Tahir Elçi’yle karşılaştığımız yokuş

Pazartesi, 27 Kasım, 2017
Yokuş aşağı inen Tahir Elçi gözlerini kısmış, yola değil arkadaşının yüzüne bakıyor, merakla dinliyordu onu... O gün onu durdurup sırtımdaki çocukla tanıştırmamış, “nasıl olsa daha uygun bir zamanda karşılaşırız” diye düşünüp yanından geçmiş olduğum için her zaman hayıflanacağım.

Basit ve sıradan bir karşılaşmaydı bu. Havanın çok sıcak olduğunu hatırlıyorum mesela ama hangi mevsim, hatta hangi yıl olduğunu bile hatırlamıyorum. Ne garip; insan bazı anların sadece bir kısmını hatırlıyor. Gerisi hafızanın kör kuyularına akıp gidiyor. Unutkanlık da bir baş etme yöntemi tabii. Fakat hafızanın eleme yetisini iradenin gücü mü belirliyor, zihnin rasyonalitesi mi, bilemiyorum.

Ama o kısa anın Tahir Elçi’yi son görüşüm olduğunu biliyorum. Dik bir yokuşu tırmanıyordum. Bacakları boynumdan sarkan arkadaşımın çocuğu başını başıma koymuş, kendi kendine bir ninniyi tekrarlıyordu. Parktaki çamurlu oyundan yorgun düşmüş, uyukluyordu. İkimizin de üstü toz-çamur içindeydi. Çanta sırtımı iyiden iyiye terletmiş, dizlerimde derman kalmamıştı. Bu halde yokuş tırmanırken gördüm onu. Bir arkadaşıyla çok koyu bir sohbete dalmış, bize doğru iniyordu.

 

Sokaktan gelip geçeni mercek altına alan kameralar dışında başka göz yoktu. Üzerinde, öldürüldüğü gün giydiği ceket olduğuna göre 2015 yılı olması kuvvetle muhtemel. Zaten Dört Ayaklı Minare’nin ayağında uzandığını gösteren fotoğraflarda, üzerinde o ceketi görünce yokuştaki bu karşılaşmamızı hatırladım.

Yokuş aşağı inen Tahir Elçi gözlerini kısmış, yola değil arkadaşının yüzüne bakıyor, merakla dinliyordu onu. Arkadaşını da tanıyordum ama sonradan kim olduğunu hatırlamak ve o anı kendisine sormak için ne kadar çaba sarfettiysem de beyhude. Kör kuyuda kaybolan bilgilerden biri de bu.

Yanımızdan geçerken selam vermekten son anda vazgeçtim. Belki de o yorgun-argın, kir-pas içindeki halimi görsün istemedim. Zaten o da arkadaşının anlattıklarına o kadar odaklanmıştı ki, beni fark etmedi bile. O gün onu durdurup sırtımdaki çocukla tanıştırmamış, “nasıl olsa daha uygun bir zamanda karşılaşırız” diye düşünüp yanından geçmiş olduğum için her zaman hayıflanacağım. Sırtımdaki çocuğa ileride “Seni şu sokakta tanıştırdım Tahir Elçi’yle. Sevgiyle baktı sana, adını sordu. Terli boynumdan sarkan çamurlu çıplak ayaklarını avuçlarının içine alıp mutlulukla okşadı” diyemeyeceğim için değil, o son “vedayı” yapamadığım için üzgünüm. Kaybettiği kıymetlileriyle son kez vedalaşmayı gündelik mihnetlerden dolayı ıskalayan insanların üzüntüsünü herkes bilir.

KIYMETLİLERİMİZ SAĞ ÇIKAMADI

1980’lerin cehennemi olan Diyarbakır Cezaevi’nin vahşetinden sağ çıkmış bir yazara “bizim kıymetlimizsiniz” dediğimde, “kıymetlilerimiz o cehennemden sağ çıkamadı” yanıtı vermişti. Bu baştan beri böyleydi. Kıyamadıklarımıza kıydılar. Tahir Elçi en kıymetlilerimizdendi. Güçlülerin gaddarlığı adalet tutkunu, ezilenlerin mücadelesi dirençli kılmıştı onu.

Sırtını devletin gücüne yaslamış olanların üstüne üstüne gittiği o malûm son TV programıyla birlikte kendisine karşı başlatılan vahşi saldırganlığa boyun eğmeyişi, “sözünün önünde” durmayı sürdürmesi bundandı. Bir arkadaşımızın tabiriyle “sözünün arkasında değil, sözünün önünde durmak”tı onunki. Linççi güruhun saldırganlığına rağmen Diyarbakır’a, halkına, halkının tarihine sahip çıkmak için Dört Ayaklı Minare’nin yanına gitmesi buydu zaten.

ELÇİ’YE ZEVAL

Sadece bu değil tabii. O linççi güruhun saldırganlığı Elçi’nin Diyarbakır’da katledilişiyle sonuçlanmadan bir ay önce, Ekim 2015’te yazdığım “Elçi’ye zeval” başlıklı yazıdan birkaç parça hâlâ geçerli:

Elçi’nin tehdit ve kovuşturma karşısındaki cesur ve onurlu duruşunun her şeyden önce ifade özgürlüğü mücadelesi yürütenler açısından gurur verici olduğunu belirtmek gerekiyor. (…) Bir düşünceyi ifade etmenin yasaklanmaya başlanması sırasında verilen mücadelenin bedeli, daha önce kaybedilmiş bir özgürlüğü geri kazanma mücadelesinin bedelinden daha azdır. O yüzden bir hakkı, “elbet bizim de günümüz gelir” diyerek kaybetmeyi kabullenmek, ileriye çok çetin bir mücadele mecburiyetini bırakmaktan başka bir anlama gelmez.

Tarih, direnmediği için kaybettiği hakları, daha sonra on yıllarca mücadele ettiği halde geri alamamışların hazin öyküleriyle doludur. (…)

Tahir Elçi, bir TV kanalındaki ifadeleriyle şu anda sesi kıstırılan veya kıstırılacak olan herkese bir turnusol kağıdı açtı. O kağıda atacağınız imza, yarınınızı belirleyecek. Tahir Elçi’nin ifade hürriyetinin yanında durmaktan imtina ederseniz, kendinize yapılacak operasyonların pimini kendi elinizle çekmiş olursunuz. Zira Elçi’ye zevale sessiz kalmak, sözün taşıdığı hakikate sahip çıkmamaktır.

YOKUŞU TIRMANMAYA DEVAM ETMEK

Ne diyordu Nietzche: “Konuşulmayan tüm gerçekler zehirler.” Hrant Dink’in, Musa Anter’in, Tahir Elçi’nin, tüm kıymetlilerimizin gerçekleri konuşmasını engelleyerek zehirliyorlar bizi. Ama Tahir Elçi’yle karşılaştığımız yokuşta, Sisifos’un direnciyle tırmanmaya devam ettiğimiz sürece bu zehrin panzehirini üretebilir, sırtımızda kendi ninnilerini mırıldanan çocuklara kâbussuz yarınlar yaratabiliriz. Tırmanırken birbirimizle selamlaşmaktan, birbirimize sevgimizi göstermekten geri durmamalıyız.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI