdürü Süleyman Arslan’ı rüşvet almakla suçlaması ve davanın ilginç gelişmeler vadediyor olması yüklü bir gündem. İktidar çevrelerinin verdikleri reaksiyona bakıldığında da, gelişmelerin sadece muhalefet çevrelerinin heyecanla izlediği, diğer muhatapların ise son derece rahat olduğu bir durum olmadığı anlaşılıyor. Görmeye pek alışık olmadığımız bir tedirginlik, fazla açık edilen endişe, zaman zaman hesapsız adımlar eşliğindeki bocalamalar birbirini izliyor. Aleyhte tanıklık edecek Rıza Zarrab’ın akıbetini ABD’ye nota vererek sormak, görülmemiş belgeler için sahte diye açıklama yapmak, organize hakaret saldırılarını çok erken başlatmak gibi. Gidişat, önümüzdeki günlerde dillerin, ayakların daha da dolaşacağı haller göreceğimizi söylüyor.

Kılıçdaroğlu’nun iddiaları karşısında kurulan savunma hattı, ilk saatlerde yandaş medyanın “ispat edemedi ki..” başlıkları ile AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan’ın “belgeler ticari işlemlere ilişkin” sözleriyle kuruluyordu. Sonra birden avukatlar devreye girdi ve “belgeler sahte” denilerek savunma tamamen başka bir alana taşındı. Tıpkı ABD”ye nota verilerek Zarrab’ın çok mühim olduğunun itirafında olduğu gibi, sonradan yapılacak manevraları zorlaştıracak yanlış bir hamle. Çünkü, nota verildikten sonra daha önce denenen “bizimle bir ilgisi yok” argümanına, üç beş AKP milletvekilinin “canı cehenneme” açıklamasıyla dönmek nasıl mümkün olamıyorsa, Man Adası olayında da “gönderilmişse ne olmuş” noktasına dönmek de zorlaşıyor. Savunmayı “belgeler sahte” seviyesinde kurmak, “ispat” yükümlülüğünü üzerine almak demek. Şüphe duyulmayacak biçimde bu kanıtlanmazsa, olay 17-25 Aralık’taki tapelere “montaj” denmesine benzeyecek, kayıtlara böyle girecek. Bu da, “beraat” yerine “ceza ertelemesini” kabul etmek demek aslında.

17-25 Aralık’ta ortaya dökülen iddialar ve yayınlanan tapeler konusu siyaseten nasıl sonuçlandı? Kimse yargılanmadı, olayla ilgili dosya kapatılırken komplo olduğu kabul ettirildi, AKP ve Erdoğan siyasi bir bedel ödemediği gibi üstüne seçimler kazandı. Dolayısıyla, iktidarın propaganda imkanları, gündem belirleme gücü ve krizlerden fayda üretme becerisinin Man belgeleri ve Zarrab davasında da devreye girmeyeceğini düşünmek için bir sebep yok. Amerika’daki dava, emperyalistlerin ve “FETÖ”nün Türkiye’ye karşı komplosu olarak işaret edilerek iktidarı korumak için “milli savunma” hattı kurulmasına; Man Adası belgeleri de, Kılıçdaroğlu ve “cehape” zihniyetine yeni saldırılarla iç kutuplaşmayı körükleyerek destek sağlanmasına yarayabilir. Bu okumanın yanlış olduğunu ileri sürecek fazla veriye sahip değiliz. Yani, iktidar kolayca, yine “cezasızlık” için zorlama bir “rıza” yaratabilir. Fakat biraz daha orta – uzun dönemli bir perspektiften ve biraz daha geniş bir pencereden baktığımızda başka türlü bir okuma da mümkün. Dosyalar kapansa da, kayıtlar tamamen silinmiyor. Belki, iktidarın giderek saklanamaz hale gelen endişeleri de, bu “başka” okumadan kaynaklanıyordur.

AKP iktidarının, Erdoğan’ın iyice merkeze yerleştiği, otoriterizmin zirve yaptığı, totaliterizm ve rejim değişikliği tartışmalarının yapıldığı son döneminin başlangıcı için farklı tarihler veriliyor. Biz ortadan bir tarih verelim: 2011 seçimi AKP’nin daha sonra da defalarca tekrarladığı zirve oy oranını (ortalama yüzde elli) yakaladığı ve “özgüven sıçraması” yaptığı önemli bir eşik. O noktadan bugüne doğru gelen olaylar dizisini takip ettiğimizde ne görünüyor? Artık tamamen Erdoğan’ın temsil ettiği iktidar (7 Haziran 2015 dışında) oy desteğini büyük ölçüde korudu. Direnç oluşturabilecek resmi ve sivil kurumlar, odaklar ya nötralize edildi ya etkisizleştirildi ya da iktidara bağlandı. İktidar, çok daha fazla güç kullanabilir, muhalif kesimleri hukuksuz ve fütursuz biçimde bastırabilir hale geldi. Bütün bunları yaparken kamuoyu tepkisini oluşturabilecek dinamikleri durdurabildi, hatta yöneterek kendi lehine çevirebildi, kamuoyunu kendi destekçisi “milli iradeden” ibaret hale getirdi. İktidar kombinasyonunu / koalisyonunu değiştirerek devletin odağına daha bir yerleşti. Bu süreçte kimi kontrollü kimi sürpriz badireleri atlattı, siyasi bir bedel ödemeden yoluna devam etti.

Peki bütün bunlar olup bittikten sonra, Erdoğan’ın kendisini 2011 yılından daha fazla güvende hissettiğini, iktidarın daha kendinden emin ve kurumsallaşmasını tamamlamış gibi davrandığını görüyor muyuz? Bunu iddia edenler çıkacaktır ama bizzat Erdoğan böyle düşünmediğini defalarca söyledi, her hareketiyle de gösteriyor. En başta ekonomik konjonktür eskisi gibi avantaj değil risk üretiyor. Bu yıl içinde seçime hazırlık için 180 günlük iyileştirme atağında kullanılacak yüklü dış kaynak, kriz ertelemede tüketildi. Dış politika ve dünya dengeleri de hiç güvenli bir zemin sağlamıyor, üstelik artık belirsizliklerden faydalanmanın yerini, belirsizliklere sürüklenmek alıyor. Tehditle sonuç alma politikası, tehditlere açık hale getiriyor. Metal yorgunluğu sopası ve tasfiyelerle hareketlendirilmeye çalışılan siyaset makinası istenen performansa çıkamıyor. Son olarak, Erdoğan bürokrasinin kendi adını kullanarak işleri tıkadığından şikayet etti. “Benim adımı kullananlara itibar etmeyin” sözleri, kendi yarattığı iktidar tarzının kurumsal zaafıyla karşılaşmanın şaşkınlığının sonucu aslında. Ama hepsinden önemlisi, çalışmaz gibi görünen kamuoyu denen şeyin, hafızasızlık korumasında olduğu sanılan izlerin şimdilik görünür olmasa da, bir başka düzlemde işliyor olması. İşlediğinin iliklere kadar hissediliyor olması.

Zarrab Davası ve Man Adası belgeleri dolayısıyla, Erdoğan’ın yine süreci lehine çevirebileceği, kendi etrafından bir savunma kalkanı oluşturarak avantaj yaratacağı yolunda değerlendirmeler yapılıyor. Hemen hepsine katılmak mümkün olmakla birlikte, üzerinden atlanan, etrafından dolaşılan, başka bir şeye dönüştürülerek “faydalı” hale getirilen her durumun, kısa vadedeki sonuçlarından başka bir etkiyi ve uzun döneme yayılan başka bir sonucu beslediği de ihmal edilmemeli. Kendisine zorla “AK Parti” dedirten bir siyasi organizasyonun, dürüstlük, temizlik, şeffaflık gibi kavramları en önemli vasıfları olarak kendi taraftarlarına bile kabul ettiremiyor olması başka nasıl açıklanır? 17-25 Aralık, Man Adası, Zarrab Davası ve daha pek çok iddia söz konusu olduğunda “yok öyle şey” demekten önce, kimin yaptığının tartışmaya açılması da bu yüzden. Parti isminin içindeki adalet ve kalkınma kavramlarının içinin boşalmasından sonra, kısaltmanın (AK) içeriğinin de anlamsızlaşması henüz sonuç üretmemiş olsa da önemli bir siyasi bedeldir. Ayrıca, Erdoğan’ı AKP’nin hatalarından ve başarısızlıklarından uzakta konumlama çabaları, Man Adası ve Zarrab Davası ile bunlara verilen tepkiler dolayısıyla boşa çıkmış durumda. Siyasetin ve her şeyin üzerine yerleştirilmeye çalışılan bir aktör yeniden gündemin belirleyicisi değil, nesnesi haline geliyor, tartışma yeniden kişiselleşiyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI